DOĞRU İLE EĞRİ

0
474

Çeviren: Orhan Uravelli
İgor Yakovleviç KUTSENKO. Pravda i krivda. (Doğru ile Eğri.)
Elfa Yayıncılık Merkezi, Nalçik, 2007, 151 s. (Rusça)

İNCELEME: ''DOĞRU VE EĞRİ''

Eğrisiyle Doğrusuyla Çeviren: Orhan Uravelli İgor Yakovleviç KUTSENKO. Pravda i krivda. (Doğru ile Eğri.) Elfa Yayıncılık Merkezi, Nalçik, 2007, 151 s. (Rusça) Devletlerin tarihinde devamlılık esastır, dolayısıyla devletin ideolojisine bağlı olan tarihçilik de belirli klişelere ve devamlılığa bağlıdır. Kuban (Krasnodar) Üniversitesi emektar profesörlerinden tarih doktoru İ.Y. Kutsenko’nun Nalçik’te yayınlanan kitabını, bizce bizzat bu devamlılık bağlamında ele almak gerekir. Kutsenko’nun uzmanlık alanı, Kuban’da Rus Kazak nüfusunun tarihi, askeri, politik ve sosyo-ekonomik rolüdür ve kitabında 19. yüzyılda Rusya’nın Kafkasya’daki yayılmacılığını da bu bağlamda değerlendirmiştir.

Polemik ağırlıklı kitabında Kutsenko, çarlık rejiminin Kafkasya’daki işgalleri ve sömürgeci politikaları aklamaya ve göz ardı etmeye çalışan Rus tarihçilerini hedef almaktadır. Önce, adı geçen üniversitenin Devrim Öncesi Rusya Tarihi Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Valeriy N. Ratuşnyak’ın ‘‘Rusya Bayrağı Altında: Kuban Kazak Kuvvetlerinin 300. Yıldönümü’’ başlıklı makalesine işaret ediyor. 2004’te İnternette yayınlanan bu yazıda Kazakların, Rusya’nın tarım ve iskan politikalarında, askeri örgütlenme ve yayılmacılık siyasetinde ne gibi rol üstelendiğini bütün boyutlarıyla araştırmak yerine, Ratuşnyak kahramanlık ve hamaset edebiyatı üretiyor.

Kutsenko, 1980’li yılların sonlarından itibaren gazete ve dergilerde Rusya’nın ‘kutsal ve muhteşem’ Çarlık tarihini methedenlere karşı devamlı polemiğe girmiştir ve bu tartışma havası, kitaba da yansımıştır. Kutsenko, ‘Kafkasya Savaşı: Tarihin Dersleri ve Çağdaş Dönem’ konusunda 1994’te Krasnodar Kuban Üniversitesinde düzenlenen tarih konferansında dile getirilen başlıca tezlerden birini, yıllar sonra yeniden gündeme getirmiştir. (Avramenko A.M., Matveyev O.V., Matyuşenko P.P., Ratuşnyak V.N. Ob otsenke Kavkazskoy voynı s nauçnıkh pozitsiy istorizma // Kavkazskaya voyna: uroki istorii i sovremennost. Materialı nauçnoy konferentsii. Krasnodar, 16 – 18.05.1994, Krasnodar, 1995). Adı geçen dört Rus tarihçinin sunduğu tebliğin adı Türkçe şöyledir: ‘Kafkasya Savaşını Tarihsellik Açısından Bilimsel Değerlendirme Üzerine’. Fakat burada bilimsellikten çok keyfilik ağır basmaktadır.

Sovyet sonrası dönemde Kazak geleneklerinde canlanma görüldüğü gibi, medyada ve tarihçiler arasında Kazakların tarihi rolleri methedilmekte, çarlara vurucu güç ve jandarma hizmeti veren, monarşinin ve Ortodoks – şoven despot Rus devletinin sadık tebaaları ve askeri güç kaynağı olan Kazaklar, Rusya tarihinin gurur kaynağı olarak görülmektedir. İmparatoriçe 2. Yekaterina’nın (Katarina’nın) Karadeniz’in kuzey bölgesindeki Kazakları, 18. yy sonlarında Kuban arazilerine iskan ettiğini ve Kuban Kazaklarının ‘anası’ sayıldığını da biliyoruz. Krasnodar’ın devrimden önceki adı, zaten Yekaterinodar’dı. Kuban Kazakları, kendilerine tahsis edilen araziler karşılığında süvari asker vermek zorundaydılar ve vergiler konusunda ayrıcalıklı haklara sahiptiler. Bir tür babadan oğla geçen tımar sistemi gibi askeri – feodal uygulaması olan Kazaklık sistemi, tabii ki çarlık rejiminin sömürgeci ve yayılmacı politikasını doğrudan gerçekleştiren tabakaydı. Kazakların, ‘Rus süper etnik birliğinin benzersiz alt etnik genetik fonunu’ oluşturdukları, ilgi alanımızın dışındadır. Sovyet döneminde ayrıcalıkları ortadan kaldırılan, büyük baskı ve tehcirlerle üst tabakası yok edilen, kalan nüfusu Sovyet kolektif tarım sistemine entegre edilen Kazaklar, bazı bölgesel kültür ve gelenek farklarına rağmen Rus halkından farklı etnik özelliklere sahip değildirler.

Kutsenko, kitabında 19. yy Kuban Kazaklarına romantik milliyetçi imaj kazandırma çabalarına gayet nesnel ve tutarlı şekilde karşı koymaktadır ve Kazakların sınıf olarak tarihteki siyasi işlevini ön planda tutmaktadır. Bizi, Kazaklar meselesi ve Rus tarihçiliğinin teorik sorunlarından çok, öncelikle Kuzey Kafkasya ilgilendirir, çünkü Kazakların askeri – siyasi fonksiyonuna dikkat çeken Kutsenko’nun da belirttiği gibi, çarlığın bu bölgedeki işgalci ve gerici politikasını bizzat Rus Kazakları gerçekleştirmiştirler. Üstelik milyonlarca Kazak, Ortodoks Rus Kilisesinin kutsadığı İmparator Hazretlerinin ve soylu toprak ağalarının (dvoryan ve pomeşikler), askeri – feodal monarşinin sömürgeci emperyalist çıkarlarına sadece alet edilmemişlerdi, tam tersine bu politikayı bizzat uygulayanlar da Kazak askeri sınıfıydı. Kutsenko’nun haklı olarak eleştirdiği yazarların başlıca hedefi, Kazaklarla birlikte Rus çarlık rejiminin yayılmacı, işgalci ve gerici yapısını da haklı göstermektir: ‘Çok sayıda araştırmanın ortaya koyduğu üzere, bütün gerginlik ve çelişiklilere rağmen, diğer halkları sömürerek çıkar sağlayan millet yoktu. Rusya, taşra bölgelere, buradan elde ettiği kardan daha çok yatırım yapıyordu, küçük halkların üst sosyal tabakaları imparatorluğun hakim sınıfına dahil ediliyordu.’ Rusya tarihini bilmeyenler de çarların küçük halklar için cennet kurmakla uğraştıklarını sanacaklardır! Bu tür sahtekarlık ve Rusya’da oturan başka halkların acılarla dolu tarihine saygısızlık, şüphesiz bugünkü Rus tarihçiliğinin hazin ayıbıdır (s. 28 -34).

Rus harp tarihinde önemli rol oynamış Kazakların Kafkaslarda Rusya çarlığına kazandırdıkları araziler, adı geçen tarihçilere göre, ’klasik 19. yy anlamında sömürge değildi. İmparatorluk, siyasi değil de ekonomik amaçlarla genişliyordu, çünkü Rusya, daha çok feodal – patriarkal tipte imparatorluktu ve hiç de ekonomik çıkar ve yararlar temelinde kurulmamıştı.’ Onlara kalsa, Rus imparatoru, hükümdar olarak kendine tabi olan arazileri genişletiyor, devletin kudretini, güvenliğini, askeri ve jeopolitik otoritesini artıyordu. Meğer bağımlı halklar, askeri güvenceye ve istikrara kavuşuyorlarmış ve yüksek tabakalara önemli ayrıcalıklar veriliyormuş: ‘Rusya, yerel feodal soyluları da hakim elit içine katarak taşra bölgelerde milli değil, sosyal asimilasyon uyguluyordu. Zaten Rus halkı da hakim halk değildi, çünkü servaj düzeninin ve askerliğin bütün külfetini üstlenmişti ve imparatorluğa katılmış halkların güvenliğini sağlıyordu.’ (s. 41 – 42).

Bu saçmalığın en iyi yanıtı, Tolstoy’un ünlü Hacı Murat eserinden kitaba alınmış şu pasajdır: (s. 72): ‘Belli ki su alamasınlar diye kasten çeşmeyi pislemişlerdi. Camiyi de pislemişlerdi ve molla yardımcılarıyla birlikte temizlik yapıyordu. Aile reisleri ihtiyarlar meydanda toplanmış ve bağdaş kurup oturmuşlardı; kendi durumlarını görüşüyorlardı. Kimse Ruslara nefretten söz etmiyordu. Küçükten büyüğe bütün Çeçenlerin yaşadıkları duygu nefretten daha güçlüydü. Bu nefret değildi, Rus köpeklerini insandan saymıyorlardı, bu yaratıkların abes gaddarlığına karşı öylesine bir tiksinti, iğrenme ve hayret söz konusuydu ki onları yok etmek arzusu, lağım farelerini, zehirli örümcekleri ve kurtları yok etmek arzusu gibi, kendini koruma hissi gibi doğal bir duyguydu.’ Rus Ordusu subayı olarak Kafkasya savaşına katılmış L. Tolstoy sayesinde Rus işgalinin kahredici gerçekleri böylece belgelenmiştir. Aulu basan Rus askerlerinin insanlık dışı, vahşice tutumu, elbette ki Çar ve yönetici tabakanın yıllarca aşıladığı ideolojinin sonucuydu ve Kutsenko, haklı olarak doğrudan çarları ve dev toprak mülklerine sahip pomeşikleri suçlamaktadır. Kafkasya, Kırım, Orta Asya ve diğer engin araziler için Rusya, ‘imparatorluğa katılmış halkların güvenliğini’ sağlamak amacıyla mı yaklaşık 200 yıl kan dökmüş, sayısız yuva yıkmış, yüz binlerle askerini toprağa gömmüştür? Çerkes boylarına tarihin en korkunç soykırımını yaşatan Çarlık rejiminin, ekonomik ve siyasi çıkarları yok muydu? Başta Çar olmak üzere soylu toprak sahipleri ve bunlara bağlı yeni Rus kapitalistlerinin sömürgeci ve gerici iç ve dış siyaseti sonucunda Rusya, literatüre Avrupa’nın jandarması olarak geçmiştir. İlerici Rus aydınlarının, yazar ve şairlerinin devletin Kuzey Kafkasya’daki mezalimine karşı çıktıklarını belirten Kutsenko, ‘Devletin, Adıge aullarına hane başına Rusya’nın Avrupa kısmındaki Rus köylülerinden daha fazla toprak tahsis ettiğine’ ilişkin asılsız iddiaya da gereken cevabı vermiştir (s.55 – 56). Adıge boylarının yüzde 80 kadarını yerinden yurdundan süren Çar Hazretlerinin, geri kalan nüfusa şefkat gösterdiğine kaba bir tabirle ancak geri zekalılar inanabilir. Terek ve Kuban arazilerine Kazak nüfusunun iskanıyla Kuzey Kafkasya’da dağlı halkların yüzyıllara dayanan tarım yapısı köklü şekilde değiştirilmiş, yerli halklar için hayati önem taşıyan tarım gelenekleri ortadan kaldırılmış, bölgedeki araziler devletin dev malikanesi olarak Kazak askeri tabakasını besleyen ekonomik temele dönüştürülmüştür. Sadece Rus devlet memurları için 240 bin desyatina (yaklaşık 260 bin hektar) toprak mülk olarak tahsis edilmiştir (s.62). İmparatorluğun Kafkasları sadece askeri ve jeopolitik amaçlarla işgal ettiği, basbayağı masaldır ve hakim halkın kim olduğu da gayet açıktır. Dağlıların Ruslara karşı nefreti ve ısrarlı direnişi, din bağnazlığı ve çağdışı yaşam tarzından değil, bizzat milli ve siyasi asimilasyon uygulamalarından, yerli halkların maddi ve manevi değerlerinin bütününü ortadan kaldırma politikalarından kaynaklanıyordu (s.64 – 65). Kutsenko Çarlık dönemine ait kaynaklara ve araştırmalara dayanarak Rusya’nın Kafkasya halklarını açıkça ezdiğini, Rusya’nın kendi sosyal ve kültürel çelişkilerinin birçoğunu ve gerici yapısını bölgeye taşıyarak yeni yaralar açtığını belirtiyor. Çarlığın, kendi Rus halkına vermediği özgürlük ve refahı, Kafkasya halklarına verdiğine ancak saf çocuklar inanır. Rus olmayan halklar, Sovyet öncesi kaynakların hiç birinde devletin eşit uyruğu olarak tanımlanmamış, ‘inorodets’ (gayri soy) sayılmışlardır. Ortodoks Ruslar dışında bütün halklar, hatta Ukraynalılar bile yad ve yabancı muamelesi görmüşlerdir. Doğrudur, ‘feodal – patriarkal imparatorluk ifadesi’ açıkça tutarsızdır, fakat Kutsenko’nun çok savunduğu Lenin de Rusya’yı ‘askeri – feodal imparatorluk’ diye tanımlamıştır. Rus imparatorunun, ‘halklara askeri güvence sağladığına’ gelince, Rus orduları, Kuzey Kafkasya’yı herhalde uzaylılardan korumak için işgal etmişlerdi!?. Kutsenko’nun altını çizdiği gibi, aralıksız fetihler, Üçüncü Roma hastalığından başka bir şey değildi ve Kafkasya’da yapılansa düpedüz soykırımdı. Soykırımı inkara kalkışanlara karşı Kutsenko şunları yazıyor: ‘Üniversite öğretim üyelerine göre, aslında Kafkasya Savaşının bütün kilit problemleri tartışmalıdır. Ama tartışma gerektirmeyen bir mesele hariç; Rusya çarlığı, Kuzeybatı Kafkasya’nın yerli halkına karşı soykırım yapmış ve insanlığa karşı vahim suç işlemiştir.’ (s. 79).

Rusya’nın güneyde babalık himayesi ve uygarlaştırma misyonu hakkında efsaneler uydurmak da abestir. Gumar Dzuyev’in 1993’te yazdığı ve Kutsenko’nun kitaba aldığı şu cümleler acı gerçeğin açık ifadesidir: ‘Önceleri hiç görülmemiş ve duyulmamış bir soykırıma ve yıkıma uğratılan, vatanından zorla kovulan, Adıge halkının tarihinden daha acı ve daha feci tarih olamaz. Bugüne ulaşmış kısmı, ana dilini kaybedecek duruma gelmiş Adıge halkı kadar mutsuz halk olamaz. Benim Adıge halkım kadar mert ve aynı zamanda asil ve sakin halk olamaz. Vatandan yoksun milyonlarla soydaşım yer yüzünde derbeder dolaşmaktadır. Milli giysileri, geleneksel silah ve diğer alameti farikasının bile, ona soykırım yapanlar tarafından sahiplenildiği başka halk yoktur.’ (s. 79). Adı geçen tarihçilerin fikrince Çerkeslerin sürülmesi, ana nedenleri itibariyle sadece Çar hükümetinin politikalarına bağlanamazmış, zira Dağıstan halkları ve Çeçenler daha uzun ve örgütlü direniş gösterdiği halde sürülmemişler (s. 78). Bu tezin ne ima ettiği gayet açıktır; Çerkesler, kendileri gönüllü olarak vatanı terk ederek göçü tercih etmişlerdir. Karadeniz’in güneydoğu kıyıları Rusya imparatorluğu için Doğu Sorunu açısından vazgeçilmez hedefti. İyi de, bu hedef, Çerkesleri tarihten silmeye yönelik soykırımı haklı göstermez ve aklayamaz. Kimi Çerkesler, Çarlığın cinayetlerinden dolayı Rus halkının özür dilemesini istiyorlarmış, halbuki çocuklar, babalarının yaptıklarından dolayı sorumlu tutulamazlarmış. Çerkes halkını ve nice diğer halkları acımadan ezen Rus ordularının ‘şanlı harp tarihi, askeri zaferleri ve kahramanlıkları’ ders kitaplarında methedilirken, çocukları babalarıyla gururla övünüyorlarken babalarının pislikleri nedense göz ardı ediliyor. Kafkasya Savaşını vahim sonuçlarını, soykırım ve sürgün faciasıyla birlikte bugünkü kuşaklara doğru şekilde anlatmak tarihçinin mesleki ahlakıyla ilgilidir (s. 79 – 80). Aslında Kutsenko şunu da eklemeliydi: Çerkesler, bugün Rusya’nın vatandaşlarıdırlar ve başka bir devletleri de olmadığı için, bugün Rus resmi tarihinin kendi insanlarına bu konuda yalan söylemesi, ahlak ve vicdanla bağdaşmaz. ‘Rus halkının kendi mazisinden utanmasına hiç gerek yok, onun devlet hakimiyeti altında 140 ulus ve halk özgünlüğünü, birçoğu ise etnik genetik fonunu korumuştur’ ifadesi (s. 81) Kutsenko’un da vurguladığı gibi gerçekten üzücüdür. Bu durumda, hala varlığını sürdürdüğü için 140 halkın yatıp kalkıp Rus halkına dua etmesi mi lazımdır? Afrika’da bunca halk ve kavim kalmışsa, Batı emperyalistlerini ve sömürgecilerini alkışlamak mı gerekir? Bu zihniyetle, tarihle değil, sadece yalanlarla yüzleşmek mümkündür. Çar rejimi, Kafkasya’nın işgali, iskanı ve sömürgeleştirilmesi için Kazakları askeri vurucu güç, baskı mekanizması, kolluk kuvvetleri ve en önemlisi de sosyal taban olarak kullanmıştır (s. 86 – 87).

Kitapta Dünya Çerkes Birliği eski Başkanı B. Akbaşev’in 1999’da söyledikleri yer almaktadır: ‘İmam Şamil’in savaşı hakkında değişik dönemlerde, yanlış da olsa, doğru da olsa hep yazılmış, tartışma yapılmış, konuşulmuştur. Oysa Çarlığın Kuzeybatı Kafkasya’da yok etme savaşı yürüttüğü ve bu savaş sonucunda 3 milyonluk Çerkes halkından sadece yüzde 20’iin hayatta kalabildiği hakkında ses çıkaran yoktu. Çerkeslere (Adıge ve Abhazlara), Kuzeybatı ve Merkezi Kafkasya halklarına karşı savaşın feci sonuçları, Rusya toplumunun bilincinde hiçbir şey ifade etmiyor… Okul ve üniversite kitaplarında Merkezi ve Batı Kafkasya nüfusuna karşı insanlık dışı savaş, Çar ordusunun haklı ve kahramanca harekatı olarak sunulmaktadır… Bu savaş, Adıge ve Abhaz halklarına büyük bir darbeydi… Dev zayiat ve nüfus kaybı, toplu sürgünler, Kafkasya’nın en kalabalık halklarından birini yok oluşun eşiğine getirmiştir.’ (s. 77). Kutsenko’nun, ‘muhteşem Çarlığı ve Rusya imparatorluğunun’ ölüsünü diriltmeye çalışanlara karşı haklı ve isabetli argümanlarına şunu da ekleyelim. Kuzey Kafkasya’yı saymazsak, bugünkü Rusya’nın sınırları, 18. yy başlarında Prut Seferi (1711) sırasındaki sınırlara kadar gerilemiştir. 300 yıllık kardeş Ukrayna ve Kırım, dev Orta Asya arazileri, Güney Kafkasya, Baltık cumhuriyetleri elden çıkmıştır.

Peki, yüzyıllarca süren fetihler, gurbet topraklarda feda edilen bunca asker, bunca masraf, dökülen bunca kanlar, Rus halkına ve itaat altına alınan halklara yaşatılan bunca haksızlık ve vahşetin anlamı neydi? Kafkaslarda vahşetin suçlusu olan Çar generallerine bugün Kuban’da heykeller dikerek, hatıra levhaları koyarak, Çar döneminin anıtlarını restore ederek Rusya, sınırlarını yeniden Tuna deltasına kadar uzatamaz, Odesa, Taşkent, Baku ve Tiflis’i geri alamaz. Üstelik bu tür şovenlik, Kuzey Kafkasya’nın yerli halklarına karşı büyük bir küstahlıktan başka bir şey değildir. Fakat kitaptaki Sovyet yanlısı tutum ve komünist rejimi haklı gösterme gayreti, meselenin başka boyutunu gündeme getirmektedir. Kutsenko doğruyu yazmıştır, fakat doğrunun hepsi bu değildir. Üstelik bu doğru, başka bir yalanı haklı göstermez ve Kutsenko, Bolşeviklerin halkçı politikalarını, ‘sayısız sosyal, ekonomik ve kültürel başarılarını’ methederken, Stalin rejimini savunurken, Baş Kumandan Stalin ve Komünist Partisi önderliğinde 2. Dünya Savaşı zaferini defalarca vurgularken (s. 103 – 109), Sovyet döneminde Kuzey Kafkasya halklarına yapılan mezalimi ve haksızlıkları aklamış oluyor. Bölgede bugünkü etnik gerilim ve milli sorunlar, Kutsenko’nun iddia ettiği gibi, sadece Kafkasya Savaşıyla ve Çarların politikasıyla açıklanamaz, çünkü berbat bir Sovyet mirası söz konusudur. Bölgede keyfi etnik sınırlar çizen, halkları birbirine düşüren, ayrı buyur siyasetiyle oyalayan, tarihsel ve kültürel dokuyu hiçe sayarak zorla ‘sosyalist enternasyonalizmi’ uygulayan, halkları güya ‘kapitalizmi atlayarak feodalizmden doğrudan sosyalizme ulaştıran’ Bolşevik totaliter rejimi de Çerkes soykırımını tanımamıştı ve Çerkeslerin dönmesi için girişimde bulunmamıştı. Yazarın eleştirdiği Rus tarihçiler, Batıcı, ‘sahte demokrat’ ve ‘jidomason (Yahudi – mason)’ dedikleri ‘mihraklara’ karşı Rusya’nın şanlı imparatorluk tarihini ve Ortodoks kilisesini savunurlarken, Kutsenko ise, ‘sınıfsız ve adil’ Sovyet devletini savunuyor. Yaklaşık 70 yıl boyunca Sovyet tarihçileri, Bolşevik devrimini ve Komünist Parti tekelindeki Sovyet devletini haklı göstermek için çarların yönettiği Rusya’ya ‘halklar hapishanesi’ diyorlardı. Ne var ki Sovyetler Birliği’nde Stalin rejimi, daha acımasız ve insanlık dışı halklar hapishanesi kurmuştu. Şartları iyileştirilse de hapishane yine hapishanedir. Çar Rusya’sı Avrupa’nın jandarmasıydı, fakat Sovyet devleti de Berlin duvarı yıkılana kadar düpedüz Avrupa jandarması değil miydi? Çarlık rejiminin ve ardından Bolşevik sistemin Kafkasya politikalarına gelince, dağlı halklar yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardır. Peki, Sovyet dönemini ve tarihçilerini aklamaya çalışan (s.36 – 38) Kutsenko, nasıl açıklayacaktır Kuzey Kafkasya’da Stalin’in uyguladığı toplu sürgünleri, sayısız faciaları ve bunların hakkında Sovyet tarihçilerinin ve yazarlarının birkaç kelime bile yazmaya cesaret edemeyişlerini? Çeçenleri, İnguşları, Balkarları ve nice halkları, sürüler gibi yurtlarından alıp Orta Asya ve Sibirya enginliklerine fırlatıveren Sovyet rejimine karşı seslerini çıkaramamışlardır. Stalinci rejimin Kafkasya’daki vahşetinden sadece Soljenitsin GULAG Takımadaları’nda bahsetmişti ve bu kitabı Rus okurları ancak SSCB dağıldığı zaman okuyabildiler. Onlarla halk için önce keyfi sınırlar çizip sonra buna uygun resmi tarih tezi üreten ve zorla kabul ettiren SSCB gibi kaç devlet vardı! Moskova’da İmparator 2. Aleksandr’a anıt dikilmesi ile Lenin veya Stalin’e heykel dikilmesi Kafkasyalılar için aynı kapıya çıkar. Dağıstan’da iç savaş, Osetya’da Sovyet iktidarı kurulması, Çeçenistan’da Kazakların siyasi örgütlenmeleri, Kabardey ve Balkar bölgesinde iç savaş ve devlet kurulması, Karaçay – Çerkesya’da Devrim Komiteleri ve bu gibi çok sayıda konu üzerine SSCB’de yüzlerle kitap yayınlanmıştı. Sovyet tarihçileri, bilinçli şekilde Kuzey Kafkasya’yı öylesine paramparça etmişlerdir ki bugün bu keyfi kargaşa literatürünün içinden çıkmak neredeyse imkansızdır. Sanki Dağıstan’la Çeçenistan ayrı kıtalarda yer alıyorlarmış gibi, sanki Osetler Avrupa’da, Adıgeler Afrika’da, Kabardeyler Amerika’da yaşıyorlarmış gibi bölgenin yakın tarihini kasten yamalı bohçaya ve mozaiğe çeviren Sovyet tarihçileri, Çar dönemindeki Rus tarihçilerinden çok daha fazla zarar vermişlerdir. Dünyanın altıda birini kapsayan SSCB sınırları içindeki bütün halkların Rusya’ya gönüllü olarak katıldıklarına dair efsaneyi resmileştiren ve zorla tarih kitaplarına sokan bizzat Komünist Patisiydi. Şerbina, Potto, Lavrov ve Çarlık döneminin diğer tarihçileri, en azından Sovyet araştırmacıları gibi Sovyet halklarının ebedi kardeşliği hakkında masallar yazmıyorlardı, daha doğrusu Çarlar, Komünist Partisi gibi onları bu tür yalanlar yazmaya zorlamıyorlardı. Öte yandan Kutsenko, milliyetçi Rus tarihçileri ve yöneticiler kuşağının Sovyet döneminde yetiştiklerini kendisi belirtiyor, sonra da Sovyet tarih ekolünün ciddiliğinden, sağlıklı ilkelerinden ve başarılarından, Sovyet yönetiminin halklar arasında dostluk ve kardeşlik sağlamasından bahsederek kendisiyle çelişkiye düşüyor. Kutsenko, Rusya genelinde ve Kafkasya’da bugünkü entelektüel başıboşluk, sorumsuzluk, fikir anarşisi, etnik ve kültürel hoşgörü eksikliği, ahlaki çöküş ve düşük yaşam standartlarından rahatsızlığını ifade ediyor. Ama bu belaların sorumluları olan politikacılar (örneğin Kuban Genel Valisi Tkaçenko), yöneticiler, komutanlar ve aydınlar, uzaydan gelmemişlerdir, Onlar bizzat Sovyet devletinde eğitim görmüş, Komünist Partisi saflarında yer almış, ‘gelişmiş sosyalizm’ diye yutturulan sahtekarlık düzeninden nasiplenmişlerdi. Demek ki bir yalanı çürütmek için başka yalan uydurmaya gerek yoktur ve Kafkaslardaki bin bir derdin sebeplerini, tarihin karanlıklarında değil, öncelikle Sovyet totalitarizminde aramalıyız. Kutsenko, Kafkasya’nın cellatlarından General N.İ. Yevdokimov’a, Batı Kafkasya’yı ‘yerli düşman nüfustan tamamen arındırdığı’ için Kont unvanı verildiğini, Aziz Georgi madalyasıyla ödüllendirildiğini belirtiyor (s. 73).

Ne var ki Çeçenleri, İnguşları ve diğer halkları Kafkasya’dan süren Beria’nın sadık NKVD subayları ve generalleri de bu operasyonlardaki başarılarından dolayı Sovyet madalyaları ve nişanlarıyla ödüllendirilmişlerdi. Sürgünlerde yıllarca cefa çeken ve yarıya kadarı yok olan Kafkas halkları için Yevdokimov’la Stalin’in generalleri arasında ne fark vardır? Çarlar Kafkasya’da ele geçirdikleri yerlere kendilerinin veya generallerinin adlarını veriyorlardı (Yekaterinodar, Aleksandropol, Yelizavetopol, Port – Petrovsk, Lazarevsk, Giorgiyevsk vb). Sovyet rejimi de kimseye sormadan kendi liderlerinin adlarını koymuştur (Orconikidze, Kirovabad, Budyonnovsk, Mahaçkala vb). Kutsenko her iki zihniyetin aynı olduğunu inkar edemez. Stalin, Güney Osetya’yı keyfi şekilde Kuzey Osetya’dan ayırarak Gürcistan’a bağlamış, bölgenin merkezi Tshinval’ın adını da babasının mülküymüş gibi ‘Staliniri’ olarak değiştirmişti. Güney Osetya’da yaşanan korkunç facialar ve yıllardır devam eden çatışmalar ve gerilimin nedeni Stalin’in Sovyet mirası değil midir? Kutsenko Abhazya sorunu ve İnguş – Oset çatışmasının, kanlı Çeçen Savaşı ve Güney Osetya felaketinin suçunu da mı Çarlara yükleyecektir? Bu kitabı Türkçe’ye çevirmek niyetindeydik fakat bunca isabetli ve tutarlı yorumlar içerdiği halde, Sovyet rejimini methedici yaklaşımı, şevkimizi kırdı. Kafkasya’da milliyetçiliğin bazı teorik ve sosyolojik yönlerinede değinen Kutsenko, kitabın önemli kısmını Karaçay yazar M.O. Buday’ın Adıgelere karşı kin kustuğu seviyesiz kitabına ayırmış (s. 116 – 138).

Oysa Adıgelerin, yurtdışındaki Çerkeslerin desteği ile Kuzey Kafkasya’da büyük Çerkesya devleti kurarak Rus, Karaçay ve Balkarları ortadan kaldırma planlarından bahsedecek kadar (s. 110 – 112) hasta beyinli birine zaman harcamaya değmezdi. Yoğurt ve ayranın Karaçayların buluşu olduğuyla övünen (s. 123) ve Elbrus dağının adını, Karaçayların adı olan ‘pars’ kelimesiyle açıklamaya kalkışan cahili, Kutsenko neden muhatap almıştır anlamak mümkün değil! Yüzyıllardır birlikte yaşayan halklar arasında fesat ve nefret yaratma gayreti yeni değildir ve Buday gibiler tam da Rus şovenlerin oyunlarına alet olan zavallılardır. 1998’de yani 10 yıl önce yayımlanmış bu hezeyanı gündeme getirmek ve ciddiye alarak tartışmak bizce gereksiz şekilde Buday’ın çirkin tahriklerine güncellik kazandırmıştır.

Açıkça etnik ayırımcılık yapan, Adıge boylarını aşağılayan ve edepsiz ifadeler kullanan biriyle tarihçiler değil, savcılar ve mahkemeler muhatap olmalıdırlar. Stalin döneminde sürülen Kafkasyalı halklardan bahsederken Kutsenko, Çeçenlerin bütünüyle devlet ve Kızıl Orduya karşı çıktıkları için sürüldüklerini yazıyor (s. 129). Fakat Çeçenler, kendi devletlerine karşı değil, onların topraklarını işgal ederek zorla esaret altında tutan devlete karşı çıkıyorlardı. Bağımsız olma isteği, yabancı zalimlere direnme suç ve ihanet değildir. Çerkesleri Osmanlı topraklarına göçe zorlamakla, Çeçenleri ve diğerlerini Orta Asya’ya sürmek, aynı barbar devlet politikasıdır. Çerkeslerin hazin mazisine gelince Kutsenko’nun şu ifadesine imza koymaya hazırız: ‘Böylece, başlıca makam olan yerli halkın ve önemli sayıda Rus’un bilinci soykırımı kabul etmiştir. Sadece Rusya’nın siyasi yönetimi ve yerel merciler, formalite olarak bunu kabullenmiyor. Ülkenin (hem Sovyet , hem de şimdiki ‘demokratik!’) yönetimini anlamak kolaydır, çünkü yapılan mezalim oldukça korkunçtu. Yukarıdakiler, soykırım itiraf edilirse, bölgedeki Rus nüfusun huzursuz olacağından korkuyorlar.’ (s. 82)

KAFDAV

 
 
 

Sayı :

Yayınlanma Tarihi: 2014-09-14 00:00:00