İki soykırımın gölgesinde köklerini arıyor

0
5

Antropolog Eleonore Merza, Yahudi bir anne ile 1967’de Kuneytra’dan Suriye’ye sürülmüş Çerkes bir babanın kızı… İsrail’deki iki Çerkes köyünde on yıl önce gerçekleştirdiği doktora tezi çalışması, Merza’yı tarihsel ve duygusal bir yolculuğa itti.
Merza’nın babası Faruk, 1967 savaşı başladığında Kuneytra’da lise öğrencisi imiş. Köyündeki 1100 insanın ve Golan Tepeleri’ndeki diğer köylerden 130 bin insanın sürgün edilişine tanık olmuş.
Eleonore Merza’nın Golan Tepeleri’ndeki Mansura köyüne dönme hayaline karşın babasının bambaşka bir arzusu var: Kafkasya’ya dönmek…
Abzah olan Mamet Merzamko, 1860’lı yıllarda Rusya’nın Osmanlı İmparatorluğu topraklarına sürdüğü Kafkasyalılardan biriymiş. 1885 yılına dek Osmanlı yönetimindeki Balkanlarda yaşayan Mamet ve ailesi daha sonra Golan Tepeleri’nde kurulan 12 Çerkes köyünden biri olan Mansura’ya yerleşmiş.
Merza, “Babam ve diğer tüm Çerkesler anavatanlarının Kafkasya olduğunu söyler” diyerek Yahudilerin İsrail’e dönüşüyle Çerkeslerin Kafkasya’ya dönme arzusu arasındaki paralelliğe dikkat çekiyor.
Babası her zaman Çerkesler arasında dayanışma olduğunu, hırsızlık olmadığını söylermiş. Yirmi yıl kadar önce sülalesinin köklerini araştırmak için Maykop’a gitmiş. Bir kafede otururken yaşlı bir kadının çantasını çalmaya çalışan bir genci görünce çok şaşırmış ve içerlemiş ama yine de Kafkasya’da ölmek istediğini söylüyormuş.

“Havalimanında yaşadıklarım, devletin vatandaşlıkla ilgili kategoriler belirlemesini sorgulamama neden oldu. Böylece, sadece toplumun ortak hafızasını ve vatandaşlığı nasıl oluşturduğuna odaklanmak yerine devletin bunu nasıl yaptığını da inceledim.”

Merza’nın Paris Sosyal Bilimler İleri Araştırmalar Okulu’nda hazırladığı doktora tezinin konu başlıkları şunlar: ”İsrail’deki Yahudi ya da Arap olmayanlar. Savaş durumunda azınlıkların kimliği. Kfar Kama ve Reyhaniya’daki Adigelerin durumu.”
Merza on yıl önce tez çalışmasına başlarken Kanada’da yaşayan Çerkes blog yazarı Nazsir Karaf’ın “Kafkasya’daki sürgün öncesi kabile içi hiyerarşi (prensler, köleler vb) ilişkilerine” dair yazdıklarını okumuş. Merza, “Sürgün ve soykırım sonrasında kabilelerin tüm sınıfları aynı travmayı yaşamış bireyler olarak bir arada yaşamaya başlayınca, hiyerarşinin yerine Ruslara karşı direnişte yapılanlar kriter haline geldi” diyor.
Babası Faruk, Golan Tepeleri’nden sürüldükten sonra Suriye’de yaşamış ve fizik eğitimi almış. Sonrasında eğitimine devam etmek için önce Cezayir’e sonra Paris’e gitmiş.
Faruk Merza komünistmiş. Kızı küçükken Rusça öğrenmesini istemiş. Nedenini “Seni ezenin dilini mutlaka öğrenmelisin” diye açıklasa da Sovyetlerin Çarlık Rusya’sından daha iyi olduğunu söylüyormuş. Paris’te Komünist Parti’nin bir toplantısında hayatının aşkı Chantal ile tanışmış. Chantal’ın annesi Cezayir Yahudilerinden Dayan ailesindenmiş. Babası ise Hıristiyanmış ve Alsas kökenli Karl ailesindenmiş. İki genç komünist, Paris’te evlenmiş ve önce Eleonore sonra da Alexander-İndar dünyaya gelmiş.
Eleonore’nin büyükannesi Paris’te doğmuş ama hala Arapça konuşuyormuş. 2. Dünya Savaşı’nda uzun süre saklanmış, sonra yeraltı örgütlerine katılmış. Toplama kampından kaçan bir komünistle tanışıp evlenmiş. Ailesinin büyük kısmı Alman işgali sırasında öldürülmüş. Eleonore iki soykırımın gölgesinde büyümüş: Birisi Rusların Çerkeslere uyguladığı soykırım, diğeri ise Almanların Yahudilere uyguladığı soykırım…
Ailesindeki çeşitlilik ve kimlik karışımı Merza’ya hep doğal görünmüş. Nisan 2006’da tez çalışması için Ben-Gurion Havalimanı’na indiğinde güvenlik görevlisinin sorduğu sorulardan sonra özel bir durumu olduğunu düşünmeye başlamış. Sınır görevlisi Fransız pasaportundaki baba adını görünce “Bu nasıl bir isim?” diye sormuş. Merza “Faruk” demiş. Görevli “Yani Arap mı?” deyince “Arap değil Müslüman” diye cevaplamış. Bir odaya alınmış, uzunca bir süre bekletilmiş. Daha sonra bir başka odaya alınmış ve sorular başlamış. Annesini sormuşlar. Fransız olduğunu söylemiş ama “Müslüman mı?” diye sormuşlar. Merza “Hayır” deyince “Hıristiyan mı?” demişler. “Hayır” demiş yine. “Peki ne?” diye ısrar edilince “Yahudi” demiş. Bir sorun olduğunu ve onu bir kategoriye oturtamadıklarını söylemişler.
Bir başka yolculuğunda annesiyle babasının birbirleriyle hala birlikte olup olmadığını sormuşlar. Bir seferinde de “Annen Yahudi ise sen de bizdensin” demişler. “Baban Müslüman, annen Yahudi, sen nesin?” diye sordukları bile olmuş. Merza, “Tüm dertleri şuydu: ‘Bizden misin, değil misin?’ İsrail kimliğinin bu zıtlık üzerine inşa edildiğini anlamak beni şaşırtmıştı. Bu yaklaşım nedeniyle doktora tezimin konusunu değiştirmeye karar vermiştim” diyor. Merza tez çalışmasına başlarken Suriye, Ürdün ve İsrail’deki Çerkes diasporasının ortak kimlik anlayışını karşılaştırmak istemiş. Ama kendini hep İsrail-Filistin’e yakın hissediyormuş. Tez danışmanı, engellere saplanıp kalabileceği uyarısını yapmış olsa da İsrail’in iki Çerkes köyüne odaklanmaya karar vermiş. Merza, düşüncelerini şu sözlerle ifade ediyor: “Havalimanında yaşadıklarım, devletin vatandaşlıkla ilgili kategoriler belirlemesini sorgulamama neden oldu. Böylece, sadece toplumun ortak hafızasını ve vatandaşlığı nasıl oluşturduğuna odaklanmak yerine devletin bunu nasıl yaptığını da inceledim.”

Eleonore iki soykırımın gölgesinde büyümüş: Birisi Rusların Çerkeslere uyguladığı soykırım, diğeri ise Almanların Yahudilere uyguladığı soykırım…

Golan Tepeleri’ne ilk geldiğinde karşılaştığı bitap görüntü onu etkilemiş. Atalarının yaşadığı köyü bulmakta zorlanmış. Hatırlatmak gerekir ki 1967’de ilhak edilerek boşaltılan Golan Tepeleri’ndeki yaklaşık 200 köyün ve diğer yerleşkelerin anıt tabelaları İsrail yönetimi tarafından hiçbir zaman takılmadı.
Merza, 2011’de Nakba* farkındalığını arttırmak ve geri dönüş hakkını savunmak için bir grup aktivist tarafından kurulan Zochrot’un kurucularından Eitan Bronstein’la tanışmış ve Mansura’nın yerini belirleme konusunda yardımcı olmasını istemiş. Mansura köyünün yerini birlikte tespit etmişler. Köy mezarlığının olduğu gibi durduğunu görmüşler. Bazı mezar taşlarında Arapça yazılar varmış. Kocaman ağaçlar varmış mezarlıkta…
Merza’nın babası küçükken mezarlıktaki ağaçların ölülerin kolları olduğunu düşünürmüş ve bu yüzden özellikle karalıkta mezarlığa gitmekten korkarmış. Ailede anlatıldığına göre, büyük büyük dedesi Mamet öleceğini anlayınca atına atlamış ve köydeki dostlarına tek tek veda etmiş. Sonra mezarlığa gitmiş, çukur kazıp içine uzanmış ve ölümü beklemiş. Yıl 1947 imiş.
Merza, büyük büyük babası Mamet’in Dürzilerle ilişkilerin geliştirilmesinde büyük bir payı olduğunu söylüyor. 1894 yılında Mansura ve yakınındaki Majdal Shams adlı Dürzi köyü arasında bir kan davası patlak vermiş. Birkaç Mansuralı bazı Dürzileri öldürünce maktullerin kardeşleri intikam almak için Mansura’ya gelmişler. Kanlı bir çatışma yaşanmış, Çerkesler Dürzilerin cesetlerini vermemişler, toplu mezara defnetmişler. Bu olaydan sonra iki köy arasında düşmanlık başlamış.

Tayyasir Mar’i, Majdal Shams köyünde yaşıyor ve Merza ile Bronstein’in arkadaşı. 1894 yılında yaşanan o olayı kendi açılarından şöyle anlatıyor: “Dürziler ve Çerkesler arasında hiçbir çatışma yoktu. Sorunu yaratan Bedevilerdi. Bukata köyünden birkaç Dürzi, Banias nehri kıyısındaki su değirmeninde buğday öğütürken, Çerkes kıyafetleri giymiş Bedeviler üç Dürziyi öldürmüş. Dürziler de intikam için Mansura’ya gitmişler, evleri tahrip edip köylüleri kovmuşlar.” Çerkesler, Şam’daki Türk yöneticilere şikayette bulunmuşlar, askerler Majdal Shams köyünü imha etmiş. Dürzi lider, Çerkeslerden ve askerlerden özür dilemiş ama aralarında 12 km mesafe olan iki köyün arasında düşmanlık devam etmiş.
İki köy arasındaki düşmanlık, Mamet Merzamko’nun 1930’lu yıllarda Filistin’den eve dönerken geçirdiği kazada yaralanmasına kadar sürmüş. Majdal Shams yakınlarında yaralanan Mamet’i Majdal Shams köyü sakinlerinden Şeyh Kenaz Abu Saleh bulmuş ve kendi evine götürmüş. Üç ay boyunca burada tedavi gören Mamet iyileşince iki aile arasında çatışma taraftarı olmama anlaşması imzalanmış.

Merza kendisini Golan’a çeken şeyin “birçok anının silinip gittiği bir ülkede Mansura’nın anısını canlandırmak gibi bir borç” olduğunu söylüyor. 

Kızının Majdal Shams köyünü ziyaret etmek istediğini öğrenen Faruk, Abu Saleh ailesine vermesi için Merza’ya bir selam mektubu vermiş. “Golan: Arap Köylerinin Kalkınması” adlı sivil toplum kuruluşunun yöneticisi Tayyasir Mar’i de Merza ile Şeyh Abu Saleh’in torununun görüşmesini sağlamış.
Merza’nın Mansura köyünün yerini bulmasına yardımcı olan Eitan Bronstein ve Merza evlenmiş ve Merza’nın ata toprağında bir ev yapmaya karar vermiş. Ama Fransa’da yaşayan ve evin yerini belirlemesini istedikleri Faruk, Suriyeli olduğu için İsrail’e girmesine izin verilmemiş. Gelebilseydi eğer, yeri tespit edebilir miydi acaba? Bu da ayrı bir acı…
Faruk hatırladıklarına dair bir şema çizmiş. Eski okul, yeni okul, cami, muhtarın evi ve kendi evlerinin yerini tarif etmiş.
14 Şubat 1969’da İsrail Hava Kuvvetleri tarafından havadan çekilen Mansura fotoğrafına ulaşılmış. Bu fotoğrafta binaların yeri belirginmiş ama 1971’de çekilen bir başka fotoğrafta sadece yıkıntılar görünüyormuş. Bu durumda İsrail’in Mansura köyünü 1969 yılı sonlarında ortadan kaldırdığı anlaşılıyor.
Merza ve Bronstein havadan çekilen fotoğrafı gösterince Faruk evlerinin yerini belirlemiş. Google Earth haritasıyla bir karşılaştırma yapmışlar ve 30 Ağustos 2015’te evin arsasının yerini kesinleştirmişler.

Merza, Çerkes olmasına dair bir tarif yapamıyor. “Yahudilik ve Müslümanlık çok daha güçlü yanlarıydı kimliğimin. Bir de solculuk ve feminizm” diyor. Peki Golan Tepeleri’nde yok olmuş bir köyü aramayı neden seçti öyleyse? Bunun açıklamasını yapıyor: 5 yaşına kadar Amman’da yaşamış. Fizikçi babası ve mühendis amcası güneş enerjisi ile ilgili çalışmalar yapıyormuş. Babası daha önce 1950’li yıllarda Mansura köyünde elektrik üretmek için rüzgar türbini çalışmaları yapmış. Uzunca bir süre Çerkes toplumu içinde yaşamış.
Merza’nın İsrail’e yerleşeceğini öğrenen Fransa’daki arkadaşları (Filistin yanlısı gruplar ve BDS** destekçileri) çok şaşırmış. Hatta kızmışlar. Bu durum Merza için de hayatının beklenmedik bir dönemeci olmuş. Çünkü eğer Bronstein’le tanışmamış olsa muhtemelen Fransa’ya dönecekmiş.

“Sürgün ve soykırım sonrasında kabilelerin tüm sınıfları aynı travmayı yaşamış bireyler olarak bir arada yaşamaya başlayınca, hiyerarşinin yerine Ruslara karşı direnişte yapılanlar kriter haline geldi” 

Bronstein ve Merza, Tel Aviv’deki Allenby caddesinde yaşıyorlar. Merza kendisini Golan’a çeken şeyin “birçok anının silinip gittiği bir ülkede Mansura’nın anısını canlandırmak gibi bir borç” olduğunu söylüyor.
36 yaşındaki Merza, bir zamanlar ailesine ait evin yer aldığı Golan Tepeleri’ndeki bu arsaya bir ev yapmak istiyor.
Kuzeyde Hermon Dağı’nın bembeyaz karları parıldarken batıda sönmüş yanardağlar uzanıyor. Merza’nın babasının 50-55 yıl önce evinin penceresinden gördüğü manzara hiç değişmemiş. 98 numaralı otoyol yenilenen okul ve su kulesinin yer aldığı bu noktadan geçiyor. Merza’nın babası tepelerin adını Jabel eş-Sheikh, Jabel Abu Nada ve Jabel Kuneytra olarak hatırlıyor. Mansura’da okul ve su kulesi dışında tüm binalar yıkılmış. Burayı yeniden canlandırmak isteyen Mirza çok heyecanlı…
(haaretz.com)

*Talihsizlik Günü anlamındadır. Filistinliler açısından felaket olarak görülen İsrail Devleti’nin bağımsızlık ilanını ve ardından gelişen olayları nitelemek için kullanılır. Bu nedenle İsrail’in bağımsızlığını ilan ettiği tarih olan 14 Mayıs 1948 tarihini takip eden gün olan 15 Mayıs 1948 Nakba Günü olarak sembolleşmiştir.
**Boycott, Divestment and Sanctions kelimelerinin ilk harflerinin bir araya getirilmesiyle adını bulan bir hareket; yani Boykot, Tecrit ve Yaptırımlar manasına geliyor. Kudüs’te yaşayan Ziyaad Lunat tarafından, üniversite için İngiltere’ye gittiği esnada kurulan bu hareket, 2005’ten bu yana uluslararası alanda İsrail için boykot hareketi düzenleyen tek kuruluştur.

Çeviri: Serap Canbek

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here