Anılara kıymayın efendiler!

0
100

Ermeni çocuklar, olayın gündeme gelişi sonrası hocalarının kaleme aldığı “Bir el koyma öyküsü” oyununu prova ediyorlar. Rakel gibi, Hrant gibi onlar da kampa çocuk emeklerini koyarlarken gururluydular.

Ermeni soykırımının 100. yılında, çocuk emeği ile kurulan Kamp Armen’i (Tuzla Ermeni Yetimhanesi) yıkarak soykırımı sürdürmek istiyorlar.
Gedikpaşa’daki Ermeni Protestan Kilisesi, Kamp Armen için araziyi 1961 yılında Tuzlalı Durmaz ailesinden satın almış ve kilise adına tescil ettirmişti. Temeli 6 Ocak 1962 tarihinde atılan yetimhanenin inşaatında yaşları sekiz ila 12 arasında değişen 30 çocuk da çalışmıştı. Hrant Dink, eşi Rakel Dink ile yine bu yetimhanede tanışmıştı. 1987’de Yargıtay’ın onayıyla kampa el konulmuş ve yıllar içinde birçok kez el değiştirmişti. Kampın son sahibi Fatih Ulusoy, 6 Mayıs’ta yıkıma başladı, ısrarlar üzerine bir çözüm yolu bulunması için bir ay bekleyeceklerini açıkladı.

Davacıyım Ey İnsanlık!…

Aldılar bir sabah biz 13 çocuğu… Gedikpaşa’dan yürüyerek Sirkeci’ye… Oradan vapurla Haydarpaşa’ya… Haydarpaşa’dan trenle Tuzla İstasyonu’na… İstasyondan da bir saat yürüyerek, göl ile denizi kenarlayan geniş ve uçsuz bucaksız düz bir araziye götürdüler.O zamanın Tuzla’sı bugünkü gibi zenginlerin ve bürokratların villalarıyla dolu bir mekan değil… İnce kumlu, bakir bir deniz kenarı ve denizden kopma bir göl parçası… Uçsuz bucaksız arazide bir iki ev, tek tük incir ve zeytin ağaçları ve hendek kenarlarına serpilmiş dikenli böğürtlen çalıları…Ve artık… Bir de bizim kurduğumuz Kızılay çadırları…8 ila 12 yaş arası biz 13 çelimsiz için yazları Gedikpaşa Yetimhanesi’nin beton bahçesine mahkûm olma sona ermişti…
Ailelerimizi, yakınlarımızı ancak geceleri uzaklarda, parlayıp sönen kent ışıklarını izlerken anımsıyorduk. Yere düşmüş ve üst üste yığılmış yaşlı yıldızlara benzetiyorduk kent ışıklarını.
Üç yıl şafak vakti kalkıp, gece yarılarına dek çalışarak kamp binasını tamamladık. En kısa boylularımızdan biri olan “Kütük” (Zakar’a böyle hitap ederdik) bir başına çimento torbasını kucaklayıp çatıya kadar çıkarabiliyordu.
Geceleri uykuda yorgunluktan altımıza işerdik. Sekiz yaşımda gittim Tuzla’ya. Tam 20 yıl oraya emek verdim. Eşim Rakel’i orada tanıdım. Birlikte büyüdük. Orada evlendik. Çocuklarımız orada doğdu… 12 Eylül’den sonra kampımızın müdürünü “Ermeni militan yetiştiriyor” suçlamasıyla içeri aldılar. Haksız bir suçlamaydı. Hiçbirimiz Ermeni militanlar olarak yetiştirilmemiştik. Başsız kalan kampın ve yetimhanenin kapanmaması için görevi bu kez ben ve oradan yetişen arkadaşlarım üstlendik.Ama bir gün elimize bir mahkeme kâğıdı tutuşturdular…“Siz Azınlık kurumları yer satın alma hakkına sahip değilmişsiniz! Biz zamanında size izin verirken yanlış yapmışız. Artık burası eski sahibinin olacak. ”Beş yıl süren direnişimize rağmen yenildik… Ne yapalım ki karşımızda devlet vardı. Şikâyetim var ey insanlık!…
Bizi, yarattığımız uygarlığımızdan attılar.
Orada yetişmiş bin beş yüz çocuğun alınterinin üstüne oturdular. Bizlerin çocuk emeğini gasp ettiler. Orayı tekrar yoksul çocuklar için bir yetimhane yapsalardı, kimliği ne olursa olsun, yoksul ya da özürlü çocuklar için kamp olarak kullansalardı, hakkımı helal ederdim. Ama bu şekilde emeğimi helal etmiyorum.
Ve artık bizim yarattığımız “Tuzla Yoksul Çocuk Kampı”mız, bizim “Atlantis uygarlığımız” şimdi bir harabe…
Çocuk cıvıltıları çekilince suyu da çekilmiş kuyunun… Binanın omuzları düşük…. Toprak çorak…
Ağaçlar küskün…
Benim isyanımın pike uçuşları ise, bin bir özenle yaptığı yuvası bir darbeyle yok edilmiş kırlangıcınki kadar keskin…
Lakin çaresiz…

Hrant Dink/ 20.11.2012

Kamp Armen

Acımızın ve Kaybımızın Tarihi, Ortak Geleceğimizin ve Umudun Mekânıdır!
Kamp Armen, bize kılıç seslerinden kaçıp ağaç gölgelerine sığınan Ermenilerin emanetidir!
Bugün burada önünde bulunduğumuz Tuzla Ermeni çocuk yetimhanesi, Kamp Armen’in yıkılacağı haberi ilk ulaştığında, 24 Nisan 2015’te, Ermeni Soykırımı’nın 100. yılını analı sadece birkaç gün olmuştu. Daha birkaç gün önce, bu toprakların en derin yarası olan Ermeni Soykırımı’nı anmış, devlet eliyle sistematik, planlanmış, halkların tüm varlığını yok etmeye yönelik tehcir ve imha politikalarına karşı Türkiye’nin dört bir yanından sesimizi yükseltmiştik. Soykırımın inkarla sürdürüldüğünü, inkarla gelen düşmanlaştırmanın bugün devam eden katliamların en etkin ve yaygın söylemsel aracı olduğunu haykırmıştık. İnkar ve katliamlarla sürdürülen soykırım son bulsun diye, “bir daha asla” diyerek tek yürek olmuştuk.
Şimdi birkaç hafta sonra burada, 1915’ten sağ kurtulup bu topraklarda yaşamaya çalışan Ermeni çocukların emeğiyle kurulmuş Tuzla Ermeni Yetimhanesi, Kamp Armen’in önündeyiz. Dozerlerin ve iş makinelerinin karşısında, 1500’den fazla Ermeni çocuğun alın teriyle inşa edilmiş, her bir taşı çocukların küçük ama dirayetli elleriyle taşınımış, şimdi bu dozerlerin sökeceği ağaçları çocuklarca dikilmiş Kamp Armen’in önündeyiz.
Şimdi karşısındaki yıkım ekiplerine direnen bir tarihin, coğrafyanın ve kültürün en önemli mekânlarından, tanıklarından birinin önündeyiz!
Tuzla Ermeni Yetimhanesi, 1960’larda, devlet desteği olmaksızın, bütün zorluklara, baskılara ve tehditlere rağmen, soykırım sonrasının hiç dinmeyen nefret politikasının gölgesinde, çocuk emeğiyle inşa edildi. 1980 darbesinin ardından kurucusu ve idarecisi dinadamı Hrant Güzelyan’ı Ermeni militan yetiştiriyor iddiasıyla işkence tezgahlarından geçirdikleri ve hukuksuz bir şekilde arazisini gasp ederek kapattıkları, yok olmaya mahkum ettikleri bu kampı şimdi yıkıyorlar.
Bugün yıkmaya kalktıkları; yalnızca çoktandır çürümeye mahkum ettikleri, altından kalkılamayacak bürokratik süreçler içinde yok olmasına göz yumdukları köhne bir bina ve çevresinde bir zamanlar çocukların yeşerttiği doğası değil.
Yıkmaya kalktıkları, 1500’den fazla yoksul ve yetim çocuğun el emeği göz nuru, onlara “ev” olmuş bir yetimhane. Soykırımdan sonra bu coğrafyada doğup büyüyen, büyük kısmının ailesi ve büyük ailesi soykırımı yaşamış ya da soykırım dönemine tanık olmuş Ermeni yoksul çocuklarının acılarıyla, kayıplarıyla baş ettiği, yaşamı ve umudu yeniden ürettiği bir yetimhane. Yok etmeye kalktıkları, devletin ve resmi kurumların inkarla sürdürdüğü katliamlara, cinayetlere, tehdit ve zamana yayılmış imha politikalarına rağmen acılarına, kayıplarına, geçmişine ve ortak tarihine sahip çıkma geleneğidir! 1500 Ermeni çocuğun kayıpla baş ederken verdikleri kolektif emeğin, bu topraklara ait olmanın, soykırıma rağmen yok edilmemiş, bir arada yaşamaya inancını kaybetmemiş olmanın tarihidir!
Bugün yıkıp yerine lüks villalar inşa etmeyi planladıkları bu alan, yetim çocukların acıya, kayba, yoksunluğa rağmen umutla diktikleri bu ağaçların tarihidir. Yok etmeye kalktıkları, coğrafyanın en kadim halklarından birinin bir arada yaşamaya dair inancının, mücadelesinin, umudunun mekânıdır.
Üstelik, bugün yıkmaya kalktıkları bu tarihi mekânı ve çevresini biz başka kayıplardan da başka yok etmelerden de tanıyoruz: Biz burayı, Tuzla tersanesindeki işçi cinayetlerinden, sanayisizleştirmeyle gelen yoksullaşmadan, şehrin dışına itilmeyle pekişen yoksulluk-işsizlik-ucuz iş gücüne mahkumiyet sarmalından, orman ve hayvan katliamlarından, sahil şeridinin ranta açılmasıyla ve kentsel dönüşüm alanı ilan edilmiş mahallelerdeki talandan, yerinden edilmelerden, zorunlu göçlerden de biliyoruz.
Şehrin içinde birbirine eklemlenen, bir arada duran bu yok etme, yok edilme tecrübelerinin içinde Kamp Armen’i, tarihe, acıya, kayba ve umuda tanıklığıyla birlikte bir mücadele alanına çevirmeye çağırıyoruz! Çünkü Kamp Armen, bize soykırımdan emanet Ermeni çocuklarının emanetidir! Çünkü şimdi yıkmaya kalktıkları Kamp Armen, bizim, hepimizin, bu coğrafyada yaşayan bütün halkların ortak geçmişi, hafızası, bir arada yaşama umududur!
Soykırım, sistematik, devlet eliyle planlanmış ve örgütlenmiş, tehcir ve tecrit gibi önceden tasarlanmış araçları ve usülleri etkin bir biçimde yaygınlaştırılmış bir imha politikasıdır. 1915’te milyonlarca Ermeni’nin yok edilmesi, bu coğrafyanın en büyük yarasıdır. Soykırım, bir halkın fiziksel ve bedensel varlığını imha etmekle sınırlı kalmayıp, onun tüm toplumsal, kültürel ve mekânsal aidiyetlerini de yok etmeyi kapsar. Soykırım, bir ortak tarihi bütün tecrübesiyle birlikte yok etmeye, topyekûn imha etmeye kast etmektedir.
Kamp Armen’i yıkmaya kalkışmak, Türkiye’de soykırımın bitmediğini, aksine etkin bir yok etme politikası olarak şiddetle devam ettiğinin en önemli kanıtıdır. Hrant Dink’in devlet eliyle katledilmesi, katillerinin yargılanmayıp korunması, Sevag Balıkçı’nın bir 24 Nisan günü zorunlu askerlik görevini sürdürürken öldrülmesi, Maritsa Küçük cinayeti, Türkiye’nin dört bir yanındaki Ermenilerin maruz kaldığı bizzat devlet ve resmi kurumlar eliyle düşmanlaştırma, yalnızlaştırma, mülksüzleştirme, adını saymakla bitiremeyeceğiz kadar yaralama, korkutma, linç, tehdit, baskı tecrübeleri soykırımın devam ettiğinin kanıtıdır.
1915’te başlamış, bugün hala daha karmaşık, ancak belki de çok daha etkili yollarla devam eden soykırıma “bir daha asla” diyen, inkarın, Ermenilere ve tüm halklara yönelik dışlama, yıldırma ve imha politikalarına karşı çıkan herkesi, Kamp Armen’e sahip çıkmaya çağırıyoruz!
Kamp Armen, bizim yetimlerimizin, kılıç artıklarının küçük elleriyle diktikleri ağaç gölgelerine sığınan kardeşlerimizin, Hrant Dink’in, katledilen bütün Ermenilerin bize emanetidir.
Kamp Armen, kayıplara rağmen yeşertmeye çalıştığımız umudun, ortak geçmişizin ve mutlaka ama mutlaka ortak, birlikte ve kardeşçe olacak geleceğimizin mekânıdır.
Bu emanete, ortak geçmiş ve geleceğimize, bir arada yaşama mücadelemize destek veren herkesi Kamp Armen’e sahip çıkmaya çağırıyoruz.

Nor Zartonk

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here