Al Birini Vur Ötekine

0
232

Bir seçim süreci daha başladı. Tabii tartışmalardaki şiddetin dozu da buna paralel artıyor. Bütün bu tartışmaların içerisinde biz Çerkesler de siyaset sahnesinde biraz daha görünür olma noktasındayız. ÇDP’nin (Çoğulcu Demokrasi Partisi) kurulmasıyla başlayan tartışmalara, diğer partilerden adaylıklarını koyan Çerkesler de eklenince, tartışmalar biraz daha alevlendi. Tartışmalar bağımsız adaylıklarla daha da katmerlendi. Yayınlanan deklarasyon da her şeyin üstüne tüy dikti.

Bir fıkrayla ben de bu tartışmaya müdahil olayım. Hani dört gemici fıkrası var ya meşhur. Onu bir kez daha hatırlamakta fayda var.

Dört gemici arkadaş, iş başvurusu için bir gemicilik şirketine giderler. Patron birinciye sorar, “Sen ne iş yaparsın?” diye. Cevaplar ilk gemici: “Ben çok iyi görürüm. Mesela, Gelibolu’daki deniz feneri bekçisinin gözlüğünün tel olduğunu buradan görebilirim.” Patron, “enteresan” der. İkinciye döner. “Peki senin marifetin nedir?” Cevaplar ikinci aday: “Ben çok iyi duyarım. Mesela, o fener bekçisinin buradan ayak seslerini duyabilirim.” Patron dönüp üçüncüye aynı soruyu sorunca, o da “Ben her şeyi bilirim” diye cevaplar. Şaşırır patron, “Nasıl yani?” der. “Ben o denizcinin giydiği pantolon kumaşının cinsini buradan bilirim” Patron hayretle sonuncuya döner. “Senin becerin nedir bakalım?” Dördüncü denizci, “Benim canım sıkılır” der. “Böyle saçmalıklara canım sıkılır.”

ÇDP kurulmadan ve kurulduktan sonraki düşüncelerimi daha önce kamuoyu ile paylaştığım için düşüncelerim net. Parti kurmanın zor zenaat olduğu, kurulursa da yaşama şansının sıfır olduğu, zaman ve imkan israfından öte gidemeyeceği ve Çerkeslerin enerjisini emeceği, etnik temelli bir partinin çok da doğru bir yaklaşım olmadığı ve kamuoyumuzdan itibar görmeyeceği gibi düşüncelerimi bir kez daha yineleyeyim. Bu seçimlere değil; bir sonraki seçimlere girmek için bile, gerekli olan örgütlülük yapısına ulaşamayacağı düşüncemi de şimdiden ilave edeyim.

Apolitik yapımızla, yıllar yılı siyaseti küçümseyen camiamızın “kendi partimiz kuruldu, hadi öyleyse koşalım” demeyeceği yönünde net bir fikrim var.

“Yıllarca başka partilere hizmet ettik. Şimdi kendi partimizde sıra” gibi son derece sığ bir söyleme katılmıyorum. Siyaset mekanizması içerisinde demokratik taleplerle yoğun bir şekilde yol alırsan, özellikle iktidar ve iktidara yakın mevcut partiler içerisinde politika yaparsan eninde sonunda bu mücadele bir yere varır. Bireysel çabaları; teşkilat içerisinde, oyunu kurallarına göre oynayarak dillendirmiyorsan açıkçası sizi kimse kaale almaz. Hele sadece seçim sath-ı mailine girildiği dönemde, bu mekanizmada yer almaya kalkarsan sizi kimse dikkate almadığı gibi bir de tepki alırsınız üstelik.

Yıllarca teşkilatın içerisinde çalışmış ve belki de ‘bu dönem sıra bende’ diyen bir adam için teşkilat kılını bile kıpırdatmaz. Bilakis aleyhine bile çalışır.

Bununla ilgili en net örnek; Zekeriya Temizel’in seçim kampanyasındaki DSP teşkilatlarının tavrı idi. İl Binası’na gittiğimizde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Adayı’nın nasıl yalnızlaştırıldığını bu gözler net bir şekilde gördü. Benim gibi o seçimde Zekeriya Bey’e destek olan diğer dernek ve vakıf temsilcileri de buna şahittir. İlçeleri gezdiğimizde de durum pek farklı değildi. İlçe Belediye Başkan Adayları da aynı yalnızlık içerisinde ve kendi dertleriyle kıvranıyorlardı. Mustafa Sarıgül ise her zamanki tavrıyla rol çalma derdinde idi.

Temizel’e temiz bürokrat, temiz siyasetçi kavramı bile kar etmemiş, üye ile pek de ilişkisi olmayan bir bakanlıkla tabandan tamamen kopuk bir siyasetçinin yalnızlığı gözle görülür elle tutulur halde tebarüz etmişti.

Bir başka örnek ise; Ak Parti’den seçilmesi zor bir yere konan ağabeyimizin yerini beğenmeyip çekilmesi idi. Maalesef o yerden giren bir başka şahıs meclise girmiş, ağabeyimiz de açıkta kalmıştı. Sonraki dönemlerde de kendisi hiçbir varlık göstermeden siyaset sahnesinden çekildi.

Demirel altı kere gidip yedi kere gelerek; Ecevit ise, sırf adıyla, teşkilatı olmayan bir partiyi en olmadık dönemde bile yıllar sonra iktidar ortağı yaparken; bizler ise bir atımlık barutumuzu bile kullanmakta imtina ediyor, ondan sonra da “niye yokuz?” diye dertleniyoruz.

Bir başka vahim halimiz ise şu: Her birimiz ve her grubumuz birinci sınıf Çerkes.

Bir önceki sayıdaki yazımda da belirttiğim için ÇDP ile ilgili fazla söze hacet yok. “Partiyi önce biz kurduk. Dolayısıyla bu camia adına bir şey söylenecekse biz söyleriz” tavrına bir cevap da “deklarasyon” ile geldi.

Onların tavrı da diğerlerinden pek farklı değil açıkçası. Yayınlanan manifesto kendi dünyaya bakış açılarının bir penceresiydi. Tek tip bir düşünce, biraz da elitist bir tavırla kaleme alınmış; toplumun önemli bir kesimini tamamen devre dışı bırakan bir tavır sergilenmiş idi.

Her iki oluşumun içerisinde çok sevdiğim ve değer verdiğim pek çok arkadaşım var. Ama içlerinde toplumun diğer kesimlerine tepeden bakan, ‘kendilerince’ elitist bir tavır geliştiren arkadaşlar da var.

Özellikle bazıları, her zaman için “bir bilen” tavırları sergiler ki bu da benim canımı sıkıyor açıkçası.

Bence yaratılan bu fiili durumdan çıkarılacak bir ders olmalı. Bu çıkışları fırsata çevirecek hareket; toplumun bütün katmanlarının bir araya kayıtsız şartsız gelerek, seçimlere yönelik bir takım çalışması oluşturmaktır. Çok az; ama öz yerde, kimse karnından konuşmadan bir araya gelmeli; ve esas şeklin “Çerkes duruşu” olması noktasında tavizsiz bir duruş sergilenmeli.

Kaybedersek bile, “galip sayılır bu yolda mağlup” diyerek duruşumuzu istikrara tebdil etmeliyiz.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz