Umut Yolcuları (Sürgün Derlemesi 2. Bölüm)

0
100

Adıge savaşçıları köylerinin yolunu tuttuğu gece Aşıwhable’de1 adeta kıyamet kopuyordu. Rus askerleri, yaşlı ve çocukların dışında savaşacak erkekleri kalmamış köyleri ani bir baskınla yakıp yıkmaya, masum insanları insafsızca öldürmeye başlamışlardı. Sıra Aşıwhable’ye gelmişti. Savunmasız insanları hunharca katletme konusunda uzmanlaşmış çarın askerleri o uğursuz gecenin yarısında, kusursuz bir planla Aşıwhable’yi bastılar. Evlere dalan piyadeler yataktan çıkma fırsatı vermeden herkese ateş ediyor, bir grup asker ellerindeki meşaleler ile köyü ateşe veriyor, diğer bir grup asker ise can havliyle evlerinden dışarı fırlayanları daha kapı eşiklerine adımlarını atar atmaz vuruyordu. Köyde eli silah tutan yaşlı erkekler hemen mevzi alıp karşı saldırıya geçmişlerse de direnişleri çok zayıf oldu. Köyün her tarafından alevler yükseliyor; bağırış, çağırış sesleri gecenin karanlığında her tarafta yankılanıyordu.
Tıuw’lerin evini basan dört Rus askeri, Nebzıf’ın yaşlı annesini ve babasını daha yataklarındayken vurdu. Evin genç kızı Nebzıf yan odada patlayan silah seslerini duyunca dehşet içinde yatağından sıçradı. Aceleyle başucunda bulunan pelerini alıp odasından dışarı fırladığında, bir Rus askerinin anne ve babasının odasından elindeki tüfekle çıktığını gördü. Kızı gören evin hayatındaki (salonundaki) diğer askerler hemen kızın üzerine çullanıp dışarı sürüklemeye başladılar. Sürüklenen genç kız çaresizce çırpınıyor, avazı çıktığı kadar bağırıyor ve katillere durmadan lanetler yağdırıyordu. Askerler kızcağızı evin avlusuna çıkarıp orta yere savurduklarında, o hala elinde tuttuğu pelerinini aceleyle geceliğinin üzerine giymeye çalışıyordu. Biraz sonra askerler genç kızı ortalarına alıp gülerek birbirlerinin kucağına fırlatmaya başladılar. Tam bu sırada 9-10 yaşlarında küçük bir çocuk, elinde bir dirgenle askerlerin arasına daldı. Küçük çocuk, genç kızı arkasına alıp katilleri uzaklaştırmak için elindeki dirgeni bütün gücüyle askerlere doğru savuruyor, bir taraftan da genç kıza “Korkma Nebzıf seni kurtaracağım” diyordu.
Çocuğun direnişinden güç alan genç kız da bütün gücüyle tekrar askerlere saldırmaya başladı. Askerler avluda aniden biten çocuğun canla başla kendilerine karşı koymasından olsa gerek onun genç kızın kardeşi olduğunu düşünmüşlerdi. Ama o genç kızın kardeşi değil, komşularının küçük oğluydu. İsmi Kalewubat olan bu cesur yürek, güzel kıza tertemiz bir sevgiyle bağlanmış platonik bir âşıktı. Küçük çocuk köyde güzel kızla karşılaştıkları her yerde “Nebzıf benimle evlenecek misin?” (Nebzıf wukısdeqoşta?) diye sorar, Nebzıf da bu sevimli küçük çocuğa şakayla karışık “Seninle evleneceğim ama şimdilik boyun çok kısa” (Sıkubdeqoşt haérem cıreće wuçakoded) diye takılırdı.
Kızcağız bu tatlı afacan ile o zamanki şakalaşmalarının onun küçücük yüreğinde bu kadar derin ve büyük bir sevgiye dönüştüğünü ancak o lanetli gece anlayabilmişti.
Çocuk o geceki can pazarında nasıl olduysa kendi ailesini bile düşünmeden sevdiği kızı kurtarmak için yardıma koşmuştu. İki zavallı olanca güçleri ile kanlı katillere karşı koyuyorlardı ki genç kızın hırçın direnişine sinirlenen insan azmanı bir asker, genç kızın suratına var gücüyle bir tokat attı. Dermansız bir şekilde yere yığılan kızcağızın ağzı-yüzü kan revan içinde kaldı. Sevdiği kızın yere yığıldığını gören küçük kahraman, yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle elindeki dirgeni pis pis sırıtan insan azmanı askerin kafasına öyle bir indirdi ki dirgen askerin kafasında parçalandı ve çam kütüğü gibi kanlar içinde böğürerek o da yere yığıldı. Bu manzara karşısında dehşete düşen diğer askerlerden biri tüfeğinin süngüsünü aniden küçük çocuğun göğsüne soktu. Küçük çocuk göğsüne giren süngünün farkında bile değildi, o sadece sevdiği kızı kurtarmaktan başka bir şey düşünmüyordu. Gözlerinde zerre kadar bir korku emaresi yoktu. Süngüyü saplayan katil, çocuğun gözlerindeki bu ifadeyi neye yoracağını bilmeden yerinde donup kalmıştı. Korkusunu hemen üzerinden atan cani süngüsünü geri çekince, zavallı çocuk sessizce yüz üstü yere düştü. Genç kız yerdeki çocuğun kanlar içindeki halini görünce yürekleri dağlayan bir çığlık attı. Kıyameti koparan bu çığlığı duyan birkaç Rus askeri daha koşa koşa avluya girdiğinde, katilin elindeki tüfeğin süngüsünden hala yere kan damlıyordu. Avluya yeni gelen askerlerden üçü yüz üstü yerde yatan çocuğun başına geldi ve üçü birden süngüsünü çocuğun sırtına sokup havaya kaldırdı. Çocuğun sırtından akan kan süngülerin üzerinden süzülerek tüfeklerin namlularını doldururken, vahşiler yaptıklarından gurur duyarak kahkaha atıyordu. Genç kız o korkunç manzarayı görmemek için başını öne eğip gözlerini kapamıştı ki tam o anda “Nebzıf” diye süngülerin ucundaki çocuk seslendi.
Kızcağız yere eğdiği başını kaldırıp çocuğa doğru baktığında, çocuğun göğsünden çıkan süngülerin üzerindeki kana ay ışığı vurmuş parlıyordu. Sarsıla sarsıla hıçkıran Nebzıf yutkunmaktan bir türlü cevap veremedi çocuğa. Sevdiği kızdan ses gelmeyince zavallı çocuk kalbinin en derinlerinden geldiği anlaşılan bir ses tonuyla “Bak boyum oldukça uzadı, şimdi benimle evlenecek misin?” (Yepĺ ćıha hazere sıkuğ cı wukısdeqoşta?) dedi.
Gökyüzüne bakan yüzünde, sadece yıldızların şahit olduğu “Lamba bile söneceği zaman son bir kez titreşip canlı yanar” (Wostığeriy yı´osejığum ze kıdewoyejı) dedikleri gibi son bir tebessüm oluştu ve ölüme gülümseyerek gitti.
Sıcak bir yaz gecesi Aşıwhable’den gökyüzüne uzanan alevleri uzaktan gören yakınlardaki diğer köylerden, yardıma sadece yaşlılar ve küçük çocuklar gelebilmişlerdi. Ancak profesyonel ve sayıca çok üstün olan çarın askerlerine karşı koymaları mümkün olmadı. Ama yine de zor da olsa bir iki kişiyi kurtarmayı başarabildiler. Birkaç kişide kendi çabaları ile kurtulabilmişti. Köyün her tarafında yaşlı, çocuk, kadın ve kızların cesedi vardı. Bazı cesetler de ateşlerin içinde yanıp kül olmuştu. O gece Aşıwhable’de 90 kişiye yakın insan katledildi. Caniler birkaç genç kız, kadın ve çocuğu esir alıp geldikleri karanlıkta kaybolup gittiler o gece.
Aşıwhable’ye yardıma giden Tseyhable’li iki küçük çocuk, sabaha karşı atlarını çatlatırcasına koşturarak köylerine geri döndü. Yaşlılara durumu anlattıklarında Tseyhable’liler sıranın kendi köylerine geldiğini anlamışlardı. Thamadeler (yaşlı saygın kişiler) hemen toparlanıp ormanda saklanmaya karar verdiler. Köy halkı aceleyle ihtiyaç duyabileceklerini düşündükleri ve götürebilecekleri her şeyi yanlarına alarak gün ışırken köylerini terk edip köyün kuzeyinde bulunan Mezışha denilen ormana sığındılar. Mezışha yüksek bir dağın eteklerinde gürgen, pelit ve ardıç ağaçlarıyla bezenmiş saklanmak için ideal, gür bir ormandı. Köyün Tahamadesi yaşlı Muhamtal bu ormanı avucunun içi gibi biliyordu. 98 kişilik bir grubun saklanabileceği en uygun yerin dağın zirvesine yakın, ağaçların bitip kayalıkların başladığı yerdeki büyük mağaranın olduğunu düşündü. Köy halkı Muhamtal’ın rehberliğinde sabah güneş doğmak üzereyken çıktıkları köylerinden, Mezışha’nın doruklarındaki mağaranın önüne geldiklerinde gece epey ilerlemişti. Yaşlı adam mağaranın girişini köy halkına gösterip hepsini içeri soktu.
Muhamtal bu mağaranın yerini, gençlik yıllarında ünlü avcı başı (Şş’aqozeş) Toleston önderliğinde çıktıkları bir av sırasında öğrenmişti. O gün bir yaban keçisini takip ederlerken keçi burada iki kaya parçası arasına girerek gözden kaybolmuştu. Keçinin nereye gittiğini merak eden avcılar, keçinin gözden kaybolduğu iki kaya parçası arasındaki delikten içeri girdiklerinde bu mağarayı keşfetmişlerdi. Rus askerlerinin mağarayı bulması imkânsızdı. Çünkü kendi köylerinde dahi yaşlı Muhamtal’dan başka kimse burayı bilmiyordu. Mağaranın girişinden 2 metre kadar aşağı doğru inilince büyük bir boşluğa giriliyordu. Tavanı yerden yaklaşık 9-10 metre yüksek olup eni 50-60 metre uzunluğundaydı. Mağaraya sığınan Tseyhable’liler güvenli bir sığınak buldukları için biraz rahatlamışlardı ama bundan sonra ne olacaktı? Hepsi merak içindeydi.
Savaşa gönderdikleri erkeklerinden kaçı geri dönebilecekti. Mağaraya girişlerinin üzerinden bir iki saat geçmişti ki hepsi derin düşüncelere dalmıştı. Yerleşme işi bittikten sonra yaşlı Tsey Muhamtal, Mıhamçeri Hute, Xonago Zavur, Hakşavko Hayis, Mole İbrahim, Hanapşko Tıxu ve Çelesket Hapat bir araya gelip wunafe (toplantı) yaptılar. Savaşa gönderdikleri gençlerden köye dönecek olanlara köy halkının yerini bildirmek gerekiyordu. Bunun için sabah erkenden bir çocuğu atlı olarak köye göndermeye karar verdiler. Köye gönderecekleri çocuk, köyü uzaktan gözetleyecek, savaşçıları görünce ortaya çıkıp onlara durumu anlatacaktı.
1 Öyküde Ruslar tarafından ani bir gece baskını ile yakılan ve ahalisi katledilen köydür. Bu köyün öyküde anlatıldığı gibi yakıldığına ve köy halkının katledildiğine dair benzer bilgiler değerli büyüğümüz araştırmacı yazar Sayın Fahri Huvaj’ın Şhalaxhu Abu’dan çevirdiği “Kuban Kahramanları” adlı kitabında da mevcuttur. (Sayfa 250-265-Yürekteki Giz)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here