“Halkların demokratik alternatifini ortaya çıkartmak istiyoruz”

0
39

Selahattin Demirtaş

Selahattin Demirtaş, 10 Nisan 1973 tarihinde Elazığ’ın Palu ilçesinde doğdu. Zaza kökenlidir. 3’ü erkek 7 kardeş olan Demirtaş kardeşlerden sadece Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan DTP’nin eski Genel Başkanı Nurettin Demirtaş üniversite eğitimini tamamlayamadı. Bir kız kardeşi avukat, diğer 3 kız kardeşi öğretmen oldu. Diğer erkek kardeşi Süleyman Demirtaş tekstil mühendisi olarak çalışıyor.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Selahattin Demirtaş bir süre kardeşi Aygül Demirtaş ile birlikte serbest avukatlık yaptı. Demirtaş 2006 yılında İnsan Hakları Derneği Diyarbakır Şube Başkanlığı yaptı. Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Uluslararası Af Örgütünün Türkiye Şubesi yöneticiliklerinde bulundu.
TBMM 23. Dönem Diyarbakır Milletvekili oldu ve 1 Şubat 2010’dan itibaren Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) eş genel başkanlığı yaptı. 12 Haziran 2011’de yapılan 24. Dönem seçiminde BDP’nin desteklediği bağımsız aday olarak Hakkari’den tekrar milletvekili seçildi.
İyi düzeyde Zazaca, orta düzeyde İngilizce ve Kürtçe bilen Selahattin Demirtaş, öğretmen Başak Demirtaş ile evli olup, 2004 doğumlu Kürtçe “sevgili – aziz” anlamında “Delal’ ve 2007 doğumlu Kürtçe “yürekten gelen” anlamında “Dılda” adlı iki kız babasıdır. Halen HDP Eş Genel Başkanlığı görevini yürütüyor.

 

-Hukukçusunuz. Avukatlık yapıyordunuz. Neden siyasete girdiniz?
-Avukatlığın yanı sıra insan hak ve özgürlüklerinin korunması ile ilgili faaliyetlerim de vardı. Diyarbakır İnsan Hakları Derneğinde yöneticilik yapıyordum. Bu süre içinde binlerce insan hakları ihlalleri ile karşılaştım. Bu ihlallere karşı çok mücadele ettim. Ancak; sadece demokratik kitle örgütleri aracılığı ile verilen mücadelenin yetmeyeceğini düşündüm. Bu nedenle sorunların asıl çözüm merkezi olan siyaseti seçtim.

-Ülkenin seçim sürecine girmesi ile birlikte HDP’nin seçimlere bağımsız adaylarla mı, parti olarak mı gireceği tartışma konusu oldu. Siz de çeşitli platformlarda seçimlere parti olarak gireceğinizi açıkladınız. Gerçekten mümkün mü barajı aşabilmeniz? % 10 barajını aşabilmek için nasıl bir strateji ürettiniz?
-Bir defa şu an biz, % 10 barajını aşabilecek potansiyele sahibiz. Önemli olan bu potansiyeli doğru örgütlemek ve doğru bir şekilde seçime kadar götürebilmektir. % 1-2’lerde olan bir parti değiliz. Zaten muazzam bir siyasi birikimimiz ve mücadele deneyimimiz var. Ama asıl bizim bu dönem yapmak istediğimiz, HDP’nin barajı aşmasından çok alternatifsiz ve soluksuz kalan, AKP’ye mahkûm ve mecbur kalan Türkiye siyasetine bir alternatif üretmek. CHP, MHP ve AKP karşısında alternatif bir seçenek olarak durmuyor. Öyle bir iddiaları da yok zaten. 50 yıl daha AKP iktidarda olsa onların öyle bir derdi de olmayacak. Fakat biz Türkiye’nin ezilenleri bunu kendimize dert etmiş isek, artık muhalefette durmak ve sürekli muhalefet yapmak yerine ülkemizi ezilenler olarak “biz yönetelim” noktasına gelmek zorundayız. 2015 seçimlerinde bu çıkışı yakalamak istiyoruz. Yani konu sadece barajı aşmak değil, barajı aştıktan sonra iktidara yürüyüşün hamleleri olacak bunlar.
Buradan baktığımızda, toplumsal bütün kesimlerle partiler arası ittifaktan, geçici seçim işbirliklerinden söz etmiyorum. Toplumsal ittifaklar olarak; toplumun bütün ezilen ötekileştirilmiş kesimlerinin, yan yana durarak, asgari müşterekler ve ilkeler etrafında buluşarak yürüteceği bir siyasi mücadeleden söz ediyorum. Bunun olanakları Türkiye’de her dönem ve her zamankinden çok daha fazladır. Herkes de bu beklenti içerisinde. Uçlaştırılmış, kutuplaştırılmış Türkiye toplumunda herkes, gerilimin düşürülüp birlikte mücadele edilebilecek bir zemin arıyor. Biz HDP ile birlikte bunu yakaladık diye düşünüyorum, buna güvenerek barajı rahat aşabiliriz düşüncesindeyim.

-Bir önceki seçimde sanırım % 6-7 oy oranınız vardı. % 10 barajı aşmak için 1.5 milyon oya daha ihtiyaç var. Bu kadar oyun hangi toplumsal kesimlerden geleceğini düşünüyorsunuz?
-Burada ortak paydamız eziliyor olmaktır. Sınıf olarak ezilenler, cinsiyet olarak ezilenler, mezhep ve inanç olarak ezilenler, etnik kimlik olarak ezilenler, ötekileştirilmiş olanlar. İlla şu kesim demiyorum yani. Kürtlerden daha fazla oy bekliyoruz gibi bir yaklaşım içinde değiliz. Kürtler de bize oy veriyor, önemli ölçüde oy alıyoruz ama Alevi toplumunun da HDP ile ilişiği çok fazla. Yine Türkiye’de ötekileştirilmiş bütün etnik kesimler, Boşnak’tan, Gürcü’den, Çerkes’ten, Laz’dan Arap’a ve Ermeni’ye kadar, bu ülkenin eşit, onurlu yurttaşıyım, haklarımın mutlaka güvence altına alınması lazım diyen bütün toplumsal kesimler; Türkiye’nin en büyük toplumsal kesimini oluşturan işçiler ve emekçiler; asıl dayanmamız gereken taban budur diye düşünüyorum. Onlar arasında Alevi, Kürt, Türk, Çerkes, Laz ayırımı yok. Hepsi eziliyor. Hepsi açlık sınırının altında bir durum ile karşı karşıyalar. Asgari ücret, taşeron işçilik gibi dramlarla karşı karşıyalar.
Biz ezilenlerin politikasını parlamentoya taşıyabilirsek Türkiye’de çözemeyeceğimiz sorun yok diye düşünüyorum. AKP’yi aşabilmenin tek yolu da budur, o tabana dayanmaktır, yani ezilenlere dayanmaktır.

-Şöyle bir senaryo düşünelim. Seçimlere girdiniz, barajı aşamadınız. AKP sizin bağımsız milletvekillerini de aldı ve 300’ü aştı. Daha sonra da anayasayı değiştirdi, başkanlık sistemine geçti. Kürt siyaseti bundan nasıl etkilenir, nasıl sonuçlar doğar?
-Böyle bir seçeneğin ortaya çıkmaması için HDP’yi büyütmemiz lazım. Bizim barajın altında kalmamız tabi ki iyi bir durum olmaz.
Düşünün, bağımsız girdik. 36 milletvekili kazandık. Buna rağmen AKP tek başına anayasayı yapabilecek gücü elde etti. AKP bunu şu anda da yapabilecek güce sahip, tek fark var, referanduma götürmek zorunda. Yoksa AKP, biz parti olarak girdiğimizden dolayı bizdeki milletvekillerini de alınca anayasayı değiştirecek güce ulaşıyor diye bir şey yok. Zaten o gücü var şu anda. Bizden 30 milletvekili çalınca referanduma gitmeden anayasayı değiştirme gücünü ede etmiş olacak sadece. Yoksa biz baraj altında kalınca ilk defa anayasayı değiştirme gücüne kavuşmuş olmayacak. Anayasayı tek başına değiştirme gücünü önlemenin tek şartı ve yolu HDP’nin önünün açılmasıdır. Bağımsız adaylarla girdiğimizde zaten AKP’ye 30 milletvekilini baştan hediye etmiş oluyoruz. Değişen birşey olmuyor. Biz yine 30-35 kişi parlamentoya girmiş oluyoruz hiç bir etki gücümüz olmuyor. AKP yine 276’yı geçtiği için hükümeti tek başına kuruyor. Yine anayasayı tek başına değiştirebiliyor, değişen bir şey olmuyor. Tek değişiklik bizim barajı aşma seçeneğimizdir. O yüzen asıl bizim hamlemiz AKP’yi geriletmek için doğru hamledir ve biz barajı aşamazsak diye bir seçenek şu anda hiç kimsenin gündemine olmamalı. Böyle bir psikolojik etki ile seçime girmek yerine tam tersi “evet biz barajı aşacağız” olarak düşünmeliyiz, ezilenler ve demokratlar olarak.

-Seçime parti olarak girerken aday belirleme yönteminiz nasıl olacak? Ön seçim mi yapacaksınız, HDK bileşenlerini mi ölçü alacaksınız? Yeni ittifaklar düşünüyor musunuz? Sadece sosyalist partilerle mi sınırlayacaksınız ittifakı? Halklarla başka ilişki kurma araçları bulacak mısınız?
-Tabi ki mevcut HDP ve HDK bileşenleri bizim asıl dayanak noktamızdır. Bahsettiğiniz kesimler bizim siyasi olarak ittifak yaptığımız kesimlerdir. Hatta ittifakın ötesinde, birlik yaptık bu kesimlerle. Biz şimdi ilişki kuramadığımız değişiklik toplumsal kesimlerle ittifak arayışı içerisindeyiz. Yani her bölgenin, her şehrin kendine özgü bir duruşu vardır, bir kimliği bir tarihi vardır. Onları temsil edecek milletvekili adayları mutlaka bu listelerde olmalıdır.
Bizim birlikte yaşam, birlikte mücadele tezimize uygun, o gerçekliğe denk düşecek bir aday profilimiz olacak bir kere. Yani Kürt ağırlıklı, Türk ağırlıklı bir etnik kimlik ya da mezhep ağırlıklı bir aday listemiz olmayacak. Ağırlıklı olarak bu ilkeleri savunan ve her etnik kimlik, her mezhep ve kadınların da yeterince temsil edildiği, bütün kimliklerin kendini “evet, ben bu listede varım” diyebileceği bir profille çıkmak istiyoruz. Herkesin ortak paydası, demokrasi -özgürlük- emek ve barış ilkelerini cesaretle savunmak olacaktır. Yani o listedeki herkesin ortak paydası budur. Onun dışında herkesin tabi ki bir ideolojik kimliği, etnik kimliği, mezhep kimliği var, bir cinsiyet kimliği var. Bunları da tabi ki koruyarak, özgürlükleri de yok saymayarak tabanla bir ittifak gerçekleştireceğiz. Yani Trakya’dan, Ege’den, Karadeniz’den, Anadolu’dan adaylarımız olacak. Bu adaylar oranın özgünlüğünü temsil eden adaylar olacak. Ve en azından bir temsilcilerini mutlaka parlamentoya taşıyabileceğiz, üst sıralardan aday göstereceğiz.
HDP grubu yeni dönemde parlamentoda oluştuğunda, 70-80 arası milletvekiline bütün Türkiye baktığında Türkiye’nin o çiçek bahçesi kültürünü, çok renkli görüntüsünü görmüş olacaklar ve ilk defa tarihimizde asıl meclis oluşmuş olacak.

Pazarlık var mı?

-HDP ile AKP arasında pazarlık yapıldığı söyleniyor. HDP seçimlere parti olarak girecek, barajı aşamayacak, AKP böylece başkanlık sistemine geçecek. Öcalan ve Kürtlere bazı haklar verilecek, Diyarbakır’da bir meclis oluşturulacak, iddia bu. Kamuoyunun aydınlatılması açısından sizin değerlendirmenizi almak istedik.
-Bu, biraz CHP merkezinden çıkan bir söylem oldu. Bu söylemi sözde AKP’ye karşı geliştirmeye çalışıyorlar ancak, bu söylem AKP’nin ekmeğine yağ süren bir söylem oldu. Böyle bir pazarlık anlayışının var olma ihtimali bile AKP’ye güç verir, HDP’yi zayıflatır. Bizim dostlarımız böyle bir şeyi söyleyerek, neden bir kafa karışıklığı yaratmak isterler ki? Bu AKP’ye yarayan bir şey.

-Bu iddia sizin çevrenizin dışından geliyor ama?
-Dikkat edin hiçbir AKP’li tarafından gelmiyor ama. Hiç bir AKP’li buna itiraz etmiyor, çıkıp demiyor ki bizim HDP ile bir anlaşmamız yok. Çünkü onların işine yarıyor, biz çıkıp yalanlamak zorunda kalıyoruz. Çünkü böyle bir şey yok, bu bir komplo teorisi, asla böyle bir görüşme olmadı, olmayacak. Seçim sonucu ne olursa olsun biz demokratik mücadelemizi sürdürürüz, sürdürmeye devam ederiz. Kaldı ki bakın, böylesi bir anlaşma çerisine giren bir parti çıkıp bu kadar devasa bir seçim çalışmasını yürütür mü?
Şu anda Türkiye’nin en yoğun seçim çalışmasını biz yapıyoruz. Her yerde il-ilçe kongreleri yapıyoruz. Yoğun bir aday belirleme sürecine girdik. İl-il dernek-dernek dolaşıp halklarımızı ziyaret ediyoruz. Eğer böyle bir anlaşma var ise, neden kendimizi yoralım? Otururuz yerimizde, seçim sonrasındaki anlaşmanın uygulanmasını bekleriz. Neden bu kadar kendimizi paralıyoruz ki AKP’yi geriletmek için.
Halkların demokratik alternatifini ortaya çıkartmak istiyoruz. Bu konuda herkesin içi rahat olsun. Hatırlarsanız Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de bu tarz spekülâsyonlar yapıldı. “Demirtaş ile Erdoğan anlaşmış, ikinci turda ona destek verecekler” dendi. Ben de dedim ki, “benim adaylığım bile Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci tura kalmasına sebep oldu”. İki aday olunca bir turda iş bitiyordu. İki adaydan biri kesin % 50’yi geçecekti. Ama ben çıkınca oylar üçe bölündü, o zaman ikinci tur ihtimali ortaya çıktı. Buna rağmen Demirtaş ile Erdoğan anlaşmış spekülâsyonu yapıldı. Seçim sonuçlarını gördük, biz 1-2 puan daha alsa idik, CHP doğru aday gösterse idi, seçim ikinci tura kalıyordu. Durum değişecekti. Demek ki AKP ile anlaşan biz değiliz. Demek ki AKP’den biri onlarla anlaştı ki birinci turda uçurdular. Durum bu…

6 – 8 Ekim’de ne oldu?

-Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ciddi bir toplumsal destek aldınız. Batıdan da oy aldınız. Bu destek Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra da devam etti bir süre. Ama 6-7 Ekim olayları ile birlikte tersine döndü. Bu durumu nasıl yorumluyorsunuz?
-Bu durum; AKP medyasının ve AKP merkezli psikolojik savaşın yarattığı bir durumdur. 6-8 Ekim Kobane direnişi Türkiye’ye karşı, Türkiye halklarına karşı bir direniş değildir. Işid’e ve AKP’nin Işid işbirliğine karşı bir direniştir. Tabi ki sonuçları itibari ile elbette arzu etmediğimiz ve öngöremediğimiz çok ağır bir durum ortaya çıktı. Ama o direniş Türkiye’ye ya da Türkiye’nin batısına karşı bir direniş asla değildi. AKP öyle bir algı yarattı ki bu konu üzerinden hem benim şahsıma, hem partime vurmaya çalıştı. Genel seçimlere doğru giderken HDP ve Demirtaş batıdaki desteğini kaybetsin istedi, bunun için çaba sarfetti. Özellikle batıda 6-8 Ekim duruşumuzu eleştiren herkese şunu sormak istiyorum. Paris katliamında kimin tarafındasınız? Işid tarafında mısınız, yoksa ifade özgürlüğünden yana mısınız? Ya da Türkiye’de AKP’nin Işid’e sunduğu desteğin yanında mısınız, karşısında mısınız? Buna göre belirlesin herkes Kobane ile ilgili duruşunu.
Biz Kobane’de Işid’e ve Işid’in Türkiye’deki zihniyetine karşı bir direniş ortaya koyduk. Bu demokrasi açısından, demokratik laiklik açısından, özgür geleceğimiz ve AKP’nin frenlenmesi açısından, muazzam bir direniştir. Bununla cumhurbaşkanlığı seçimi söylemi arasında fark yok ki. Biz Türkiye’ye zaten bunu vaat ettik. Türkiye’yi asla gericiliğe teslim etmeyeceğiz, asla AKP’ye boyun eğmeyeceğiz dedik. Bakın dikkat edin, hem AKP ile anlaştınız mı diye, hem de Kobane’ye, AKP’ye karşı neden direndiniz diye soruyorlar. Aynı cümle içerisinde sorulabiliyor değil mi her ikisi de? Biz AKP ile anlaşmış olsak 6-8 Ekim direnişi neydi? Tabi ki AKP ve Işid işbirliğine karşı bir direnişti.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde biz halkların birlikteliğini savunduk, Kobane’de de başka bir şey değildi. Biz demokrasiyi, laikliği, özgürlüğü savunduk. Dinciliğe, mezhepçiliğe, ırkçılığa karşı durduk. Kobane’de de bunu yaptık. Bir biri ile çelişen şeyler değildi bunlar. Hepimizin eleştirdiği şey yaşanan ölümler ve ağır şiddet olayları idi. Onu da biz ne örgütledik, ne arzu ettik, ne de destekledik. Önüne geçmek için çaba sarf ettik ama bütün bu olanlar AKP’den bağımsız bir durum değildi, herkesin durumu böyle algılaması lazım. Bence Kobane olayları Türkiye demokratlarının, laikçilerin ve özgürlükçü kesimin korkması gereken değil güç alması gerek bir şeydi. Işid’in bu topraklarda tutunamayacağını, bu topraklara kolay boyun eğdiremeyeceğini gösteren bir duruştu bence Kobane. Gezi direnişi burası için ne kadar anlamlıysa, Kobane direnişi de doğu için o kadar değerli ve anlamlı idi.

-Toplum uzun yıllar süren savaştan yılmış, bir sürü faili meçhul cinayetler, gazeteciler öldürülmüş, sürekli çatışmalar olmuş. Herkes bir şekilde etkilenmiş bu savaştan. Sonra oluşan barış süreci kanıksanmış, sizin aday olmanızla birlikle “biz de destek verelim sayın Demirtaş’a, barış süreci pekişsin” davranışı gelişmiş batılı seçmende. 6-8 Ekim’de sokaklarda yaşananlar eskiyi çağrıştırdığı için ortaya bir kaygı çıktı. Toplumda bunu sanki sizin yönlendirdiğiniz konusunda bir algı oluştu. Bu duruma bir cevap istiyorlar aslında.
-Bu AKP’ye bir tepkiydi. AKP yöneticileri ve AKP’liler Kobane direnişinden rahatsız olursa bunu anlarım. Çünkü onların politikasına karşı bir isyandır bu. Benim bahsettiğim AKP dışı çevreler niye Kobane direnişinden rahatsız olsun ki? Çünkü bu Türk milletine karşı isyan değil, Türkiye halklarına karşı isyan değil. Tümüyle AKP’nin Işid işbirliğine karşı duyulan öfkenin dışavurumuydu. O nedenle herkes şundan emin olmalı, oradaki halkın tepkisi barış sürecine değildi. Halkın talebi kopalım, ayrılalım, bölünelim değildi. Hükümetin yanlış bir politikasına duyulan öfkenin patlamasıydı. Gezi de böyle değil miydi? Gezi’deki direniş neden bizde kaygı yaratmıyor da Kürtler sokağa çıkınca kaygı yaratıyor? İşte o bahsettiğiniz önyargılardan kaynaklı.
Kürtler tarih boyunca çeşitli isyanlar gerçekleştirmişti. Dolayısıyla Kürtler hareketlendiğinde acaba bu ülkeyi bölecekler mi kaygısı gündeme geliyor. Hayır, Kürtler kararını vermiş durumda, bu ülkede birlikte yaşayacağız. Cumhurbaşkanlığı seçimi bunun mührüydü. Bundan sonra da sokak eylemleri ve etkinlikleri olur ama bunların hiçbiri bölünelim, ayrılalımdan çok hükümetin yanlış politikalarına duyulan tepkiden kaynaklı olur. Alevi de sokağa çıkar, başkaları da, sokak herkes için haktır. Herkes kendisine yapılan bir haksızlık görürse çıkar sokağa. Çerkes de çıkar, işçi de, kadın da Kürt te. Bizi sokaktan soğutmaya çalışıyorlar. Gidin parlamentoda siyasetinizi yapın diyorlar. 20-30 parmakla parlamentoda neyi değiştirebiliyorsun ki? Tabi ki değiştiremezsin, o yüzden sokak meşrudur, karşı olmamız gereken şey sokak değil şiddettir. Yoksa sokak haklı bir siyaset alanıdır. Kobane direnişinde dozunu aşan durumlar da oldu bu bizim öngöremediğimiz bir durumdu. Ben çıkıp açıkça söyledim, üzüntülerimizi belirttik. Keşke bunlar olmasaydı önüne geçebilseydik… Ama buradan yola çıkarak da aman herkes evinde otursun, bir daha da asla sokağa çıkmayın demek AKP’nin ekmeğine yağ sürmek demektir. Başbakan hesabına gelince nasıl da Paris’te sokağa çıktı. Ona da lazım oluyor sokak yani.

Barış Süreci

-Uzun süredir yürütülen barış süreci görüşmeleri var. Siz hükümetin samimiyetine inanıyor musunuz?
-Süreçlerin olmazsa olmazı olarak görmüyorum samimiyeti. Şahsen AKP samimi mi değil mi buna bakmıyorum. Çünkü samimiyet daha çok subjektif bir şeydir. Biz objektif parametrelerle ve ölçülerle süreci yürütmeliyiz diye düşünüyorum. Nedir objektif parametre? Tabi ki pratik olarak demokrasi ve özgürlükler konusunda adım atılıp atılmadığı. Adım atma vaadinde bulunuluyor mu? Adım atma hazırlığı yapılıyor mu? Günlük yaşantımızı değiştirecek anayasayı, yasayı, genelgeleri değiştirebilecek bir hazırlık yapılıyor mu ya da bu konuda pratik adımlar atılıyor mu? Budur asıl belirleyici olan. Bunların hiçbiri yapılmıyor. Tersine, geriye gidiş konusunda adımlar atılıyor, güvenlik yasası gibi. İfade ve basın özgürlüğü ile ilgili bırakın çözümleri mevcut kazanımları bile geriye götüren pratikler uygulanıyor. Buradan baktığımızda AKP’nin pratiği kesinlikle güven vermiyor.
Denilebilir ki, AKP’nin içinde çözüm isteyen samimi kişiler var. Tabi ki vardır. Ancak; bu işler kişi meselesi değil, kurum meselesidir. Kurum olarak devleti yöneten AKP Hükümeti pratik olarak Kürt sorununun çözümünün müzakeresinde adım atmıyor. Ben buna bakarım. Ve buradan baktığımda hayır, bu iş yürümüyor diyorum. Şu anda işler tıkırında gidiyor gibi hükümet kanallarından mesajlar veriliyor ama pratikte ilerleyen bir demokrasi sürecinden söz edemiyoruz. Edemiyorsak müzakere de iyi gitmiyor demektir. Çünkü müzakere demokrasi için yapılıyor, sadece Kürtler için değil.
Demokrasiye dönüp baktığımızda bütün alanlar sıkıntılı. Her başlıkta sıkıntı var. Çocuklar sokakta infaz ediliyor, yolsuzluk, hırsızlık sorgulanamıyor, her gün hakim savcıların yeri değişiyor, medya üzerinde baskı var, tek adam sistemine doğru bir gidiş var. Yeni anayasayı yapma konusunda AKP’den hiçbir umut yok. Cezaevleri tıka basa dolu. Hak ihlalleri var. Bir tweet attı diye gazeteci gözaltına alınabiliyor bu ülkede. Öğrenciler kampüste yürüdü diye polis gazla üniversiteyi basabiliyor. Kadınlar her gün töre cinayetleri adı altında sokakta katlediliyor. Sayabileceğimiz her alanda inanılmaz sorun var. Hal böyleyken müzakere iyi gidiyor diyebilir miyiz? İyi gidiyor olsa bu başlıkların hepsinin iyi olması lazımdı. O nedenle samimiyet bir tarafa, güven verici adımlar atılıyor mu diye sorsanız hayır derim. Tersi durum var. Ve ben bu müzakere sürecinin kalıcı barışa çevrilebileceğinden çok umutlu değilim.

-Türkiye’de tüm halklarla birlikte yaşayacağınızı ifade ettiniz. Çözüm süreciyle ilişkilendirirsek, Kürt sorununun çözümünde sizin hedefiniz, beklentiniz nedir?
-Kürt sorunu çözülürken yeni sorunlar yaratılmamalı. Buna dikkat edilmesi lazım. Kürtler için hak ve özgürlük alanı yaratayım derken başka yeni sorunların oluşmasına yol açılmamalı.
Şu anda devlet yönetim modeli tekçilik üzerine kurulu. Yani tek millet, tek din, tek ırk, hatta tek mezhep, tek cinsiyet. Erkek egemen bir devlette kadına da yer yoktur. Bu egemenliği tekleştirme mevzusu Türkiye’deki bütün halklar için güvensizlik yaratıyor. Hiç kimse kimliğiyle kendini devlete bağlı hissedemiyor. Aslında Türkler de kendi devleti olarak göremez bu devleti. Çünkü Türk’e de hizmet eden bir devlet değil.
Ne yapmamız gerekiyor? Kürt sorununu çözeceksek bu devleti alıp Kürt’e verecek ya da Tayyip Erdoğan’la Kürtlerin ortak yöneteceği bir devlet haline getirecek halimiz yok. Yeni sorunlar yaratmak istemiyorsak egemenliği paylaşmamız lazım. Onun da yolu yerinden yönetimleri güçlendirmektir. Yerel yönetimler yetki bakımından güçlü oldukça ve her yerel yönetimin hitap ettiği bölgenin farklı kültürlerine ve inançlarına uygun kota ve kontenjan sistemi uygulanırsa Türkiye’nin bütün halkları genel ve yerel mecliste temsil edilmiş olur. Diyelim ki siz Karadeniz’de bir bölge meclisi kuruyorsanız ve bu bölge meclisi seçimle iş başına gelecek olan bir meclis olacaksa oranın yerel halklarına kota verirsiniz. Avrupa’da bunun örnekleri var. Yani 150-200 üyeli il genel meclisine dersiniz ki örneğin, üç koltuk Çerkeslerindir, Çerkesler kendi içlerinden belirleyeceği adaylarla üç koltuk alır sürekli, en az, sayı 5 olur 10 olur.
Sayı olarak az olanlara, ben azınlık demek istemiyorum, o kavramı çok sevmiyorum ama sayı olarak az olanlar, sayı olarak çok olanların egemenliği altında yönetilirlerse bu beraberinde ya asimilasyon, ya katliam, ya sürgün ya da hiçleştirme getiriyor. Boyun eğmek, onlar gibi olmak zorunda kalıyorsunuz. Bunu önlemenin tek yolu o grupları yönetime katmak, iktidara ortak etmek, egemenliği paylaşmak. İşte biz müzakerenin sonucunda böyle bir şey çıksın istiyoruz. Sadece Kürt’e Türk’e ait bir devlet, bir yönetimden söz etmiyoruz. Herkese ait yeni bir model oluşsun, Kürtler de bu model içerisinde rahat ederler diyoruz.

-Eyalet sistemini mi kastediyorsunuz?
-Bu da bir model. İlla şu şablonu uygularız diye bir şartımız yok. Eyalet mi tartışılıyor, özerklik mi tartışılıyor, federalizm mi, güçlendirilmiş belediye sistemi mi? Bunların hepsi tartışılabilir, hangisi uygunsa Türkiye’ye oturalım beraber tartışalım. Sonuçta Allah’ın emri değil bu, insan yapısıdır. Kendi ülkemize hangisi uygunsa, bizi mutlu edecek model neyse, yeni oluşacak parlamentoda, girebilirsek inşallah, bütün bu çok renkli çok kimlikli grup olarak bunu savunacağız. Diyeceğiz ki kardeşim Türkiye’yi beraber yönetelim. Bakanlar kurulunu yan yana dizin, bir bakın Allah aşkına, Türkiye’nin farklı kimlik, inançları muhalefeti olarak kendinizi o bakanlarda görebilir misiniz? Mümkün değil. Bir Alevi baktığında tedirgin olur ancak. Oysa niye bir tane Alevi bakan olmasın? Niye bir Ermeni bakan olmasın? Niye bir Çerkes bakan olmasın? Hükümetin yarısı niye kadınlardan oluşmasın? Yani hükümet oluştururken bile gücümüz olsa bütün bu etnik kimlikleri temsil eden bakanlar seçeriz ki Türkiye’deki toplumlar kendini güvende hissetsin. Herkes “bu benim devletimdir” desin. “Bu benim milletimdir, ülkemdir, bu benim sınırımdır, bu bayrak benimdir” desin. Şimdi herkesi dışlayan tekçi bir anlayış kendini dayatıyor. Sünni, Müslüman hatta AKP’li olmayan şu anda kaygılıdır bu ülkede geleceği ile ilgili. Biz o kaygıyı ortadan kaldırmak istiyoruz.

Abhazya

-Türkiye’de 600 bin Abaza kökenli insan var. Abhazya’nın tanınması TBMM’nin gündemine gelirse ne yaparsınız? Abazalar anavatanlarına gidip gelmek istiyorlar. Rusya Federasyonu üzerinden gitmek zorunda kalıyorlar. Bu konu Meclis’e gelirse oyunuz ne olur?
-Şüphesiz halkların kendi kaderini tayin hakkı, bizler açısından ilkesel bir tutum olarak benimsenmiştir. Dolayısı ile Abazalara ayrı, Kürtlere ayrı politika uygulayamazsın, bu ilkesizlik olur. Her ulusun kendi kaderini tayin hakkı vardır ve bir ulus kaderini bağımsız olarak tayin etmek istemişse bize düşen ona saygı duymaktır. Özerklik istemişse, birlikte yaşamak istemişse o onun bileceği iştir. Biz karara saygı duymalıyız. Ama bunun hazırlığını yapmak gerekir, yani pat diye buna evet denemez. Bunun için diplomatik hazırlıklar yapılmalı, ilişkiler güçlendirilmeli, Rusya ile ilişkiler sadece ekonomik çıkar olmaktan çıkarılmalı ki oradaki halkların da desteği sağlanarak dış politikada değişiklik sağlanabilir. Şimdi Rus-Türk ilişkileri daha çok doğalgaz, enerji hatları, alışveriş üzerine kurulu. Ve bu alışverişte, ticarette insanın, halkların, dillerin hiç değeri yok. Rahatlıkla Türkiye bunları bir pazarlık malzemesi haline getirebiliyor. Dış politikayı oradan çıkarıp biraz daha insan temelli bir dış politikaya oturtursak, mesela Abhazya’nın tanınması parlamento gündemine geldiğinde ne parlamentoyu zorlar, ne Türkiye’yi zorlar. Çünkü Türkiye zaten bu konuda ilkesel bir tutum almış devlet olarak tanınacağı için kimse “vay efendim Türkiye Abhazya’yı tanıdı” deyip kıyameti koparamaz. Ama bugünkü Türkiye’de yapamazlar. Parlamentoya gelsin biz yine evet deriz ama AKP vekilleri bunu başaramaz. Çünkü dış politikaların üstüne oturtulduğu unsur insan üzerine değil, devletlerin çıkarı üzerinedir.

Çerkes soykırımı

-Çerkes soykırımı TBMM gündemine gelirse oyunuz ne olur?
-Bu konuda hiç tereddütümüz yok, biz araştırma önergesi de verdik Meclis’te. Parlamento konuşmalarımda defalarca belirttim, hatta Soçi olimpiyatlarının protesto edilmesi çağrısı yaptım, katliamın yapıldığı kanlı toprak üzerinde kutlama anlayışının Çerkesleri ne kadar incittiğini anlatmaya çalıştım. Rusya ile ilişkiler ne boyutta olursa olsun, soykırımı inkar ederek geliştireceğimiz ilişkiden bize hayır gelmez.

Tekrar “kurucu unsur” tartışması mı?

-CHP milletvekili Engin Özkoç, parlamentoda yapılan Kürt sorunu ile ilgili gizli oturumda konuşulanları deşifre ediyorum diyerek basına açıklama yaptı. Bir beyanı vardı. HDP’den bir milletvekilinin “Türkiye’de iki kurucu halk olacak, birisi Kürt diğeri Türk halkı” şeklinde talepte bulunduğunu iddia etmişti. TBMM’deki görüşmemizde sordum ve teyit etti. Bu doğru bilgi mi?
-Doğrusu o oturumda olmadığım için bilmiyorum. Gizli olduğu için benim de o tutanakları inceleme şansım yok. Fakat bizden biri bunu söylemişse bu yanlış ve eksiktir. Çünkü biz esasta eşit vatandaşlık üzerine yeni bir yaşam inşa edeceksek ayrıma gitmememiz lazım, bu ülkenin her yurttaşı bu ülkenin asli unsurudur deyip anayasayı öyle hazırlamamız lazım. Parlamentoda, anayasada Türk ve Kürt halkı asli kurucu unsur olsun, geri kalan etnik kimlikler de bu ülkenin eşit vatandaşı olsun, anlayışını savunanlar oldu, biliyorum. Hayır, bu dediğim gibi bize, Kürt halkına sıcak geliyor olabilir ama ülkeye huzur ve barış getirmez. Bu yeni egemenlik sistemidir, bu defa Türkler ve Kürtler geri kalan yüzyıllık halkları mı yönetsinler? Bu doğru bir yaklaşım değil.
Bu topraklar bizim ortak vatanımızsa her halkın eşit hakkı vardır bu topraklarda, bu devlette. Kimsenin ne fazla, ne eksiktir. Zaten kavga buradan çıktı. Birileri çıktı dedi ki, “bu memleket Türklerindir kardeşim, geri kalanlar misafirimizsiniz, sizi seviyoruz, etle tırnak gibiyiz”. Biz de bundan dolayı huzursuz olduk. İnkar edildik çünkü. Şimdi çıkıp Türkler ve Kürtler biz anlaşalım, geri kalan 20-30 etnik kimliği de 30 yıl, 40 yıl daha biz mi ezelim? Hayır, bu yanlış bir şey olur. Bizden bir milletvekili bunu kastederek söylemişse bile bu yanlıştır. Katılacağım bir şey değil, partimin görüşü de değil. Söyleyenin bireysel görüşüdür. Bu görüşün partimizde yeşerme olanağı yoktur.

-Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında Afrika ve Ortadoğu’da savaşlar çıkartıldı. Örneğin Irak’ta, Suriye’de. Oralardaki savaş doğrudan Kürtleri de ilgilendiren bir savaş. Dönemin Başbakanı sayın Erdoğan, kendisinin BOP eş başkanı olduğunu söyledi. Yani bu projeyi desteklediğini söylüyordu. Dolayısıyla savaşın çıkmasında da, yürütülmesinde de katkısı olduğunu düşünmek lazım. Bu savaş nasıl durdurulabilir? Suriye’de ve Irak’ta ne olur? Işid faktörü ortada. Partinizin savaşın sona ermesi ve çözüm ile ilgili bir projesi var mı?
-Var tabi. Suriye’deki durumu iki kelime ile özetleyip çözümü sağlamak kolay değil. Çünkü Üçüncü Dünya savaşı sürüyor orada, Suriye iç savaşı değil. Dünyanın belli başlı bütün güçleri şu anda Suriye’de savaş meydanındadır aslında. Herkesin belli bir gücü var orada. Kimse doğrudan üniformalı askerini göndermedi oraya, ama herkes Işid gibi gruplar ya da muhalefet grupları, rejim adı altında kendi gücünü sahaya sürdü. Suriye’deki kapışma ve karşılaşma, kökü yüzyıllar öncesine dayanan bir kapışmadır.
İslamın kendi içindeki mezhep gerilimleri, mezheplerin kendi içindeki gerilimleri, bununla birlikte dinler arası gerilim, bir de kapitalizmin son 300 yıllık ulus devletinin yarattığı gerilim, son 100 yıldır da yeni oluşan Arap devletleri… Bunların hepsi bir yerde patlayacaktı. Bu gerilim zaten Irak’ta, Afrika’nın kuzeyinde, Arap toplumunda sürekli iç savaşlar şeklinde uzun yıllardır devam ediyor, yeni ortaya çıkmış bir durum değil. Ama asıl büyük patlama Arap baharı ile birlikte Tunus’taki iç ayaklanma ile birlikte ortaya çıkmış oldu. O gerilim artık sürdürülemez hale geldi. Şimdiye kadar yönetilebilir bir gerilimdi. Bu toplumların diktatörler tarafından yönetilmesi batı dünyası tarafından destekleniyordu. Zira diktatörlerle iş yapmak kolaydır. Şimdi halklar ona isyan ettiler, diktatörlerini devirdiler. Fakat bu diktatörlerin yerine demokrasi gelemedi. Herkesin ortak kabulüdür ki Arap isyanı Suriye’deki durum dahil olmak üzere ortaya büyük bir demokrasi çıkarabilecek bir dinamikten yoksun.
Peki ne yapacağız? Suriye’de taraf tutmak yerine HDP’nin görüşü olan, oradaki tüm halkları ve inançları esas alan herkesi hak sahibi kabul eden bir pencereden bakmamız lazım. Biz orada ne Sünnicilik, ne Şiicilik, ne Kürtçülük, ne Arapçılık yapabiliriz. Her türlü uçlaşma oradaki savaşı sadece derinleştirir ki Türkiye bunu yaptığı için savaş büyüdü. Sünnicilik yaptı, Arap politikasını destekledi, merkezi Şii iktidarını devirme adı altında bütün radikal grupları destekledi. Türkiye’ye geçiş izni verdi, silah ve lojistik destek verdi. Ve durum içinden çıkılmaz hale geldi.
Öncelikle Suriye’nin bir defa önkoşulsuz bir ateşkese ihtiyacı var. Zaman zaman Birleşmiş Milletler’in çağrıları oldu ama henüz taraflar tümüyle buna evet demiş değil. Önkoşulsuz bir ateşkese ve bütün tarafların masada oturabileceği bir konferansa ihtiyaç var. Taraflardan hiçbiri dışlanmamalı. Hangisini masadan dışlarsanız o beraberinde istikrarsızlık getirecektir. Bütün tarafların oturacağı bir konferans masası oluşması, barış görüşmelerinin başlaması lazım. Ve masadan kalkarken herkes hakkını alarak kalkmış olmalı.
Eski Suriye’nin olma şansı yok artık, merkezi tekçi bir Suriye inşa etmek mümkün değil. HDP projesi Türkiye açısından bir şanstır. Türkiye’nin Suriyeleşmesini önleyecek en büyük birlik projesidir. Suriye için de aslında bir çözüm projesinin prototipidir. Suriye bölünmeden iç savaş bitirilecekse, her halkın bir şekilde özerklikle yönetime katılabileceği, egemenliği paylaşabileceği bir modeli hayata geçirmesi lazım. Çünkü burada asıl olan egemenliktir. Siz egemenliği doğru paylaşamazsanız şüphesiz her dönem isyan edecek birileri çıkacaktır. Veya dışardan sizi karıştıracak bir güç o yarayı mutlaka kaşıyacaktır. Suriye için de geçerli bu, Irak için de. Ortadoğu’daki bütün devletler aslında çok kültürlü devletlerdir. Avrupa yıllar önce, çok kültürlü yaşamı, egemenlik paylaşımını belli ölçüde çözdü. Bizler ise Tayyip Erdoğan gibi saray yapıp merdivenden gösterişle inmeyi demokrasi gibi yutturmaya çalışan bir topluma dönüştük ne yazık ki.

????????????????????????????????????

Anadil

-Anadil eğitimi mi, anadilde eğitim mi? Anadilde eğitimin hangi yöntemlerle yapılmasını öneriyorsunuz?
-Biz net olarak anadilde eğitimi savunuyoruz. İnsanlar kendi anadilinde eğitim yapabilmeli. Fakat bunu bir zorunluluk olarak değil arzu eden, isteyen ve bunun da hükümet eli ile değil yerel yönetimlerce yapılmasını doğru buluyoruz. Herkes yaşadığı yerde, kendi seçtiği belediyesine başvurup talebini dile getirmeli. Bir sınıf oluşturacak kadar başvuru varsa belediye onun kitabını da basar öğretmeni de hazırlar, gerekirse okullarını da hazırlar. Çünkü o insanlar o belediyenin seçmenidir. Vergisini veriyor. Hakkıdır kendi anadilinde eğitim almak. Burada mevzu peki hangi dilde anlaşacağız”, o dil de Türkçedir. Hepimizin ortak dili Türkçedir. Çerkesce, Kürtçe, Arapça eğitim de alsa o çocuk Türkçeyi öğrenecek. O nedenle anadilde eğitim bir dilin korunabilmesi açısından çok önemlidir.
Sizler açısından da, Çerkesce Anadolu’da yitirilmiş. 1864 büyük Çerkes soykırımından bu yana anavatanda nüfusun nerdeyse % 10’u kalmış. Bütün dünyaya dağılmış Çerkesler. Gittiği her ülkede de dilini geri plana itip o ülkenin resmi dilini öğrenmek zorunda kalmış.
Dili nasıl koruyabilirsin peki? Anadilinde eğitim yapamazsan, fen edebiyat fizik kimya derslerini kendi anadilinde öğrenemezsen, nasıl korunacak dil? Sürekli başka dille eğitimi dayatırsan, bir nesil iki nesil sonra o dil ortadan kalkacak. Nitekim Türkiye açısından Çerkesce yok olmayla karşı karşıya kalan dillerden biridir sadece. Bir fantezi olarak “özel okulda istediğin kadar öğren” dediğin zaman bunun hiçbir karşılığı yok. “Öğrenme” demenin başka bir yolu bu.
Sen ona anadilde eğitim verip ekonomik piyasada da karşılığını yaratmadığın müddetçe dili korumak zor. Yani “Sen üniversite sınavına girdiğinde sana bir de Çerkesce soru kitapçığı basıp vereceğiz. Çerkesce eğitim alınca işsiz kalmayacaksın, bu bir avantaj olacak ve bu ülkede rahatlıkla iş bulabileceksin. Çünkü Türkçenin yanında başka bir dil de konuşuyorsun, sen iki dilli bir insansın. İki dilli, üç dilli olmak ekonomi piyasasında bir avantajdır” diyebiliyor muyuz? Bugün hükümet bu imkanı vermiyor. Veliler de çocuklarına kendi anadillerinde eğitim istemekten çekiniyorlar. Çünkü diyor ki “Ben çocuğumu Kürtçe eğitim yapılan okula yollarsam ayrımcılığa uğrar, işsiz kalır”. O yüzden özel okullar da gelişmiyor. Kamu bu işi yapmalı. Kesinlikle anadilde eğitim alanlar ayrımcılığa uğramamalı. Hatta avantajlı konuma geçmeli.

-Yerel yönetimler aracılığıyla verilsin dediniz. Türkiye’de bütün plan, program, ders aracı, kitabı vs. bunlar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı Talim Terbiye Kurulu tarafından yapılıyor. Yerel yönetimler teknik olarak bir öğretmenin maaşını verebiliyor, binayı yapabiliyor, başka koşulları yaratabilir ama bu programlama vb. işler nereden yapılacak, yerelden mi yapılsın diyorsunuz?
-Merkez bunun bir kısmını yapabilir. Ama işin pedogojik formasyon yönünü yereldeki hassasiyetlere bırakmak lazım. Merkezden hangi dersin hangi sınıfa anlatılacağına dair bir şura veya bir yetkili bakanlık bulunması anti-demokratiktir. Her sınıfın dersine bir bakan karışabilir mi?
Bırakalım, şimdi Trakya bölgesinde ders müfredatıyla ilgili müfredatı belirleme yetkisi olsun Bölge Meclisinin. Orada diyelim ki bazı tarım dersleri öne çıkarılsa fayda var. Buna orası karar versin. Diyelim ki Akdeniz’deki eğitimde öne çıkaracağımız modeller farklı olabilir. Hatta Akdeniz’in Mersiniyle Adanası arasında fark var. Antalya’da turizme önem verirsiniz, Adana’da tarıma, sanayiye. Buna göre eğitim alt yapısı gelişir. Şimdi her öğretmenin hangi saatte, hangi gün, hangi sınıfta, hangi dersi anlatacağına ve nasıl anlatacağına Milli Eğitim karar veriyor. Çok yanlış bir şey. Merkezi eğitim adı altında ezbercilik ve şablonculuk dayatılıyor. Ortak dersler ne olur, diyelim ki matematik fiziğin Lazcası Çerkescesi Kürtçesi farklı olmaz. Bilime dayalı derslerde merkeze dayalı planlama olabilir. Ama sosyal bilimlerde bence yerele öncelik vermek daha doğru olur.

-Çerkesler olarak İstanbul’da 22-23 Kasım tarihlerinde bir dil sempozyumu yaptık. Katılan akademisyenler bazı istatistiki sunumlar yaptı. Türkiye’de 0-15 yaş arasında Çerkesce bilen kalmadığını, 15-30 yaş arasında % 4, 30-60 yaş arasında % 16, diğer bilenlerin 60-80 yaş aralığında olduğunu, Türkiye’de yaşayan 5 milyon Çerkesin içinde sadece 600 bininin anadilini konuşabildiğini, sadece 500’ünün yazabildiğini, İsrail Çerkeslerinin ise anadil bilme oranının % 100 olduğunu gördük. Muhtemelen başka halklar için de benzer durumlar vardır. Diyelim ki iktidar oldunuz, bu durumla ilgili nasıl bir çözüm üreteceksiniz?
-Türkiye’de yaşayan halkların anadilini korumak eğitim ve basın-yayın politikalarıyla bir derece kadar mümkün olabilir. Asıl buradaki halkların kendi anavatanlarıyla doğru bağ kurması önemlidir. Çünkü anavatandan bağımsız anadil gelişmez. Çerkeslerin anavatan ilişkileriyle ilgili Türkiye bugüne kadar sağlıklı bir politika üretemedi. Buradaki Çerkesler, Çerkes soykırımı ve haklar konusunda, Türkiye-Rusya ilişkilerindeki ekonomik çıkarlar doğrultusunda göz ardı edildiler işin doğrusu. Çıkarlar için Çerkes halkı başta olmak üzere Rusların tarihte yaptığı bütün zulümler, haksızlıklar görmezden gelindi.
Çerkeslerin bir anavatanı var ve dil orada gelişti. Kaynak orasıdır. Mezarı oradadır, ataları oradadır, kültürü oradadır, atlarının koştuğu yayla oradadır, türkülerin kaynağı orasıdır. Orayla bağını kuramazsan çocuklar açısından dilin gelişimi son derece soyut bir temel üzerine oturmuş olur. O nedenle ders müfredatında mutlaka Çerkes tarihinin anlatılması lazım. Sadece Çerkeslere değil, herkese. Kürt çocuğu da Çerkes’in tarihini bilmeli, Çerkes çocuğu da Kürdün tarihini bilmelidir ki birbirleriyle karşılaştıklarında kim olduklarını bilip birbirlerine saygı duyabilmeliler. Birbirlerinden korkmasınlar, nefret etmesinler, başkaları onları birbirlerine karşı kışkırtamasın.
Sadece dil eğitimi yetmez. Bütün müfredatta doğru tarih, kültür, dinler tarihi bilgisi olmalı. Yani çocuklara bir dini empoze etmek yerine dinler nedir bunu öğretmek lazım. Bunları bilirse çocuk, diğer dinlere hoşgörülü olur, empati geliştirir, nefret etmez. Ancak tam tersine devlet Alevi çocuğa ille de namaz kıldırmaya çalışıyor, ruhban okuluna gitmesi gereken çocuğu götürüp imam-hatipe kaydediyor. Böyle olunca da toplumda gerilme başlıyor. Biz başarılı olup iktidar politikası üretirsek, bütün bu özgürlükleri gözeten eğitim-sosyal ve ekonomik politikaları düşünerek toplumsal barışı sağlayabiliriz diye düşünüyorum.

-Jıneps gazetesi adına çok teşekkür ediyorum.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here