Kafkas Diasporası Yayınlarından Seçmeler Ekim 2014

0
104

Nart Dergisi
Sayı 69 Eylül-Ekim 2009

Sahibi: Kafkas Derneği adına Cihan Candemir
Genel Yayın Yönetmeni: Cumhur Bal
Sorumlu Yazı İşleri Müdürü: Filiz Kaplan
Editör: Leyla Kandemir
Yayın Kurulu: Adnan Özveri, Berat Yıldız, Erol Aydın, Erol Taymaz, Feridun Büyükyıldız, Hakan Eken, Oğuz Demir, Ö. Aytek Kurmel, Özdemir Özbay, Behice Yeşilbağ, Salih Bolat
Danışma Kurulu: Cahit Aslan, Çetin Öner, Murat Papşu, Memet Yedic, Necdet Hatam, Sururi Öğün

Abazaların Sürgünü

Yaşthua köyü halkı Osmanlı’ya gitmek istemiyordu. O zamana kadar çeşitli yollarla kalmayı başarmışlardı. Ama sonunda, 1878 sonbaharında askerler tarafından Akua (Sohum) sahiline getirildiler. Gemiler gelinceye kadar dokuz gün dokuz gece beklediler. Sonra gemilere doldurularak Osmanlı topraklarına gönderildiler. Köy halkı birbirini kaybetti. Kesa ve Çırga aileleri ayrı gemilere bindirildiler ve başka yerlerde karaya çıktılar. Yarısının yanlarında yiyecekleri yoktu. Yolda hava bozdu, deniz kabardı. Gemidekileri deniz tutmuştu. Başları dönmüş, ayakta duracak halleri kalmamıştı. Gemicilerden de hiçbir yardım görmüyorlardı. Bir kısmı gemide ölmüş, mezarları Karadeniz olmuştu. Osmanlı’da gemiden indikten sonra da kendileriyle kimse ilgilenmedi. Kış geldi, kar yağdı. Soğuk ve açlıktan hastalananlar oldu. Bir kısmı öldü. Sinop’ta deniz kıyısındaki kumluğa gömüldüler. Üzerlerinde kuzgunlar uçuşuyordu. Devletten yardım görmeyince gücü yetenler köy içlerine girerek kalabilecekleri yerler aramaya başladılar. Ahırlara, çardak altlarına yerleşerek zar zor kışı geçirdiler. Yazın kendilerine çiftçilik yapabilecekleri bir yer gösterilmişti. Ama hiçbir aletleri ve bu aletleri yapma imkânları da yoktu. Yarısı zenginlerin yanında çalışmaya başladı. Bir kısmı balıkçılarla çalışıyor, bir kısmı ise çiftçilik yapmaya çalışıyordu.
O dönemde zenginler kızlar için elişi öğrenecekleri kurslar açmaya başladılar. Kurslara genç ve güzel kızları alıyorlardı. Taş duvarla çevrili bu okullara alınan kızların aileleriyle görüşmeleri yasaklanmıştı. Okulda yatıp kalkıyor, her türlü ihtiyaçları okul tarafından karşılanıyordu. Kursların asıl amacını aileleri bilmiyordu. Sahipleri tarafından çok övüldüğü için kızlarının kendilerine faydası olabilecek bir iş öğrendiklerini zannediyorlardı. Ama sonradan anlaşıldığına göre zenginlerin amacı bambaşka idi. Okulların sahipleri bu kızları seks amaçlı olarak kullanıyorlardı. Beğendiklerini kendilerine ayırıyorlardı. Bir kısmını aynı amaçla yakınlarına yanlarında çalışanlardan hak edenlere aynı amaçla veriyorlardı. Para karşılığı satılan kızlar da vardı. Bu hareketlere dayanamayarak kemerle, iple, çarşafla kendisini asan kızlar oldu. Daha sonra bu gibi kendilerini asabilecekleri eşyaları ellerinden alarak aynı hareketleri yapmayı sürdürdüler. Bunun üzerine kızlar saçlarıyla kendilerini asmaya başladılar. Kurs sahipleri her ne kadar saklamaya çalıştılarsa da bu olayların durulmasını ve kızların ailelerinin kulağına gitmesini engelleyemediler. Aileler olanları duyunca ne yapabilirlerdi ki? Devlet kurs sahiplerini koruyordu. Ölen kızlarla satılan kızların geri gelmesi imkânsızdı. Ama her şeye rağmen kız velileri bir araya gelerek okulu basıp sağ kalan kızları kurtardılar. Ayrıca açlık ve soğuktan ölmemek için bazıları hırsızlık ve eşkıyalık yapmaya başladılar. Bunlardan da kaybolanlar, hapse girenler, ölenler oldu. Acılarına yeni acılar eklendi.
Böylece iki sene geçti ama yaşamlarında bir iyileşme olmadı. Birçoğu hastalıklardan öldü. Kalanlarsa anavatanları akıllarına geldikçe ağlamaya başlıyorlardı. Aralarında konuşarak vatanlarına dönme kararı aldılar ama hiç paraları yoktu. Ne yapıp edip biraz para biriktirdiler. Bu paranın yarısından çoğunu Kamşış Tukayıpha Guliya sağladı. Abhazya’ya dönüş için onu görevlendirdiler. Kamşış, bir kısmını götürebilecek küçük bir teknenin sahibiyle anlaştı. Ama devlet sürgünlerin geri dönmelerine izin vermiyordu. Bu yüzden teknenin alabileceği kadar insan bir gece yarısı yola çıktılar. Ama gören birisi şikâyet etmiş olmalı ki, Karadeniz’de dört saat kadar gittikten sonra arkalarından yetişen görevliler tarafından geri çevrildiler.
Bu olaydan sonra güvenilmez şahıslar oldular. Özellikle Kamşış başta olmak üzere izleniyorlardı. Yaşamları ise her gün kötüye gidiyordu; ölenler oluyordu. Bunlardan bazıları Sakadla, Narçou, Mas, Aji, Hakuç idi. Kadınlardan da çok ölen oldu. Hepsi Sinop’ta gömüldüler.
Bir müddet sonra Kamşış güven sağlamak için balıkçıların arasına katıldı. Burada gerçekten çok çalışıp güven sağladı. Aradan fazla zaman geçmeden yakınlarından Cakadlayıpa Habug, Kamşış Narçoyyıpa, Kansou Halılyıpa ve birkaç kişiyi daha çalıştığı yere işe aldırmayı başardı.
Para biriktirince birkaç sene sonra Abhazya’ya dönme hazırlıklarına tekrar başladılar. Yol ücretinin iki katını ödeyerek güvendikleri bir kaptanla anlaştılar. Kötü bir havada, gece yarısı gemiye binerlerken bu kez de silahlı askerler tarafından sarıldılar. Komutanları şöyle dedi: “Hiçbir yere gidemezsiniz. Benim uzun zamandır dost-luğunuzu istediğimi biliyorsunuz. Ya kızınız Şahsha’yı bana verirsiniz ya da burada olay çıkar.” Erkekler komutana bu isteğinden vazgeçmesi için yalvardılar ama bir sonuç alamadılar. Hava ağarmaya başlayınca, komutanın göz koyduğu Şahsha erkeklerin yanına geldi ve ağlayarak “Bu adamın ne zamandır peşimde olduğunu biliyorsunuz. Biz bu olay kapandı diye düşünürken en önemli anımıza denk getirerek tekrar karşımıza çıktı. Bizi tatlılıkla göndermeyeceği anlaşıldı. Onun için, kardeşlerim, kızkardeşlerim, kurbanınız olayım beni ölmüş bir yakınınız olarak düşünün. Siz sağ salim vatanımıza dönün” dedi. Hüngür hüngür ağlarken topuklarına kadar uzanan iki örgülü saçını makasla kesti ve kardeşlerine verdi. “Benim vatanıma dönmek nasibim değilmiş, onun için canım gibi sevdiğim saçlarımı götürün ve orada beni gömer gibi gömün.”
Böylece bir grup Abaza gizlice gemiye binip Abhazya’ya gelirken kız kardeşlerini bırakmak zorunda kaldılar.
Kamşış on hane kadar halkı, 50-55 kişiyi gemiye bindirmişti. Onlarla beraber anadan babadan yetim kalan kız kardeşlerinin oğlu Hüseyin ile kızkardeşini de gemiye bindirmişlerdi.
Gemi hava karanlıkken Karadeniz’in ortalarına doğru yol almaya başladı. Başka hiçbir engelle karşılaşmadan dört gece dört günde Akua’ya geldiler. Ama bu sefer de iskeleye yanaşmalarına izin verilmedi. Üç gün üç gece karaya çıkamadan açıkta beklediler. Kamşış iki üç kere filikayla sahile çıkarak bölge sorumlusuyla görüştü ama bir sonuç alamadı. Her seferinde “Karaya çıkamazsınız, geldiğiniz yere geri dönün” cevabını aldı.
Vatanlarına girmeleri yasaklanan gemidekiler ne yapacaklarını bilemeden kaldılar. En sonunda aralarında konuşarak kaptana ek para ödeyip karanlıkta Gudauta’ya gitmeye karar verdiler. Ama orada da karaya çıkmalarına izin verilmedi. İki gün iki gece sonra karanlıkta filikayla Bombora sahiline çıktılar. Ormanda iki gün bekledikten sonra Apşdanı’da Tsandırıpş köyüne gittiler. Ama izin verilmediği için orada fazla kalamadılar. Kulanırhua köyünde boş arazi olduğunu duyunca birilerinin de yardımıyla bu köye yerleştiler.
Yaşthua köyünden sürülerek 1878 yılında Türkiye’ye götürülenlerden Keşaların bir bölümü geri döndü. Cgerda, Eşira ve Aas’da yaşayan Keşalar, Türkiye’den geri dönen Keşalardır.
O dönemde Türkiye’den bunlar gibi güçlükle dönen Abazalar her köyde vardı. Ama dönüşte kendi köyüne yerleşen çok azdı. Çünkü onların yerleri paylaştırılmıştı, satılmıştı. En güzel yerler seçilerek savaşlarda, özellikle Kafkasya’daki savaşta başarı gösteren subaylara verilmişti. Ayrıca birçok yer de kralın yakınlarına, zenginlere dağıtılmıştı. Dönen köylüler yaşlı gözlerle arazilerinin etrafında dolaşıyorlardı. Ama kendi topraklarına ayak basamıyorlardı. Guliyalar da Türkiye’den dönünce kendi topraklarına, köyleri Yaşthua’ya sokulmayan, karaya çıkmalarına bile izin verilmeyenlerdendi. (Bombora’ya gizlice çıkabilmişlerdi.) Bunlardan bir kısmı aç, uykusuz, üstsüz başsız köylerine dönebildi.
Bu şartlarda çalışmak zordu. Ama başka çareleri de yoktu. Yerleştikleri yer balta girmemiş ormandı. Temizlenmesi gerekiyordu. Evleri de yoktu. Erkekler hemen ormandan ev yapımı için gerekli ağaçları hazırlamaya başladılar. Çok geçmeden her hane için oturulabilecek birer ev yaptılar. Daha sonra yapmaları gereken ilk iş orman arazisini ekilebilir hale getirmekti. Erkekler hemen o işe başlamak istedilerse de ellerinde hiç alet yoktu. Ailede bu aletleri yapabilecek demirci Mats-ipa Petra vardı ama onun demirci aletleri yoktu. Yanında iki gençle demircilik yapabileceği aletleri ve yeri hazırlamaya başladı. Kısa zamanda, eksikleri olsa da balta, tırpan vd. yapabileceği bir demirci atölyesi kurdu. Bütün bir kış ormanı temizlediler. Toprağı ekebilecekleri tarla haline getirdiler. İlkbahar geldiğinde tarlalarını ekmek için kullanabilecekleri at öküz gibi hayvanları yoktu. Tarlalarını kazmayla, çapayla kazarak ekmeleri gerekiyordu. Kestikleri ağaçların köklerini de sökmeleri gerekiyordu. Güçlükle geçinmeye çalışıyorlardı. Arada sırada işten vakit ayırıp avcılık yapanlar da oluyordu. Onların vurdukları av hayvanları da yiyeceklerinin bir kısmını karşılıyordu.
İki sene içinde biraz kendilerine gelebildiler. Yiyebilecekleri kadar mısır üretmeye başladılar. Birkaç hayvan sahibi de oldular. Onların bir kısmını satın aldılar. Bir kısmını da Türkiye’ye gitmeyenler yardım olarak vermişti. Demir atölyesinin eksiklerini de tamamladılar. Köyde sevilir, sayılır olmuşlardı. Artık kendileri de gereken yerlere yardım edebilir duruma gelmişler, halkla kaynaşmışlardı.
Ama küçük büyük hiçbirinin huzuru yoktu. Sabah akşam kendi köyleri Yaşthua’yı düşünüyorlardı. Adını andıkça ağlamaya başlıyorlardı. Kamşışların iki yaşlısı, Gıd ve Adgagu Yaşthua’ya giderek köyün içini dolaştılarsa da buraya yerleşmenin imkansız olduğunu gördüler. Yerleri satılmıştı. Biraz paraları olsaydı belki yeteri kadar arazi alabileceklerdi, ama o da yoktu. Birkaç gün sonra Kulanırhua’ya dönerek köylerine yerleşmelerinin imkânsız olduğunu söyleyince, bunu duyan halk yakınları ölmüş kadar üzüldü. Bir seneden fazla Kulanırhua’da kaldılarsa da Yaşthua’yı hatırlamadıkları hiçbir günleri geçmiyordu.
Aralarında karar alarak daha sonra Yaşthua’ya taşınmak üzere yakınlarında bir yere gizlice yerleşme kararı aldılar. Eğer bunda başarılı olurlarsa daha sonra diğer aileler de köylerine taşınacaktı. Eğer hep beraber göç ederlerse kalabalık olduklarından olay çıkabilirdi. Ayrıca geçim sıkıntısı da çekebilirlerdi. Bu sebepten gitmeyenlerin bütün tarlaları ekmeleri gerekiyordu.
Tekrar aynı yaşlılar Yaşthua yakınlarındaki ormanda birkaç hanenin yerleşebileceği yer hazırlamak için yola çıktılar. Ama uygun bir yer bulamadılar. Bunun üzerine gizlice Eşira köyünün yakınlarındaki ormana gelerek bir yer beğendiler. Burası daha uygundu, çünkü arazi parası ödemeyeceklerdi. Köylerine dönerek Yaşthua yakınlarında yer bulamadıklarını ama Eşira’ya gidebileceklerini söyleyince köy halkı ne kadar üzüldüyse de sonunda kabul etti.
İlkbaharda havalar biraz düzelince Yaşthualıların yarısı ailece Eşira’ya geldiler. Gelenlerin arasında Kamşış Tıkuayıpa, Sakadla’nın çocukları Habuk ile Gıc, kızkardeşleri Rafida, Narçou’un çocuklan Gıd ile Kamşış, Kutaş’ın çocuklan Adgagu ile Recep, Kansou Halil Yıpa ve Sakut vardı.
Burada tekrar orman açmak ev yapmak, tarlalar hazırlamak gerekiyordu. Bütün bunları daha önce öğrenmişlerdi, ustası olmuşlardı. Ama ekim mevsimi olduğundan aynı anda hem ev kurmak hem de ekin ekmeleri gerekiyordu. Gece gündüz hiç dinlenmeden çalışarak iki üç ayda hem mısır ektiler hem de içinde oturabilecekleri evler yaptılar. Ormanı temizlemeleri çok zor olmuştu ama ektikleri ürün çok verimli olmuştu. Bir gün Kamşış’ın kestiği çalıları Habuk tırmıkla çekerken bir armut fidesine rastlamışlar. Onu temizleyerek yanına diktikleri kazığa bağlamışlar. Bu armut ağacı bugün hala yaşıyor.
Burada yaşarlarken çektikleri bütün sıkıntıların üzerine bir de susuzluk eklenmişti. Özellikle içecek su bulamıyorlardı. Bu yörede bir pınar yoktu. İçilebilir su bulmak için çok dolaşıyorlardı. En sonunda, fazla uzak olmayan sık bir ormanda bir ıslaklığa rastlarlar. Etrafını temizleyip açtıklarında bir pınar ortaya çıkar. Bu pınar, suyunun biraz acılığına rağmen yaz kış kesilmeden akıyor ve bütün köye yetiyordu. Bu gün de suyu akmakta ve ‘Guliyaların pınarı’ diye anılmaktadır.
Bu köyde o dönemde Guliyalardan başka kimse yaşamıyordu. Köyün kurucuları da kendileriydiler. O sebepten köyün adı ‘Guliyaların köyü’ oldu. Köy bugün bile aynı isimle anılıyor; daha önce bu yörenin adı ‘Ablırahu’ idi.
İki üç senede bu köy halkı her ihtiyaçlarını karşılayabilir duruma gelmişti. Her hanenin avlusunda birkaç büyükbaş hayvan vardı. Ama gözleri hiçbir şey görmüyordu; gece gündüz köyleri Yaşthua’ya gitmeyi düşünüyorlardı. Yaşlılar çok kere Yaşthua yakınlarında yerleşim yeri açmanın imkânlarını araştırdılar ama satın almanın dışında pek imkân yoktu. Satın almaksa çok para gerektiriyordu. O para da olmadığından Yaşthua’ya yerleşme umutlarının sonu geldi.
Eşira köyünde onların dışında başka aileler de yaşıyordu. Bunlardan Agraa, Ayüzaa, Ladariaa, Azınaa, Çatınaa, Papaa, Huriskiyaa, Çalyıpaça, Hibaa, Kahaa, Sımiraa, Aşhariyaa, Guliaa, Aşaa, Sanguliaa vd. sayabiliriz. Ama Eşira’da yaşayıp da Türkiye’ye sürülenlerden kimse geri dönmedi. Şimdiki köy halkının hepsi başka köylerden Türkiye’ye sürülüp geri dönenlerdi. O sebepten fazla malı mülkü olan kimse yoktu. Bütün köy halkı ve Guliyalar ekin ekme, çapalama, ev kurma gibi her işte birbirlerine yardımcı oluyorlardı.
Birkaç sene daha geçtikten sonra gelirleri artınca gücü yetenler yeni evler kurmaya, üzüm, meyve bahçesi yetiştirmeye karar verdiler ama (beterin beteri var deyiminde olduğu gibi) bunun imkânsız olduğunu gördüler. Çünkü Eşira’daki araziler yerli soylularla Rus çarının gönderdiği zenginlere verilmişti.
Böylece ateşten korkup kaynar suya girenler gibi, kendi toprakları Eşira halkına yabancı olmuştu. Kendi toprakları için kira ödemek zorunda kalmışlardı. Ev yapmak bir yana çiftçilerin içinde yaşadıkları bahçedeki ya da tarlalarındaki bir ağacın üzerinde üzüm asması varsa, üzüm koruk haline gelince yerin sahipleri geliyor, tespit ediyor ve dokunmayacaklarını garanti etmek için imzalarını alıyorlardı. Daha sonra hasat mevsiminde toplayıp götürüyorlardı. Çocukların bile üzümlerin tadına bakmaları yasaktı. Bu yazının yazarı bütün bu olayları yaşadı, gözleriyle gördü. Toprağın sahibi üzerinde yaşayan çiftçiyi istediği an kovabiliyordu. Onun yerine kendisine daha çok kira vermeyi taahhüt eden bir başkasını çağırıyordu. O yüzden çiftçiler ne kadar fakir ve çaresiz olurlarsa olsunlar kirayı zamanında ödemek zorundaydılar. Kira bedeli çok yükselmişti. Bütün kazançları ancak kiraya yetiyordu. Bu durum ailelerini geçindirmelerini zorlaştırıyordu. Kira ödememek için yerlerini terk ederek verimsiz bölgelere gidenler oluyordu. Buna Guliyalardan Recep Kuataşyıpa, Narçou’un oğulları Gıd ile Kamşış’ı örnek verebiliriz. Hepsi ancak devrimden sonra deniz kıyısına gelerek yeniden çiftçilik yapmaya başladılar.
Halk bütün güçlüklere rağmen eskiden beri alışık oldukları spor karşılaşmalarını aralıksız sürdürüyordu. Özellikle at yarışları her köyde yapılıyordu. Senede bir kere de bütün Abhazya’yı kapsayan at yarışları düzenleniyordu. Bu karşılaşmalara Eşiralı biniciler de katılıyordu. Adgagu Kuataşyıpa Guliya da bunlardan biriydi. Yetenekli bir at eğitimcisiydi. Eğitimli atlar ve koşu atları yetiştiriyordu. Jirgit’te yapılan genel at yarışında atı derece almıştı. Kulanırhua’da yaşayan Guliyaların arasında da at sporuyla ilgilenenler vardı. Habug ile Süleyman bunlardandı. Birçok yarışta dereceler almışlardı. Kulanırhua’da kalan Guliya ailesinden demirci Petra Matsyipa, oğulları Habug, Mahmıd, Ahmet, Guacap Hakuçyıpa, oğulları Hug, Maskug, Raşit, Süleymanların ailelerinden doğan kişiler Kulanırhua’da, Gudauta’da yaşıyor. Eşira, Akua ve Cgerda’da Türkiye’den dönen sürgünlerin çocuklarından 23 hane yaşıyor. Bütün Abhazya’da böyle 44 hane var.
Rus devlet görevlileri Türkiye’den dönen Abazalara iyi davranmıyordu. İnsan yerine koymuyorlardı. Her türlü hakareti yapıyorlardı. Bu şartlarda çiftçiler istedikleri yaşamı kuramıyorlardı. Yerlerinden kovulma korkusuyla yaşıyorlardı. Devlet yetkililerine duyurulursa yaşamlarında bir düzelme olabileceğini düşünmeye başladılar. Köylüler aralarında konuşarak Akua’daki devlet yetkilisine duyurdular ama bir iyileşme elde edemediler.
Daha sonra Abaza halkı şikâyetlerini duyurmak üzene Kart şehrine Abzıpların, Eşiralıların, Abjiyaların temsilcilerini gönderdiler. Bu heyetlerden birinin başkanı Gıd Narçouyıpa Guliya, birkaç sene sonra gönderilen heyetin başkanı ise Kamşış Sakadlavıpa Guliya idi.
Vali onları kabul ederek birçok vaatlerde bulundu ama bu vaatlerin hiçbir yararı olmadı. Abhazya’da sosyalizmin gerçekleştiği 4 Mart 1921 tarihine kadar hiçbir düzelme olmadı.
Sosyalistlerin yönetime geldiklerinde yaptıkları ilk iş halkın yaşamını iyileştirme yönünde oldu. Ama hayvan hırsızlığı, eşkıyalık, soygunculuk yapanlar bu çalışmalara zarar veriyordu. Çalışmadan geçinmeye alışık olanlar bu alışkanlıklarını sürdürmek istiyorlardı. Bunların yakalanarak cezalandırılmaları, bir daha aynı eylemleri yapmamalarını sağlamak için 20-25 kişilik bir ‘arayıcılar’ grubu oluşturulmuştu. Bunlar yeni dönemin huzurlu olması için çok çaba gösterdiler.
Kaynak: Abhazyalı yazar Arzaabey Guliya’nın Aguğra’ (Umut), (Sohum, 1987) adlı kitabının ‘Anılar’ bölümünden alınmıştır.
Çeviri: Faruk Ajiyba

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here