Ön tekerlek nereden giderse…

0
9

Bilinen deyimdir: Ön tekerlek nereden giderse arka tekerlek de oradan gidermiş. Bu cümleyi kuranlar, tekerlek icat edilmemiş olsaydı eğer, nasıl bir cümle sarf ederlerdi bilinmez. Zaten yazımızın konusu da bu değil.
Biraz lafı dolandırarak da olsa sadede geleceğiz ama biraz adımızın hakkını verelim önce. Zira adımızın kökü Arapça “nevr”den geliyor. Parlamak, aydın olmak kökünden hareketle “çok parlak, çok nurlu, aydınlık” gibi anlamları var.
Nereye varacağımızı anlamışsınızdır. ‘Adımızın aydınlığından müstefid olun’ gibi ukalaca bir cümle kurayım ki, şahsımıza kızanlar daha da bir köpürsünler.
Durun daha bitmedi. Bir de soyadımız var. Bundan üç yüzyıl öncesine kadar anavatan Kafkasya’daki sülale adımız Nepsew imiş. Türkçesi sağlam göz yani. Hatta merhum dedem soyadı kanunu çıktığında Sağlamgöz değil de Sağlam olarak soyadı verilince, pek üzülmüş; “gözümüzü çıkardılar” gibisinden laflar etmiş. (Eski tapu kayıtlarında Sağlamgöz olarak geçtiğini bu gözler gördü)
Son üç yüzyıllık süreçte de sülale adımız Kalekute. Adigey’deki akrabalar Kalakutok olarak kullanıyor sülale adımızı. Sordum soruşturdum, konunu uzmanları iki kullanımın da doğru olduğunu ifade ettiler.
Narsistliğin ve de malumatfuruşluğun tavan yaptığı (siz dibe vurdu da diyebilirsiniz) şu vasatta biraz daha devam edeyim. Yazının şehveti bedenimi tam manasıyla sardı nasılsa. Bu Kalekutelik, bir kalenin fethinde atalardan birinin gösterdiği büyük yararlılıktan geliyormuş. Hasılı, belki de buradan gelen özgüven patlaması ile, Kafkasya’da da biraz narsist ve de ukala olarak tanınırmış vunekoşlarım.
Adımı büyük amcam Kemalettin koymuş. Dedemin Bedrettin ısrarını, ailede yeteri kadar “tin” var diyerek “Enver olsun” diye kırmış. Babam Fahrettin’e ise zaten söz düşmezmiş. (Diğer amcam Nurettin, amcaoğlum Hayrettin diye küçük bir not düşeyim ayrıca, siz gerisini anlayın)
Amcam, muhtemelen Enver Paşa’nın, Mustafa Kemal karşıtlığından ve de Osmanlı’nın son döneminin en popüler isimlerinden birisi olması gibi sebeplerden dolayı olsa gerek, adımı Enver diye koymuş. Yine de severim adımı. “Hem bakın böylece, nurumuzla aydınlatmaya çalışıyoruz siz değerli karilerimizi” desem çok kızar mısınız acep?
Dede adı Hajumar bildiğiniz Hacı Ömer anlayacağınız. Diğeri de Sefer. (Hicri aylardan ikincisi olan Safer’in Türkçeleşmiş hali yani) Kafkasyadaki büyük amcaların adları İshak, İlyas; büyük halaların ise Hacıhan, Cennethan gibi dini kavramlar. Babaanne Şerife, anneanne Emine, anne ise Firdevs… Listeyi daha da uzatmak mümkün; ama yetsin. Meramımız anlaşılmıştır sanırım.
Hajumar dede, Kafkasya’dan medrese eğitimi için gelmiş Osmanlı payitahtı İstanbul’a. Ağa çocuğu imiş. Arazilerinin ucu bucağı görünmezmiş. Ekim Devrimi’yle mülkiyet hakkı kalkınca, her bir şey devletin olmuş elbet. Kahrolsun komünizm tabii ki… (Kapitalist Rusya’dan beklentimiz: Bir noter ve avukatın bir gün, “dedemizden kalan yüklü bir miras için, elinde bond çanta ile kapımızı çalmasıdır)
Osmanlının eğitimli Hajumar’ı bir gecede cahili cühela noktasına düşünce “yeni yazı”ya karşı olmuş doğal olarak. Komünizm sonrası dönemediği anavatanından cüda tamamladığı yaşantısında “hak” karşılığı altmış yıl imamlık yapmış. Köy imamlığından öte yapabildiği bir şey olmamış. Suç unsuru (!) diye medrese dönemi kitaplarını gömmüş toprağa. (Sonrasında Bursalı uyanık bir sahaf, üç on paraya çuvallayıp götürmüş kitapları) Ne de olsa Arapça harflerle yazılı ya… İmamlık yapamaz hale gelince de (o zamanlar emeklilik falan hak getire tabii) hayatının zor bir dönemi daha başlamış. (Zaten “eğitim şart” diye çıktığı yolculuktan sonra (yıl 1900) kolay dönemi hiç olmamış neredeyse)
Başlığa adım adım ilerlerken, lafı nasıl bağlayacağımızı tahmin etmeye başlamışsınızdır sanırım.
Adımızın Enver olması ve yakın tarihe olan ilgimizden dolayı okumaya başladığımız “Enver” adlı kitap bakın nerelere getirdi bizi. Murat Bardakçı’nın bu “tuğla”sı ilginç elbet. (Zamanında kendisini Haber Türk TV önünde epey bir yuhalamışlığımız vardır. Çerkesler olarak özür alacağımız baki hala. Unutmadık!)
Kitaptan bir alıntı ile sürdürelim yazı maceramızı. “Hürriyet hürriyet” diye Abdülhamit’i deviren İttihat Terakki iktidarının muhaliflere davranışını eleştiren Şair Eşref demiş ki:
“Devr-i istibdatta söz söylemek memnu idi.
Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı.
Devr-i hürriyetteyiz, sanma değişti kaide
Söyletirler evvela; sonra s….ler ananı”
İttihat Terakki kalıntılarına yukarıdaki satırlarla merhaba deyip, yazıya kaldığımız yerden devam edelim.
Kitaptan hareketle ceffelkalem giriştiğimiz bu yazının akıbeti belli olmaya başladı. Günümüzde anlam kayması yaşayarak; “hiç düşünüp taşınmadan, gelişigüzel” gibi bir manası olan ceffelkalem deyiminin gerçek anlamı ise; “Allah’ın takdir ettiği şey olacaktır, ben ne olacağım, ne yapacağımı bilemem”
Yanisi şu: Ben yazıya oturdum mu Allah’ın takdir ettiği olacaktır. Ne yapacağımı, ne yazacağımı ben bilemem.
Ön tekerlek nereden giderse arka tekerlek oradan gidecekse eğer; Enver Sağlam’ın yazıları da biraz böyle olacaktır doğal olarak. Biraz ceffel kalem. Biraz kaleleri yıkarak. Ama sağlam!
Biraz daha anlaşılır olması için bir de şöyle bir örnekleme yapalım. İmam Hatipli Enver Sağlam’ın armudun dibine düşmesidir. Ya da elma ağacında armut olmamasıdır.
Biraz Amerikan filmlerinin The End’i gibi olacak; ama daha bitmedi yahu! Nereye gidiyorsunuz “ey kari-i ekber!” Daha taşımızı atmadık bile. “Bir taş attım sazlara; gitti vurdu kazlara” diye türkü çığıracak değiliz elbet.
Kafkas Akademi ve Uludağ Haber Net gibi, yazdığımız başka platformlar da var biliyorsunuz. (Alın size bir övünme vesilesi daha. Huyum kurusun)
Geçende Uludağ’da yazdığım yazı etrafında (facebook sayfasında) bayağı bir tartışma/atışma ortamı oluşmuş. “…muş diyorum” zira bu yaz sanal ortam perhizindeyim. Asgariye indirdim ilişkimi. Köyümde inzivadayım diyeyim ya da…
Bize birisi “yağdanlık demiş, çıkarcı demiş, cahil demiş…”
Son kelime ile de tam bam telime basmış zevat…
En kolay, en şapşalca taarruz pozisyonun geçmiş birçokları ve her zamanki gibi.
Eyy, “CAHİL” deyip, doksan senedir bu halkın kahir ekseriyetini küçümseyen zevat! Siz her zamanki gibi işkembe-i kübradan sallaya durun.
Ama atı alan Üsküdar’ı geçti yahu…
Ya da şöyle diyeyim: Üsküdar’da sabah oldu.
Uyanın!
Huu!..

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here