Düşler-Gerçekler (1)

0
6

Bir ülke düşleyin, askeri, polisi, cezaevi, hâkimi ve mahkûmu olmasın. Bir ülke hayal edin kimsenin, kimsenin hakkına göz dikmediği, herkesin özgürlüğünü de tutsaklığını da kendi içinde yaşadığı, kimsenin kimlik belgesine sahip olmadığı. Büyük bir ülke düşleyin, içinde farklı dillere ve inançlara sahip insanların birlikte hem Noel’i hem Ramazan bayramını kutlayabildiği, bir arada huzur içinde yaşadığı. Bir ülke düşleyin dolaşım özgürlüğünün sınırsız olduğu, dünyanın neresinden gelirse gelsin hiç kimseye pasaportun sorulmadığı, üstelik onların misafir kabul edilip en iyi şekilde ağırlandığı. Düşünün ki bu ülkeye ticaret için gelmiş bir yabancı soyulur muyum, başıma bir şey gelir mi kaygısı taşımadan ülkeyi baştan sona gönül rahatlığıyla dolaşsın. Bir ülke düşleyin savaş esirlerini dövüp sövmesin, onların yemesine içmesine özen göstersin hatta evlenip çoluk çocuk sahibi olma hakkı tanısın… Hiç kimsenin tapu belgesinin olmadığı, vergi ödemediği, hiçbir tutanağın tutulmadığı, hiçbir mahkeme kararının yazılmadığı bir ülke… Kimsenin yalan söylemediği, yalanın ve yapamayacağı sözler vermenin en büyük suç sayıldığı üstelik en büyük yaptırımın “Yemuq a?” (Ayıp değil mi?) demek olduğu ve “Xabze” dedikleri bu gelenekleriyle (yönetilsin demiyorum) kendini yöneten bir ülke.
Böyle anlatıldığı zaman oldukça ütopik geliyor değil mi? Şimdi biz Çerkeslerin bile aklının almadığı bu hayat tarzı yüzyıllarca Kafkasya’da uygulanmış. Örnekler çoğaltılabilir. Çerkeslerin giysileri tek tip olduğu için fakiri ve zengini birbirinden ayırt edilemezmiş. Herkes toplumda eşit ve saygıdeğermiş. Anlayacağınız itibar şimdilerde olduğu gibi parayla satın alınamaz, yardımseverlik dürüstlük kahramanlık gibi büyük erdemlere sahip olmayı gerektirirmiş.
“Yemuqa” sözcüğünün Kafkasya’daki etkisi, bugünün insanlarının anlayamayacağı kadar güçlü, utandırıcı ve önleyiciydi.
Öncelikle halkın adı ve özgürlüğü ve sonra sırasıyla boyun, ailenin, kişinin adı ve özgürlüğü çok değerliydi. Kişi köyündeyse ailesinin, uzak bir köyde ise boyunun adını kötü bir davranışla dillere düşürmemek için, büyük bir özen ve dikkatle konuşur ve davranırdı.”
İşte bu nedenledir ki Çerkesler savaştıkları insanların sözlerine sonuna kadar inandılar. Müttefikleri sandıkları ülkelerin emperyalist yayılmacı politikaları için rahatlıkla yalan söyleyebileceklerini kavrayamadılar. Buna en güzel örnek Kafkasya halklarının sonuna kadar umutla bekledikleri İngiliz yardımı ve 1790’da yaşanan Battal Paşa olayıdır. Bu olayı anlatmadan önce yukarıda da alıntılar yaptığım Nihat Berzeg’in “Çerkesler-Kafkas Sürgünü: Vatansız Bırakılan Bir Halk” kitabının önsözünden birkaç satır aktarmak istiyorum. Devamında kitaptan alıntılar yapmayı sürdüreceğim. Okuyalım:
“…Tarihin talihsiz bir döneminde kolonyalistler/emperyalistlerce kullanılmış bu halklardan geçmişin hesabını sormak düşüncesiyle yazılmadı bu kitap… Bu konuda hesap vermesi, teşhir edilmesi gerekenler halklar ve uluslar değil, 19. yüzyıl sömürgecileri ve onların bu günkü uzantıları olan emperyalistlerdir.
…Kişinin doğumundan önceki olaylardan dolayı ne suçu olabilir? Cezasını günahsız çocukların çekeceği savaşlar niçin olsun? Herkes, her halk kendi vatanında özgürce yaşama hakkına sahip olsun. Kimse kimseyi yaşamından önceki dönemlerde olanlar için suçlamasın” diyor. Yazarın önsözünde yaptığı bu uyarıyı değerli buluyor, kitaptan yaptığım alıntıların bu sözler ışığında okunmasını önemsiyorum.
“1790 yılında Soğucak muhafızı olarak gönderilen Battal Paşa komutasındaki Türklerle Çerkes kuvvetleri birlikte hareket ederek işgal ordularını Kuban Nehri’nin öte yakasına kadar kovaladılar. Ancak düşmana kesin darbe vurulacağı zaman Battal Paşa hareketi durdurdu. Battal Paşa, Çerkeslerin ‘Kuban’ın öte yakasına geçerek işgalcileri tamamıyla Kafkasya ötesine atıp, 100 bin kişilik Çeçen, Dağıstan ve Kabardey kuvvetleriyle birleşme imkânı bulacağız’ demelerine karşın, Ekim 1790’da 800 kese altını beraberinde götürerek Ruslara sığındı.” Böylelikle Kafkasya için büyük bir fırsat elden kaçırılıyor. İmam Mansur ve zamanın diğer Kafkas büyükleri, Battal Paşa’nın ihanetini kişisel bir zayıflık olarak değerlendiriyorlar hatta bu durumu anlatan bir mektup İmam Mansur mührüyle Osmanlı Sultanı’na bildiriliyor, asker top ve cephane isteniyor. Elbette bu yardım hiçbir zaman gelmiyor çünkü Osmanlı yönetimi İmam Mansur’un kitleler üzerinde sahip olduğu otoriteden ve bağımsız Kafkasya düşüncesinden rahatsız. Zaten Osmanlı İmparatorluğu’nun Kafkasya ile ilgili emperyalist emelleri 16. ve 18. yüzyıllarda feodalizmin Adiğe boylarında ve Abhazya’da güçlenmesiyle “Kafkasya’yı Müslümanlaştırarak ele geçirmek” politikası olarak işlemeye başlamıştı. Dünya tarihinde hep olageldiği gibi asıl savaş ezen ve ezilenler arasında olacakken, muktedirler ezilenlerin kendi hakları için mücadelesini tarih boyu erteledi. Savaş alanlarında savaşın her iki tarafında da ezilenler yok edildi. İşte buna bir örnek: “1767 yılında on bin kadar Kabardey köylüsü Mamsırıko Dameley önderliğinde Kabardey pşılarına karşı ayaklandı. Pşıların ve İmamların işbirliğiyle bu ayaklanma bastırıldı. Daha sonraları da Dameley Ayaklanması kadar büyük olamasa da Bjeduğ ve Kabardey köylüleri zaman zaman isyan ettiler. Bu isyanları bastırmak için bazı pşılar Rusya’dan yardım istediler.” Görüldüğü gibi insanların, halkların eşitliğinden vazgeçildiğinde ve kişisel menfaatler peşine düşüldüğünde (ki feodalizm Kafkasya’ya bunu getirdi) olay, tarih boyu düşman gördüklerinden yardım istemeye kadar vardırılabiliyor.
(Devam edecek)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here