Çerkeslerin güneşinden hep kan damladı

0
275

Jıneps Gazetesi’nde yayınlanan sürgün öykümün adını; annemin kışın karları ezerek kömür kovasını doldurup geldiğinde hep söylediği o Çerkesce deyimden aldım. Dığem xlıpsır gıpotq. (Güneşten kan damlıyor) “Dışarıda her ne kadar güneş varsa da öyle bir soğuk var ki ilikleri donduruyor” anlamında söylüyordu bunu. Türkçe anlatmakta zorlandığım bu deyimi, tam olarak anlayabildiğim için annemden her duyduğumda; “İyi ki Çerkesce biliyorum, yoksa bunu anlayamayacaktım” diye düşündüğümü hatırlıyorum.

Öykümü yazarken ona birçok isim verdim. Bitirdiğimde annemin dışarıdan titreyerek girdiği anlar gözümün önüne geldi ve Çerkeslerin yeni vatanlarında ne kadar mutlu olurlarsa olsunlar xeuk’lerinden uzak oldukları için güneşlerinden hep kan damladığını yani hep üşüdüklerini düşündüm. Dil bilen birileri bu başlığı okuduğunda benim gibi derin anlamını göreceklerdir diyerek öykümün adını “Dığem xlıpsır gıpotq” yaptım.

Babam haçeş’imizde birçok konuk ağırlardı. Haçeş dedimse köyde evimizin dışında özel olarak misafir ağırlamak için yapılan binadan söz etmiyorum. Köyden ben çok küçükken ayrıldığımız için evimizin misafir odasından söz ediyorum. Her neyse ben de çocukluğumda zaman zaman bu odaya sızarak bir köşede babamların olağan dışı sohbetlerini dinlerdim.

Bir keresinde babam, o yörenin en güzel atına sahip olduğunu uzun uzun anlattıktan sonra onun sırtında bir ırmağı geçişini anlatmaya başlamıştı. “Tam ırmağa girdim, adam boyunda bir tilki arka ayakları üzerine kalkmış bir insan gibi koşarak gelip atımın terkisine atladı. O güçlü atın arkası çöktü. Ben dizginlerle atı zor zaptediyordum. Irmağın içinde güçlükle ilerliyorduk. Hemen aklıma ceketimin iç cebindeki amel geldi. Onu besmeleyle elime alır almaz tilki kayboldu, atım rahatlayıp rüzgar gibi karşıya geçti” derken cebinden çıkardığı kahverengi deriyle kaplanmış ameli arkadaşlarına gösterdi. Onlar da benim gibi o dikilmiş derinin içindekini merak ettiler ancak babam onun açılamayacağını, içinde derin bir hocanın yazdığı dualar olduğunu söyledi.

Babam ceketini değiştirirken onu izlerdim. Çıkardığı ceketini yakasından sol eliyle tutar, sağ eliyle de muhtar çakmağını, içine “Yenice” sigaralarını dizdiği gümüş rengi tabakasını, cüzdanını ve tabi ki amelini, hiç acele etmeden adeta bir tören havasında yeni giydiği ceketinin ceplerine aktarırdı. Ardından köstekli saatinin zincirini geçirdiği yeleğinin düğmelerini usul usul ilikler, saatine bir kez daha baktıktan sonra onu yeleğinin saat için özellikle dikildiğini düşündüren küçük cebine atıverirdi yılların alışkanlığıyla.

Yıllar sonra okuduğum kitaplardan sürgünü öğrendiğimde, hayretle babamın neden bundan hiç söz etmediğini düşündüm. Çerkeslikle ilgili konuşmalar sanırım atının terkisine atlayan bir tilki kadar ilgi çekici değildi. Ya da köyün birinde bilmem kimlerin haçeş’inde yatan herkesin garip şeylerle karşılaşması kadar ilginç gelmemişti. Örneğin babamın arkadaşlarından birinin o haçeşte kaldığında, gece yarısı hızla açılan haçeşin kapısından kafası kesilmiş bir tavuğun uçarak girdiğini, boynundan kanlar akarken, can havliyle çırptığı kanatlarından korkunç gürültüler çıkardığını anlattığında, daha çok ilgimi çekiyordu.

İlkokula başladığımda bir başka vatanım olduğunu kavramış, kendi vatanlarını terk ettikleri için atalarıma kızmıştım için için… Şimdi öykümü yazmadan önce ve yazma aşamasında okuduğum kitaplardan, “Belki de bir reddediş nedeniyle kimse sürgünden söz etmiyordur” noktasına geldim. Öykümle ilgili, olumlu birçok dönüşün yanı sıra yakın çevremden iki kişi de hamasete düşmemem konusunda beni uyardı. Bunlardan biri dedelerimizin çok parası olduğu için rahat yaşamak adına vatanlarını terk ettiğini hatta büyük dedem Kil Maksut’un dört kez evlendiğini, gerçeğin bir sürgün değil göç olduğunu savundu. Bir diğeri de daha iyi araştırıp gerçekçi yazmamı önerdi. Yazdığım şey bir anı değil tamamen benim kurguladığım bir öyküdür. Elbette beni çok etkileyen bazı olayları kahramanlarım yaşamış gibi verdim. Örneğin Taguna Nan’ın ölürken: “Kafkasya ne tarafta?” diye sorması gibi.

Yazım aşamasında gönderdiği kaynaklarla olsun, öykümün akışıyla ilgili uyarılarıyla olsun bana sürekli yardımcı olan ve onca yoğunluğu arasında öykümü redakte eden değerli MUHİTTİN ÜNAL ağabeyimin birkaç gün önce yolladığı “Tarihi Anılar ve Öyküler” kitabından okuduklarımı da düşünerek, evet diyorum, tüm kabilesini ve kölelerini alarak gönüllü gelenler de olmuş. Belki de büyük çoğunluğu bunlar oluşturuyor. Ancak kanımca vatanında mutlu mesut yaşayan hiç kimse durduk yere göç etmez. Çerkeslerin üç yüz yıl savaştığını düşünürsek özgürlüğüne düşkün bu halkın cendereye girmemek için son çare olarak vatanını terk ettiğini anlayabiliriz.

Halkımın yaşadığı şeyin göç ya da sürgün olması, 1 milyon insanın telef olduğu gerçeğini değiştirmez.

Şu anda yaşadığımız ikinci vatanımızda gördüğümüz olumsuzlukları düzeltmeye nasıl gücümüz yetmiyorsa, ne yazık ki o zaman da yetmemiş. İçinde benim de olduğum Mersin’de yaşayan büyük çoğunluğun Akkuyu’ya nükleer santral istemediğini biliyorum ama yapılacak. Ülkemizin dört bir yanında doğa katledilerek yapılan HES’ler, her gün iş cinayetlerinde kaybettiğimiz canlar, kadın cinayetleri, işsizlik ve itibarını sarayına bağlayan yöneticilerimiz…

Gelecek nesiller, sokakta egzos dumanıyla ısınmaya çalışan çocukla, 1150 odalı sarayı aynı karede gördüklerinde ne düşünecekler? Çerkes soykırımıyla ilgili böyle bir fotoğraf yok belki elimizde ancak bir milyonun üzerinde insanın yok olduğunun birçok kanıtı var. Kendi adıma Çerkesleri kırıp geçiren şeyin göç mü, sürgün mü olduğunu tartışmak bile istemiyorum.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz