Umut Yolcular (Sürgün Derlemesi 1. Bölüm)

0
269

Eski çağlardan beri uygarlık tarihinin önemli stratejik merkezlerinden biri olmuş Kafkasya’nın Ruslar için her zaman ayrı bir önemi olmuştur. 1722 Yılında Çar I. Petro’nun “Hindistan ve İstanbul’a yakın olmak gerekir. Zira buralara hükmeden Dünya’ya hükmeder” düşüncesini ortaya attığı günden beri bütün Çar’lar bu amacın gerçekleşmesi için en büyük engel olarak Kuzey Kafkasya halklarını görmüşlerdir. Batı için doğuya giden İpek Yolu, stratejik geçitler ve kavşaklar ne kadar önemli ise, sıcak denizlere inmek isteyen Rus Çarlığı için de Kafkasya en az o kadar önemliydi. Dolayısıyla, yüzyıllarca savaş ve saldırılara maruz kalmış Kafkas halk¬ları için savaşların en kötüsü, en yıkıcısı 16. yy.’da başlayıp 18. yy.’ın ikinci yarsının başında modern silahlarla donatılmış, sayıca çok üstün Çarın ordusu lehine nihayete ermek üzereydi.

1863 yılına gelindiğinde Güney Kafkasya ve Karadeniz sahillerine yakın bölgelerde yaşayan halklara boyun eğdirilmiş ve Adıgeler ülkelerinden zorla sürülmeye başlanmıştı. Ruslar için galibiyetin başlangıcı olan o günler; tüm Dünya tarafından yalnız bırakılmış, silah ve cephanesi olmayan, eli silah tutan herkesin şehit olduğu Adıge halkı için, sonu gelmeyecek soykırım, sürgün ve hasret günlerinin başlangıcıydı. Bazı küçük Abzax grupları, Şapsığların yerleştiği Karadeniz’in kıyı kesimlerinin yukarısındaki çıkılması zor dağlık alanlarda ve derin vadilerde barınan, Rusların “Ormanın uçan haydutları” dedikleri Haќuçlarla(1) birlikte direnişlerine devam ediyorlardı. Binlerce yıldan beri kimselere boyun eğmemiş olan bu insanlar, belki de insanlık tarihinin şahit olduğu en kanlı özgürlük mücadelesini vermek durumunda kalmışlardı. 1863 Temmuz ayının son günlerinde Abzax Bölgesi’ndeki bu son direnişçilerden olan Tuğujhabl, Tseyhabl, Neşümkohabl, Dışekohabl, Aşıwehabl, L’ışehabl ve diğer köylerin savaşçıları, Wostığay Bölgesinde tam teçhizatlı bir Rus alayı ile yok olma pahasına çetin bir savaşa tutuşmuşlardı. 200 kişilik Abzax savaşçılarına Tuğujıko Ahmet komuta ediyordu. Abzax’lar sayı olarak çok az olmalarına rağmen, ilahi bir güce bürünerek olağan üstü bir gayretle savaşıyorlardı. Gündüzleri mahşeri andıran savaştan sağ çıkabilen cesur savaşçılar, hava kararıp ormanının derinliklerine çekildiklerinde ancak o gün verdikleri şehitleri fark edebiliyorlardı. İlk iş yaralıların yaralarını sarmak oluyordu. Şehit olan arkadaşlarının acıları ile özlemlerini çektikleri aileleri ve sevdiklerinin hasretiyle başbaşa kalan savaşçılar için geceler, acıların çözüldüğü hüzün zamanıydı. Bu hüzün gecelerinde Tseyhable Köyü’nün genç savaşçılarından Doleçeriy de diğer delikanlılar gibi, tek başına asırlık bir ağacının kuytusuna sokulup biricik aşkı Nebzıf’ın hayaliyle başbaşa kalmak istiyordu. Savaşa gelirken Aşıwhable’ye uğrayıp onunla vedalaştığı andaki bakışları güzünün önünden hiç gitmiyordu. Nebzıf’ın, Tsey (Śey) sülalesinin armasını (tamğe) üzerine işleyerek diktiği başlıklı atkıyı (şharxon) “Bu sana evlilik sözüm olsun, ne zaman aklına düşersem o anın seni en çok özlediğim an olduğunu hiç unutma” diyerek kendisine uzattığında, ses tonundaki endişeyi ömrü boyunca unutması mümkün değildi. Doleçeriy’in gecenin karanlığında “Kim bilir şimdi ne yapıyordur” diye sevdiği kızı düşündüğü anlarda, Nebzıf titreyen yağ lambasının loş ışığında biricik aşkının özlemini elindeki yastık kılıfının beyaz kumaşına ilmik ilmik işliyordu.

Her gecenin sonunda şafak kızıl bir renkle başlayıp kırmızı bir gül gibi açılmaya, ışık huzmeleri dağların ardından yavaş yavaş kendisini göstermeye başladığı anda, ormana düşen Rus topları savaşın başlama işaretini veriyordu. Adıgeler kurşun gibi hızlı atlarının üzerinde dehşetli naralarıyla savaş meydanına fırladıklarında, düşmanları uzun bir müddet saklandıkları siperlerden cesaret edip çıkamıyordu. Her gün kan oluk oluk akıyor, barut kokusu yeri göğü dolduruyordu. Savaşın altıncı gününde Adıgeler komutanları Tuğujuko Ahmet dâhil 56 şehit vermişlerdi. Üstelik yaralı sayıları her geçen gün daha fazla artıyordu. O günden sonra komutayı Doleçriy’in amcası Temruko devraldı. Savaşın sekizinci gününde cesetlerinin kokusu yaz sıcağında her tarafa iyice yayılmıştı. Doleçeriy en ileri hatta tek başına bir kayanın arkasında, kamışların arasından düşman mevzilerinin üzerine kurşun yağdırıyordu. Önündeki küçük derenin öbür yakasında yaklaşık 50-55 metre mesafedeki siperde saklanan Rus askerlerini öyle bunaltmıştı ki hiç birisine ateş etme şansı vermeden mevziden kafasını uzatanı anında imha ediyor ve tek bir kurşunu dahi boşa atmıyordu. Bütün dikkati ile düşman mevzilerine odaklanmış kurşun sıkarken, aniden gök gürlemesi gibi bir silah sesi yankılandı kulaklarında. Silah sesinden sonra vücudunu bir sıcaklık sardı fakat hiçbir acı hissetmiyordu. Arkasından gelen kurşun sol kürek kemiğinin üzerinden girip göğsünden çıkmış, bir adım önündeki kamışın jugadelerini (kamışın kahverengi kısmında bulunan tüylerini) parçalamış ve bir anda binlerce jugade havada uçuşmaya başlamıştı. Başını arkasına çevirip baktığında, kendi köylüsü Nawruz’u gördü. Genç adamın yüzü bembeyaz olmuş elindeki recbenin (Adıge tabancası) namlusundan hala duman çıkıyordu. Bu arada Doleçeriy’in vücudu yavaş yavaş soğumaya ve göğsünü parçalayan kurşunun açtığı yaradan akan kan önündeki küçük derenin suyunu kızıla boyamaya başlamıştı. Yaralı kartal kendisine ateş eden adama nefretle bakarak,

* “Beni neden vurdun?” dedi. Nawruz, Doleçeriy’in ses tonundan parmağını oynatacak takatinin kalmadığını anlamıştı.

* “Seni güzeller güzeli Nebzıf için vurdum. Ben de onu en az senin kadar seviyorum. Bu düşmanla baş etmemiz mümkün değil, savaş bugün yarın bitecek. Senin sağ dönmene izin veremezdim” dedi.

* Doleçeriy “Bu utançla nasıl yaşayacaksın?” diye sordu.

* Nawruz “Bu güne kadar nasıl yaşadıysam yine öyle yaşayacağım. Seni vurduğumu kimse görmedi. Kaç gündür böyle müsait bir anı kolluyordum. Herkes seni savaşta öldü bilecek” dedi. Yaralı delikanlı yutkundu, sesini temizlemeye çalıştı ama sesine çok zor hükmediyordu artık.

* “Beni vurduğunu kimse görmedi sanıyorsan yanılıyorsun. Bak şu havada uçuşan jügadelere, onlar gün gelecek beni vurduğuna şahitlik edecek” dedi ve bir daha sonsuza kadar konuşamadı.

Nawruz, Doleçeriy’in yerde cansız yatan cesedine uzanıp omzundaki kanlara bürünmüş şarxonunu (başlığını) aldı. Aşk yürüyüşlerini daha hayatlarının baharındayken tamamlayamamış diğer arkadaşları gibi, onun da en büyük arzusu düşman kurşunuyla can verip şehit olmaktı. Ama onun üzerine ihanetin duvarları yıkıldı. Adıgelerin “Kütüğü kendi parçası olan takoz parçalar” (Pḣer yejım şış halır arı zuќuterer) dedikleri gibi ölüm düşmandan değil, arkadaşının ihanetiyle gelmişti. O zamanlar nice Adıge delikanlısı vatanlarının özgürlüğü uğruna sevdalarını başka baharlara ertelemişti. Fakat hiçbirisi için o bahar bir türlü gelmek bilmedi. Onlar aşkları için seve seve canlarını verebilirlerdi ama hepsi özgürlük uğruna aşklarından vazgeçti. Bellerinde taşıdıkları kamanın iki şarkısı vardı. Birisi ölüm, diğeri özgürlüktü.

Bu arada savaş hiç hızını kesmeden devam ediyordu. Adıgeler her geçen gün daha çok kayıp vermeye başlamışlardı. Onlar düşmanlarını imha ettikçe, Ruslar cepheye sürekli asker takviyesi yapıyordu. Adıgeler 32 kişi kalıncaya kadar kahramanca savaşmaya devam ettiler. Temruko artık bu şartlar altında savaşa devam etmenin intihar olacağını düşündü ve emrindeki askerlere eve dönüş emrini verdi. Hava kararınca da yanlarındaki 11 yaralı ile birlikte köylerine doğru yola çıktılar.

Bu hikaye, KAFDAV tarafından basılan “Tarihi Anılar ve Öyküler” adlı kitapta yer almıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here