Dajyoko Şupaş’ın İzinde Natuhay

0
4

Her Adige çocuğu gibi bana de ezberletmişti dedem. Babam Suat, kendisi Esat, babası İshak, onun babası Ahmet, onun da babası Tlifij, onun da babası Kafkasya’da ünlü olduğunu söylediği Şupaş idi. Türkçesi atlı-paşası. Dajyoko Şupaş. Bu isimleri futbol takım kadrosu gibi sayardım. Sonuna bir Suat daha eklendi; şimdi yirmi bir yaşında. O da ezberledi aynı isimleri.
Babam Avukat Suat’ın yazıhanesinde otururken iş hanının merdivenlerinden gelen öksürükle karışık baston seslerini duyunca tüttürdüğü pipoyu çekmecesine atıp elleriyle dumanı dağıtmaya çalıştığını görmüşlüğüm vardır. Dedem gerektiği gibi karşılanmak istediği için geldiğini böyle duyururdu. Rahmetli oldu ikisi de.
Adapazarı’nın Adliye köyündeniz biz. Atsok sülalesinden. Köy tümüyle Şapsığ olduğundan biz de öyle bildik kendimizi. Ta ki ben bu meşhur atlı-paşasını geçenlerde internette aramaya karar verene kadar. İngilizce okunuşuyla Shupash yazınca bir İngiliz gazetecinin Adigey’de geçirdiği 1837-38 yıllarını anlattığı bir kitap çıktı karşıma: A Year Among the Circassians [Çerkesler Arasında Bir Yıl] Yazarı John A. Longworth. Kitapta büyük büyük dedemizin adı defalarca, hem de bazılarında Dazikyiko, ya da Dazik oglu Shupash olarak geçiyordu. Derhal bilgisayarıma indirip okumaya, hatta emekli olduğumdan beri çevirmenlik yaptığım için Türkçeye çevirmeye başladım. Kitabın daha önce çevrilip çevrilmediğini merak edince Rey Yayıncılık’ın bu eseri 1996 yılında Kayseri’de Kafkas Halklarının Özgürlük Savaşı adıyla yayınlamış olduğunu keşfettim. Sedat Özden çevirmiş, eline sağlık. Derhal ikinci el satan bir siteden kitabı edindim ve bir solukta okudum.
The Times muhabiri olarak gittiği Çerkesya’da kaldığı bir yıl boyunca şahit olduklarını gayet özenle anlatan öykünün ayrıntılarına burada girmek istemiyorum. Meraklısı kitabı bulup mutlaka okumalı. Benim üzerinde duracağım husus, yazarın yaşadığı bölgenin ve adı geçen Shupash’ın Natuhay olduğu ve geçen sene anavatana yapacağım gezide kitabın küçük grubumuza nasıl rehberlik ettiği.
Çoktan beri istediğim halde köyden babamın amcasının torunu Kobli Aycan’ın önerisiyle somutlaştı Kafkasya’ya gidişim. Burma kökenli arkadaşı Doktor Remzi de eşlik edecekti bize. Bir haftada gezebildiğimiz kadar çok yer görecektik. SSCB’nin dağılmasıyla Anavatan’a ilk dönen, daha önemlisi orada kalabilenlerden yine bir köylümüz olan Beroko Mehmet bize rehberlik edecekti.
Krasnodar’a uçarken Longworth’un yazdıkları aklımdan geçiyordu. Anapa Kalesi, Semez Koyu ve ikisi arasındaki dağ geçidinde yer alan Tsowallos köyü. Semez’in neresi olduğunu araştırınca şimdiki adının Novorossisk olduğunu öğrendim. Anapa’nın güneyinde bir liman kenti. Tsowallos ise Longworth Anapa ile Semez arasında gidip gelirken kullandığı dağ yolu üzerinde bulunan Şupaş’ın köyü. Birkaç kez onun evinde konuk olduğunu, geceyi geçirdiğini anlatıyor kitapta.
Havaalanından aldı bizi Beroko Mehmet. Kuban Ovası’nda aştığımız yol boyunca manzara bana çok tanıdık geldi. Sanki Adapazarı Ova’sında gidiyorduk. Kalacağımız Maykop Oteli’ne vardık. Güneş yeni doğmakta olduğu ve gece hiç uyumadığımız için birkaç saat dinlenmeye karar verdik. Maykop’u gören Türkiyeli Adige çok olduğu için fazla ayrıntıya girmek istemiyorum. Akşam kültür merkezinde Adige Dönüşçüler Günü kutlamalarına katıldık, milli yemeklerimizden yedik. Sahneye çıkan folklor grupları arasında Adigelerin yanı sıra Rus, Kazak ve Ermenilerin de bulunması çok hoşumuza gitti. Mehmet sabah erkenden bizi aldı ve Mafehable’deki evine kahvaltıya götürüp ailesiyle tanıştırdı. Oğlunun da katıldığı beş kişilik grubumuzla Natuhay ve Kıyı Boyu Şapsığ gezimiz için oradan yola çıkacaktık.

Anapa
Eski Adigelerin “Bığurkale” dediği Anapa kalesi Longworth’un hatıralarında merkezi bir konum işgal ediyor. 1781’de Semez’deki Sucuk (Soğucak) Kale ile birlikte 1781’de Osmanlılar tarafında Fransız mühendislerine yaptırılmış. Kale ve limanı 1828’de Rusların eline geçene kadar Adigey’in dış dünyayla en önemli bağlantısı ve işgal öncesi başkenti konumundaymış. Adigey’in çeşitli bölge meclislerinin seçtiği temsilciler burada toplanır, elçi, komutan, yargıç ve önderleri seçermiş. Ayrıca ünlü komutan Aşeguago Pşıquy komutasında 6-12 bin kişilik bir atlı birliği sürekli bulunurmuş. Yazarın Adigey’de bulunduğu sırada kale Rus işgalinde, ama surların dışına pek çıkamaz haldeler. Kalenin etrafındaki geniş düzlüklerde Adigeler bağ, bostan yetiştiriyor, at koşturuyor. Longworth kitabında bir keresinde Şupaş ve arkadaşlarının kaleden çıkan Kazakları kovalayıp birini esir alışlarını anlatıyor.
Maykop’tan minibüsle ayrılırken çok kısıtlı da olsa topladığım bu bilgiler aklımdan geçiyor. Kaleyi görmek, atalarımın yaşadığına emin olduğum bir yerde bulunmak düşüncesi beni heyecanlandırıyor. Yol Krasnodar’ın dışından geçerek yemyeşil ovalarda uzanıyor. Tarlalar Sovyet sisteminde olduğu gibi sınırsız sanki. Kente yaklaştıkça trafik artıyor. Sıcak da öyle. Ağustos’un 2’sindeyiz. Manzara birdenbire Türkiye’nin Karadeniz sahillerini andırmaya başlıyor. Deniz turizmi için gelen Ruslarla dolu her yer. Zorlukla park edecek bir yer buluyoruz. Mehmet’in dinlenmesi gerekli, arabada uyuyacak. Elbette ilk yaptığım şey oğluna kalenin yerini sordurmak. Rusça bilen tek o çünkü. Bir şehir haritası satın almak zorunda kalıyoruz. Bakınca deniz kenarına inen sokaklardan birini izleyip kaleyi bulacağımızı görüyoruz. Her yer turistik eşya, yiyecek, içecek, giysi vb. satan dükkânlarla, sokaklar, lokantalar, barlar, kafelerse plaj kıyafetiyle dolaşan Ruslarla dolu. İçimden “Dajyoko Şupaş bu manzarayı görse ne derdi acaba” sorusu geçiyor. Nihayet haritada işaretlenmiş olan “Kale”ye varıyoruz. O da ne? Geriye sadece önünde iki eski topla bir parkın ortasında duran kapısı kalmış. Ne büyük bir hayal kırıklığı. Bir arkeolojik kazı alanı var arkasında. MÖ 7. – 6. Yüzyıllarda kenti ilk kuran Adige atalarımız Sind-Meot topluluklarına ait temel kalıntıları. O zamanlar buraya Sindika limanı deniyormuş, Güney Rusya ve Kafkasya’dan Akdeniz şehirlerine buğday, hayvan, şarap, tuzlanmış balık ve köle ihraç edilirmiş. Komşusu Bosporos Krallığı burayı ele geçirdikten sonra Sind-Meot saldırılarıyla kent tahrip olmuş. Sonrasında aynı yerde Helenler Gorgippia adlı bir kent kurmuş. MS 2. yüzyılda Got, 4. yüzyıldaysa Hun saldırılarıyla bütün kıyı kentleriyle birlikte yağma edilmiş, yakılıp yıkılmış.
Kaleyi de Ruslar yıkmıştır herhalde. Hüsranım büyüktü doğrusu. Çevrede bırakın Natuhay’ı belki de dördümüzden başka hiç Adigenin olmadığı tarihi Adigey başkentinden geriye görecek bir şey kalmamış. Bunu anlayınca hiç olmazsa Longworth’un Semez’den gelip giderken kullandığını söylediği dağ yolunu bulalım dedik. Ancak bugünkü yol Semez ile Anapa arasındaki yüksek tepelerin etrafından dolaşıyor. O nedenle kentten çıkınca kendimizi o ana yolda bulduk ve dağ geçitlerini soruşturma işini bir sonraki ziyarete bırakıp şimdiki yolu kullanmaya karar verdik. Yine de müsait bir yerde durup Semez yönündeki tepelerin fotoğrafını çektik. Şimdilik en azından Şuğpaş işte bu tepelerde yaşamış, bu düzlüklerde at koşturmuş, savaşmış diyebiliyoruz.

Semez
Anapa’yı Ruslar işgal edince Kuzey Kafkasya’ya açılan kapı hemen güneyindeki Semez Koyu olmuş. Buraya gelen Osmanlı ve Britanya gemileri açığa demirler, sahille bağlantıyı Adigeler kayıkla sağlarmış. Longworth’da Çerkesya’ya böyle ayak basmış, sırtlardaki köylerde konuk edilip hediye alış verişi yapılmış. Anapa’ya iki günlük at yolculuğuyla ulaşılan yol genellikle dere yataklarını takip ediyormuş. Yolun ortasında konakladığı Tsowallos köyünde tanıştığı büyük büyük dedem Şupaş’ın bir “tokav” olduğunu söylüyor. İngilizcesi “yeoman” olan bu sözcük Çerkesçe “özgür çiftçi” demek olan “fokotl” ile eş anlamlı. Köy Anapa’ya yaklaşık 10 km uzaklıktaymış. Gerektiğinde çiftçi, gerektiğinde savaşçı olabilen Şupaş ünlü Duğuj’un atalığı (pur) imiş ve o sıralar yetmiş yaşının üstündeymiş. Oğlunu Ruslarla giriştikleri bir çatışmada kaybetmiş. Evi yakılıp yıkılmış, Hebe isminde bir kız torunuyla gelini kalmış onunla. Yazar Semez’den dağları Tsowallos geçitlerinden aşıp Anapa düzlüklerine indik diyor kitabında.
Şimdiki adı Novorossisk olan Semez’e vardığımızda büyük bir petrol limanı ve sanayi şehriyle karşılaştık. Kordon boyunca yürürken burası hakkında az da olsa bildiklerimi anlattım yol arkadaşlarıma. Gözümün önüne koyun ortasına demirlemiş büyük bir yelkenli ve kıyıya yolcu ve mal, özellikle tuz, barut, kurşun ve pazen kumaş taşıyan kayıklar geldi. Ancak şimdiki manzara çok farklıydı.

Semez (Novorossisk) Limanı
Gazete muhabiri olarak geldiği Çerkesya’da insanlar Longworth’u Britanya Kralının Kafkasya’ya gönderdiği gizli elçisi sanmış. Osmanlı’dan yardım gelmeyeceğini anladıkları için umutlarını dünyanın o zamanki efendisi olan Britanya’ya bağlamışlar. Özgürlük savaşı için para, silah, cephane geleceğini, yurtlarını Ruslara karşı savunacaklarını düşünmüşler. Onu gazeteci değil, elçi gibi ağırlamışlar, yedirip içirmiş, gezdirmiş, hediyeler vermişler. Yazdığına göre gazeteci olduğunu defalarca söylemiş. İnanmamış bizimkiler. Güçlerini, birleşik olduklarını, kısacası kendilerini göstermek için toplantılar yapmışlar, akınlar düzenlemişler.
Yolumuza gece kaldığımız Kıyı Boyu Şapsığ köyü Şakakey Kiçmay, “Tsitsekun” sırasında son Çerkes kafilelerinin sürüldüğü sahilinde denize girdiğimiz ve Krasnaya Polyanna’daki o yeriyle, yollarıyla, binalarıyla düşüncesiz ve zevksiz Kış Olimpiyat Köyünü ziyaret ettiğimiz Soçi ile devam ettik. Köyden gelen üç kişiyi daha havaalanından alıp Abhazya’ya geçtik. Yazımın başında belirttiğim amaca uymadığı için bu ayrıntılara da girmeyeceğim. Dönüş uçağında, Şupaş’ın izinde kitapta anlatılan coğrafyayı kendi gözümle gördüğüm ve Natuhay havasını içime çektiğim için mutlu, bölgede yerli halkla ilgili hiçbir şey kalmamış olmasından dolayı üzgündüm.

Atsoko Cumhur Atay

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here