BİR SÜRGÜN ÖYKÜSÜ 6. Bölüm – Güneşten Kan Damlıyor

0
307

Tanbora, ertesi gün erkenden yola koyuldu. İyice dinlendiğinden uzun molalar vermeye ihtiyaç duymuyor daha hızlı yol alıyordu. Konya’ya vardığında ikiye ayrılan yollardan İsmil’i değil Göç-i kebir’i seçmesi gerektiğini çevredeki yardımsever insanlardan öğrenmişti. Yolda arada bir rastladığı hanlar ve kervansaraylar hayranlık uyandırıcıydı. Kervansaraylar oymalarla süslü taşları ve mimarisiyle hanları gölgede bırakıyordu. Tanbora, uzun bir süre sonra Adana’ya inen iki yoldan, köylülerin düz ve rahat olduğunu söyledikleri İt yelmez’i seçti. Bu yola düştüğünde heyecanı doruktaydı. Atını hızla koştururken Adana’nın sıcağını da iyiden iyiye hissetmişti. Merkezde bir hana atını ve eşyalarını bırakıp açlığını da unutarak bir kahvehane aradı. Sandalye ve masaları dışarıya taşmış bir yer buldu, masalardan birine oturup bir çay söyledi. Burası oldukça sıcaktı, kolalı beyaz gömleğinin düğmelerini çözüp boynunu rahatlattı. Ardından ceketini çıkarıp kollarını sıvadı. Yan masadan gülümseyerek onu izleyen yaşlı adam:
“Sıcak değil mi?” dedi, Tanbora bu fırsatı kaçırmadı.
“Evet, her zaman böyle mi?”
“Daha bu ne ki, birkaç gün sonra kavrulur buralar. Sen yabancısın herhal?”
“Adana’ya yeni geldim.”
“Çerkes misin?”
“Evet.”
“Anladım konuşmandan, kalıcı mısın?”
“Yok, İstanbul’da yaşıyorum. Buraya bir arkadaşımı aramaya geldim. Belki siz bana yardım edebilirsiniz. Arkadaşım burada bir çiftlikte çalışıyormuş.”
“Burada çiftlik çok, küçüğü büyüğü, adı neydi aradığın çiftliğin?”
“İşte orasını bilmiyorum.”
Yaşlı adam ona bildiği çiftlikleri tarif etti, sonunda da yayan gitmenin zor olduğunu, şehir merkezine uzak yerlerde kurulduklarını ekledi. Tanbora, yaşlı adamın anlattıklarından o çiftliklere iş arar gibi gitmenin daha doğru olacağını düşündü ve buralarda giysi satan bir yer tarif etmesini istedi. Yaşlı adam çok yakındaki bir tarihi binayı gösterdi ve oradaki dükkânlarda alışveriş için her şeyi bulabileceğini anlattı. Tanbora duruma uygun bir kıyafet bulabilmek için oraya yöneldi. Uygun bir kıyafet alıp kaldığı hana döndü. Atına iyi bakılması için hancıya sıkı sıkı tembihte bulunup bir aylık masraflarını da peşin olarak ödedi.
Her sabah erkenden handan çıkıp gidiyor, bir-iki çiftlik dolaşıyor ve akşama da bitkin halde dönüyordu. Adreslerini aldığı on birinci çiftlikten de en küçük bir bilgi kırıntısına ulaşamamıştı. Tüm umudu, kalan üç çiftlikteydi ve onlar da en uzak olanlarıydı. Bütün gün taban tepen tanbora günlerce yürüsem de önemli değil, yeter ki bir umut ışığı bulabileyim diyor, bir taraftan da keşke Şortan da yanımda olsaydı, arama işi daha kolay olurdu diye geçiriyordu aklından. Şehir merkezinden geceleri kalmakta olduğu han tarafına yöneleceği sırada, yanından geçen lüks yaylı bir araba on adım ötede durdu. Arabadan çıkan adamın uzanıp özenle ellerinden tutarak indirdiği zarif hanımı gördü: “Allah’ım arkası dönük ama bu Janmara’ya ne kadar benziyor” diye düşündü, onlara doğru yönelip hızlandı. Bu boy, bu endam başka kimde olabilirdi? Kesin o, kesin o diye aklından geçirdi ve gayri ihtiyari bir şekilde: “Janmara, Janmara!” diye bağırdı. Kadın ve yanındaki adam birlikte döndüler. Yaklaşan Tanbora’nın ilk gördüğü şey son aylarında olan, hamile bir kadının kocaman karnıydı, gözlerini kadının karnından kaldırıp yukarı çıkardı, hafif bir tülle yüzünü örtmüş, iri ve hüzün dolu ela gözleri ile Janmara ona bakıyor, bitkin ve solgun olmasına rağmen muhteşem görünüyordu. Yanındaki tıknaz adam, soran gözlerle Tanbora’ya baktı. Tanbora birden kendine gelmiş, bir açıklama yapması gerektiğini anlamıştı:
“Şey, dedi. Şey Janmara bizim köylü, Kafkasya’dan.”
“ Janmara nasılsın?”
“İyiyim, sen?” dedi Janmara.
“Annen, baban, ailenden haber aldın mı?”
Janmara: “Hayır” diyebildi.
Adam: “Akraba mısınız?”diye sordu.
“Akraba değiliz, aynı köylü, komşu ve çocukluk arkadaşıyız!” dedi. Sonra da toparlanıp: “Kusura bakmayın rahatsız ettim, hoşça kalın” dedi.
Janmara sessiz kalırken adam: “Güle güle” dedi.
Tanbora arkasını döndü, gözyaşlarını gizlemeye çalışarak nereye gittiğine aldırmaksızın hızlı hızlı yürüdü. Janmara hamileydi ve büyük olasılıkla yanındaki tıknaz adam da kocasıydı. Yapacak hiçbir şey yoktu. Tanbora aradan geçen yıllara karşın böyle bir olasılığı hiç düşünmemiş, aklının ucundan bile geçirmemişti. Kısa bir araştırmayla çiftlik çalışanlarından öğrendiğine göre Janmara, evlenme teklifine dört yılı aşkın bir zaman direnmiş ve sonuçta boyun eğmek zorunda kalmıştı. Evlendiği günden sonra da bir kez olsun güldüğünü, mutluluk emaresi sayılabilecek hiçbir tavrını gören ve sözünü duyan olmamıştı.
Yemizeğ, Tanbora’nın Adana’ya gittiğinden habersiz günlerdir Reşit Beyin konağını gözlüyordu. Saçı sakalı birbirine karışmış, yemez içmez, konuşmaz olmuştu. Sürekli izlendiğini düşünüyor, yanını yöresini kollayarak geziyordu. Geceleri ya uyuyamıyor ya da Tanbora’nın soğuk kamasıyla boğazını kestiğini görerek uyanıyordu. Kâbusları bitmez olmuş, gecesi gündüzüne karışmıştı. İşe gitmiyor, sorulan hiçbir soruyu yanıtlamıyor, yıkanmıyor, taranmıyordu. Bu korku tüm yaşamını esir almış, karısı ve onun ailesi boş yere Yemizeğ’e ulaşmaya çalışıyordu. Yemizeğ, gözlerine yerleşen korku ve telaşla onlardan çok uzakta sürekli Tanbora’yı ve muhtemel akıbetini bekliyordu.
– BİTTİ –

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz