23 Şubat 1944 anısına Sibirya yollarında

0
231

Hasan, hayvan vagonlarına doldurularak Sibirya steplerine sürgüne gönderilenler arasında ailesini kaybeden sekiz yaşlarında kimsesiz bir çocuktu. Kazakistan’ın kuzey bölgesinde indirilenlerle birlikte o da indi vagondan. Sürgüne gönderilen Çeçenlerin bir kısmının yerleştirildiği bir kolhoz bölgesinde yersiz yurtsuz, kimsesiz sahipsiz sığınacak bir yer arayan bir sabi idi.
Acu isimli bir Çeçen kadın da bölgedeki bir çocuk yurdunda çalışıyordu. Acu, çalıştığı yere dört km uzaklıktaki bir Kazak ailenin küçük bir odasında sekiz kişilik iki aile ile birlikte kalıyordu. Kucağındaki dört aylık bebeği ile birlikte buraya bölge yönetimince yerleştirilmişti. Her sabah bebeğini kucağına alıp dört km’lik yolu yürüyerek işine gelir ve akşamüstü sığınmak zorunda olduğu odaya geri dönerdi. Acu bir akşamüstü eve dönerken gördü Hasan’ı. Onu buralarda dolaşırken daha evvel de görmüş, onun kimsesiz bir Çeçen çocuk olduğunu anlamıştı. Çocuğun üzerinde kendisine çok büyük gelen yere kadar uzanan partalı çıkmış bir ceket, kafasında çok eski bir başlık, ayağında da bol gelen yanları açılmış ayakkabılar vardı. Görünüşe göre iki aydan beri üzerindekileri çıkarmadan yattığı anlaşılıyordu. Sanki daha evvel gördüğü zamandan beri zayıflamış ve küçülmüş gibi göründü gözüne. Karşılaştıklarında uzun süre seslenmeden birbirlerine bakarak öylece kalakaldılar. Bir süre sonra kadın seslendi.
-Beni tanıdın mı?
-Hayır. Tanımıyorum ama sen buraya gelip giderken birkaç defa gördüm.
Sesi çocuk sesi ise de konuşması tavırları büyük adamlarınki gibi idi.
-Aç mısın, bugün bir şey yiyebildin mi?
Yiyecekten söz edince birden başını kaldırıp bana baktı. Sonra bakışlarını yere indirerek; “Hayır” diyerek başını iki yana salladı. Görünüşe göre ben yiyecekten bahsedince kendisine yiyecek bir şey vereceğimi sanarak bana bakmış, bende de kucağımdaki kızımdan başka bir şey göremeyince umudunu yitirerek başını yere eğmişti. Çalıştığım yerde akşam çocuğum için yarım somun ekmeği gömleğimin içine sokmuştum. Onu çıkardım, yarısını bölüp Hasan’a uzattım. Çocuk bir süre bana baktı sonra edeplice uzanarak aldı.
-Ana ben bu ekmeği hemen yemem, bununla üç dört gün idare ederim ben. Sağol Allah razı olsun. Sadakan olsun.
Onun söylediği “ana” sözcüğü yüreğini burktu. Böyle güzel bir sözcük duymayalı aylar olmuştu. Daymohk’tan (ata yurdu) ayrılırken kaybettiği oğlu Mavsar’ı içİ yanarak hatırladı.
-Çocuk, anan baban kimin kimsen yok mu senin?
-Babam Kafkas’ta iken ölmüştü. Annemle birlikte vagona bindirdiler bizi. Yolda bir ara vagonlardan indirmişlerdi hepimİzi. Annem diğer kadınlarla birlikte ihtiyaç için trenin altından öbür tarafa geçmişti. Geri dönmeye çalışırken tren hareket edince altında kaldı. Üzerinden tekerler geçti. İkiye bölündü, orada kaldı. Bir mezarı bile olmadı. Buraya tek başıma geldim.
-Kafkas’ta hangi köydendin? Hatırlıyor musun?
-Bilmem. Yüksek yüksek dağların olduğu yerdendik.
-Şimdi burada geceyi nerde geçiriyorsun? Gidecek yerin var mı?
-Evet var. Ta şurada içinde bir sürü sığır bulunan bir ahır var. Orada sığırların arasında yatıyorum. Hiç soğuk olmuyor. Oranın sahibi kadın üzerimde ateş yakacak bir şey yoksa orada yatmama izin veriyor.
-Yarın da gel. Benim çıkışımı bekle. Eğer bulabilirsem yine yiyecek bir şey veririm sana.
Acu akşam eve geldiğinde odada birlikte kaldığı diğerlerine çocuğun halini anlattı: “İzin verirseniz şurada ayağımın ucunda yatar. Yiyecek içeceğimden de ben veririm. Geceleri şurada barınsın. Müsaade ederseniz o yavrucağı getirmek istiyorum.”
-Bir o eksikti burada. Sokaklardaki serserileri başımıza mı toplayacaksın? Zaten sen kendin de başımıza bela oldun. Senin yüzünden rahatça ayağımızı uzatıp yatamıyoruz bu daracık yerde diyerek şiddetle azarladılar Acu’yu.
Ertesi gün çalıştığı yurdun yöneticisine çıkarak kırık dökük Rusçasıyla Hasan’ın durumunu anlatıp yurda alınmasını söyledi. Yurt yöneticisi kadın, Acu’yu dikkatle dinledikten sonra yavaş yavaş ve onun anlayabileceği şekilde anlatarak her yerin onun gibi çocuklarla dolu olduğunu, zaten yurtta alabileceğinden çok fazlasını barındırdıklarını ve tek bir çocuk bile alamayacaklarını söyledi.
Ondan sonra Hasan’ı üç dört günde, giderek de haftada bir görmeye başladı. Karşılaştıklarında ne kadar aç olsa bile gizlemeye çalışıyor ve Acu vermeden bir şey istemiyordu. Görünüşe göre ancak sekiz yaşlarında ise de konuşmaları hal ve tavırları büyük adam gibi idi.
-Hasan yiyecek bir şey bulabiliyor musun?
Uzun bir süre suskun kaldı. Bir yandan yalan söylemek istemiyor öte yandan da gerçeği söyleyip kendisini üzmek istemediğini anlıyordu Acu.
-Ana bazen rastlasam da, başkasının rızkına elim gitmiyor. Kaç kere, kolayca alabileceğim halde alıp yiyemedim. Bütün gün ve gece aç kaldığım çok oldu. Geçen de bir gün ve gece aç gezdim. Ertesi gün de öyle geçti. Akşam yattığım ahıra gidince açlıktan sabrım takatim tükenmişti. (Başkasına söylersen çok utanırım ha) yanımdaki ineğin memesinden süt emdim.
Zamansız büyümek zorunda kalan çocuğun anlattıklarını dinleyince Acu’nun boğazına koca bir yumruk oturdu. Seslense ağlayacaktı. Günler geçtikçe hava soğumaya başlamıştı. Gündüzleri -30, geceleri -45 dereceye indiği söyleniyordu. Yine bir akşamüstü işten çıkıp eve dönerken karşılaştılar. Konuşurken çocuk sağa sola kımıldanıyor, kâh bir kolunu kaldırıyor kâh ötekini uzatıp kaşınıyordu. Bitlendiği vücudunu haşerelerin daladığı anlaşılıyordu. Evdekiler ne derse desinler çocuğu kendisiyle birlikte götürüp yıkamaya, bit ve haşerelerden temizlemeye karar verdi. Bu yüzden evde bir kıyamet kopacağını biliyordu ama kararından dönmedi. Eve vardıklarında düşündüğü gibi oldu. Evdekilerin hepsi bir halka olup bağırıp çağırmaya başladılar. Çocuk evdeki durumu görünce ne yapacağını şaşırmış kapıya yapışıp donup kalmıştı. Bu hali dışarıdan biri görmüş olsaydı onların dışarıdan içeri dalan bir sokak köpeğine saldırdıklarını sanırdı. Bağırıp çağırmalar biraz yatışır gibi olunca Acu:
-Bu çocuk için sizden hiçbir şey istemiyorum. Şu köşecik önce Allah sonra devletin bana verdiği kalmaya hakkım olan yerdir. Siz ne söylerseniz söyleyin bu yavrucağı bu gece yıkayıp temizleyeceğim ve şu yattığım yerin ayakucunda yatırıp sabahleyin de göndereceğim. Ne kadar bağırıp çağırsanız da günaha girmekten başka bir şey yapamayacaksınız.
Acu dediğini yaptı. Çocuğu çarçabuk dışarıda yıkayıp pakladı ve hemen yorganın altına soktu. Gömleğini yıkayıp astı. Elbiselerini de ters çevirip dışarıdaki -45 derecelik soğukta bir yere asarak sabaha kadar bıraktı. Elbiselerin üzerindeki haşarat o soğukta canlı kalamayacaktı. Sabahleyin astığı elbiseleri çırparak temizledi. Çocuğu giyindirdi. Olandan bir parça yiyecek yedirdi. Birlikte evden çıktılar. Yolda konuşuyorlardı. Hasan:
-Ana geçen gün bir Kazak beni yanına çağırarak yazın kuzularını bana güttüreceğini, yiyeceğimi de verip bana bakacağını söyledi. (Sekiz parmağını açıp göstererek) ben şimdi bu kadar yaşımdayım. Bir o kadar yıl daha geçerse büyürüm. O zaman ben sana bakar beslerim. Ama o evde kalanlara hiç bakmayacağım.
O gün öylece ayrıldılar. Acu’nun hatırına geldi. O zamana kadar her Çeçeni ustaz (dini lider, alim) sanıyordu. Evdekiler bu sahipsiz zavallı çocukcağıza sahip çıkıp korumaları gerekirken, bir geceyi yanlarında geçirmesine bile razı olmamışlardı. O gün her Çeçenin de Allahın rızasını kazananlardan olmadığını anlamıştı.
-Bak Hasan çalıştığım yeri yöneticisine söyleyip sana biraz yiyecek alacağım. Her gün ben işten çıkarken gel.
-Ana senin bebeğin de var. İkimize birden bakmak sana zor olur. Hem de her gün gelirsem ayıp olmaz mı?, diyerek ayrıldı Hasan.
Giderek kışın şiddeti artıyor herkesin yiyecek temininde zorlukları başlamıştı. O aralar çocuğun sağdan soldan yiyecek aşırmaya başladığı duyuluyordu. 1945 yılının Şubat ayı ile birlikte Sibirya steplerinin keskin soğuk ve fırtınaları da başlamıştı. Acu, akşamüstü işten çıkıp eve gitmek üzere dışarı çıktığında müthiş bir fırtına vardı. Bir metre önünü görmek mümkün değildi. Bu fırtınada eve gidemeyeceğini anlayınca işyerine geri dönüp bir köşede kendine yatacak bir yer hazırlayarak o geceyi orada geçirdi. O akşam Hasan, tipi yüzünden geceyi geçirdiği ahıra gidemeyip köyde kalmıştı. Sığınacak, başını sokacak bir yer aramış, birkaç Kazak’ın kapısını çaldıysa da kimse onu içeri almamıştı. Sonra Acu’nun evini tanıyarak oraya yöneldi. Ana onu içeri alır, -45 derece soğukta dışarıda bırakmazdı. Kapıyı çaldı, seslendi. Fakat Mahmad onu içeri almadı.
-Ana; ben dışarıda tipide kaldım. Beni içeri alsana. Burada soğuktan öleceğim.
-Ana burada yok. Buradan gitti, dediler.
Mahmad’ın karısı Zaynab; “Adam ne olur içeri alsana o çocuğu. Bize bir zararı ziyanı olmaz. Şurada Acu’nun yatağında yatar. Yazık değil mi? Bu tipide, soğukta nasıl onu dışarıda bırakabilirsin?”
-Bir içeri alırsak alışır, bir daha dışarı çıkmaz o bit torbası. Şimdi buradan ümidini keserse etraftaki Kazaklardan birinin evine gider.
-Kendi milletinden olanı sen içeri almazsan Kazaklar neden evlerine alsınlar onu? Soğutan ölecek.
Evdeki diğerleri de çocuğu içeri almasını söyledi ise de Mahmad kimseyi dinlemedi, bağırıp çağırdı, azarladı ve onları sindirdi. Dışarıdaki Hasan’ın çığlıkları devam ediyordu.
-Ne olur vaşa (büyüklere hitap şekli) beni içeri alsana. Ben hiçbir şeyinizi çalmam. Ben yiyecek de isteme sizden. Allah için kapıyı açın. Çok üşüdüm. Soğuktan öleceğim. Anaya söylesenize beni içeri bıraksın. Siz Müslüman değil misiniz?
Zaynap ne yapacağını şaşırmıştı. Kapıyı açsa dayak yiyeceğini biliyordu. Ortalık biraz sakinleşip içerdekiler yattığı zaman çocuğu içeri almaya karar verip yatağına uzanarak Mahmad’ın uyumasını beklerken, hala dışarıdaki çocuğun giderek azalan ana-ana diyen sesi duyuluyordu. Bir süre sonra adam uykuya dalınca Zaynap çocuğu içeri almak için hemen dışarı çıktı. Fakat çocuk seslendiği yerde yoktu. “Çok şükür, birisi çocuğun sesini duyup götürmüş olmalı” diye düşünerek içeri girip yattı.
Zaynap sabahleyin dışarı çıktığında fırtına tipi halâ devam ediyordu. Biraz ötede bir karartı fark etti. Duvara sırtını dayamış, başını ve dizlerini ceketinin içine çekmiş, olabildiğince küçülmeye çalıştığı için yusyuvarlak bir top olmuş, taş gibi katılaşmış Hasan’ın ölüsünü gördü. Hemen elini çocuğun gömleğinden içeri sokup vücut ısısına baktı. Çoktan buz kestiğini anladı. Yavaşça içeri girdi. Yatağına oturdu, dizlerini yukarı çekip başını dizlerinin üzerine koyup ellerini dizlerine kenetledi ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ağlama sesine kocası uyandı.
-Ne oldu ne zırlıyorsun sen?
-Ne olacak, çık da dışarıya bir bak. Akşam ne yaptığını kendin gör. O çocuğu sen kendi ellerinle öldürdün.
-Ben niye öldüreyim? Ben mi çağırdım onu buraya? Eceli gelmişse ben ne yapabilirim? Öldüyse çektiği azaptan o, onun elinden bu köylü de kurtulmuş oldu.
-Peki tamam. Her şeyi gören o büyük Allah her şeyin hesabını yarınki gün de bir tamam görecektir. O zaman orada verirsin hesabını.
Mahmad, çocuğun donmuş cesedini içeri kapının arkasına getirdi.
-Vücudunun buzu çözülmeden gömemeyiz bunu.
-Adam bak ne diyeceğim? Bundan sonra sana “erkeğim, yiğidim” demeyeceğim. Sen erkek de değilsin, insan da değilsin. O çocuğa da bir daha elini sürme sakın. Birazdan anası gelirse o bilir ne yapacağını. Ona yardım edecek idiysen dün gece edecektin. Şimdi çok geç kaldın. Düşman çekip gittikten sonra kama sallamanın bir yararı yok. Senin aşağılık biri olduğunu daha evvel de fark etmiştim de dün akşam kesin olarak anladım. Ben de bunu anlamakta çok geç kalmışım. Vaktinde anlamış olsaydım o çocuk şimdi yaşıyor olurdu.
-Kadın senin dilin fazla uzadı. Çok oluyorsun artık.
-Az bile olduğumu düşünüyorum. Geç bile kalmışım. Fakat bu yiğitlenmem faydasız artık. Hani siz erkekler kadınlar için saçı uzun aklı kısa dersiniz ya, aklımı da yiğitliğimi de senin gibi on erkekle değişmem.
Tipi ve ıslık çalarak esen sert rüzgar üçüncü gün dinerken Hasan’ın haberi Acu’ya ulaştı. Acu iş yerinden izin alarak eve geldi. İki kadın çocuğun donmuş cesedini içeri taşıdılar. Yıkamak için soyduklarında karnı beline yapışmış, bütün kemikleri sayılan küçücük bir beden gördüler. İki kadın ve Zaynap’ın oğlu Ahmad bir mezar kazıp Hasan’ı defnettiler. Acu bir süre donarak ölen bu yavrucuğu unutamıyordu. Lakin daha beterinin kendi başına geleceğinden habersizdi. Hasan’ı defnedeli iki hafta kadar geçmiş, mart başlamıştı. Sibirya steplerinde mart en soğuk geçen aydı. Acu’nun bulunduğu kolhoz amiri başka bir göreve atanarak oradan ayrılmıştı. Bu amir Acu’nun çocuğu olduğu için ona üç günde bir kilo buğday veriyordu. O gidince bu gıdadan da oldu. Bu yüzden karnını da olsa doyurabilmek için işine devam etmek zorundaydı.
Bir sabah dört km uzaklıktaki iş yerine gitmek için çocuğunu sarıp sarmalayıp yola koyuldu. Ancak günlerden beri kar yağmaya devam ediyordu, kuzeyden vızıldayarak esen Sibirya rüzgarı tipiye dönmüştü. Ancak Acu her şeye rağmen gitmesi gerektiğini ve gidebileceğini düşünüyordu. Karnı açtı ve bir lokma yiyeceği yoktu. Kendi dayanabilirdi de çocuğuna bir şeyler yedirmek zorundaydı. Acu Sibirya’dan kopup gelen soğuğa ve tipiye rağmen yola çıktı ve bir süre yürüdü. Lakin yürümek düşündüğünden daha zordu. Tipi daha şiddetleniyor bir yandan da takati tükeniyordu. Yolu ancak yarılayabilmişti ki artık adım atamaz hale geldi. Yine de devam etmeliydi. Bu kar deryasında Allahtan başka bir imdat/yardım yoktu. Allahtan bir yardım umarak tipiye karşı yürümeye devam etmeye çalışıyordu. Yol kenarındaki bir çalı dibine oturup dinleniyor, sonra kalkıp yeniden yürümeye gayret ediyordu ama ancak yüz metre kadar gidebiliyordu. Oturduğu yerde çok kalırsa geri kalkamayabilirdi. Bazen yolda kızakla gidip gelenler rastladığında onu kızağa bindiriyorlardı. Fakat bugün gelen giden hiç kimse görünmüyordu. Aslında hiç kimsenin dışarı çıkabileceği gün değildi. Yarı yolu geçtiğinin farkındaydı ama artık dayanma gücünün sonuna gelmişti. Buraya kadar da sağlam ve sağlıklı yapısının verdiği güçle gelmişti. Kendi halini Hasan’la kıyasladı. Eğer Hasan’ın karnı tok, gücü yerinde olsa idi belki o geceye dayanabilirdi. Şiddetlenen tipiden korunmak için birkaç kere yol kenarındaki çalı diplerinde oturup dinlendi. Sonuncu defada artık oturduğu yerden kalkamaz ve adım atamaz olmuştu. Şurada ikimiz birden bir çalı dibinde ölüp gideceğiz de bari cesedimizi yabani hayvanlar parçalayıp çirkinleştirmeden birileri bulsa bari diye düşündü. Yola bir iki metre yakınlıkta dibinde çokça kar yığılı büyükçe bir çalı buldu. Karları ayaklarıyla tepeleyerek içine sığabileceği bir oyuk meydana getirdi. Çocuğunu bağrına basıp açtığı çukurluğun içine oturdu. Kısa sürede tipinin savurduğu karlar etrafını kapatmaya başladı. Başını yoldan geçenlerin görebileceği gibi dışarıda bırakmaya özen gösterdi. Şimdi artık önceki gibi üşümüyordu. Vücudu ılımaya ve gevşemeye başladı. Hafiften bir uyku bastırıyordu. Bu sırada kafasında bir sürü düşünce ve hayal harman olmaya başladı. Hasan’ı ve onu ölüme terk eden Mahmad’ı, niçin bu Sibirya cehenneminde yavrusuyla birlikte boğazına kadar kara gömülü olduğunu, Daymohk’u ve daha çok şeyler geçti aklından. O bu düşüncelerle uğraşırken sıkıca bağrına bastığı yavrusu ile birlikte uykunun kollarına teslim oldular.
O gün ve gece geçti. Ertesi gün kuşluk vakti Acu gözlerini açtığında hiç tanımadığı bir adam ve kadın gördü. İlk duyduğu sözler kendi ana dilinde Çeçence “haydi kadın demin kaynatıp hazırladığın sütü getir” oldu. Etrafına bakındı. Bütün odayı gözden geçirdi. Yavrusunu göremeyince gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Ev sahibi adam durumu hemen fark ederek;
-Haydi kadın, çocuğunu arıyor bu kadıncağız. Getir de göster ona yavrusunu.
-Çocuk uyuyor. Uyandırmasak mı acaba?
-Bir şey olmaz. Yavaşça uyandırmadan kaldır da getir anasına göster. Yoksa inanmayacak.
Kadın çocuğu yavaşça kucağına alarak getirip anasına gösterdi. Çocuğunu gören ananın gözyaşları daha bir arttı ve yine kendinden geçti. Ev sahibi adam ve kadın Acu’nun gözyaşlarının neden arttığını ve neden kendinden geçtiğini gayet iyi anlamışlardı. Bu hali gören ev sahibi kadının da gözyaşları boşaldı. Adam, “merak etme şimdi kendine gelir” diyerek karısını sakinleştirmeye çalıştı. Biraz sonra kendine gelen Acu’nun ağzına damla damla süt akıtarak onu kendine getirdiler. Ancak iki üç saat sonra biraz buğday ezerek yedirdiler. İyice kendine gelip oturduğunda anlattı adam.
-O gün çok şiddetli soğuk ve rüzgar olmasına rağmen kızakla ilerdeki bir köye gitmek için yola çıktım. Rüzgar ve tipiyi arkama aldığım için çok zorlanmıyordum. Kolhozdan iki km kadar ilerleyince yol kenarında bir insan başı gördüm. Hemen kızağı durdurup yanına vardım. Karlar altında kucağında çocuğunla birlikte seni donmak üzere iken buldum. Hemen üzerimdeki paltoyu çıkarıp sana sardım. Kızağa taşıdım. Çocuğu da göğsüme sararak yola çıktım. Yolda tanıdığım bir Kazak evine uğrayıp çocuğa biraz süt içirdim. O Kazak arkadaşımdan bir tulup (bütün vücudun sığabileceği deriden giysi) alıp seni içine sararak buraya getirdim, diye anlatıyordu.
Acu orada bir ay kendine gelinceye kadar kaldı. Artık kendilerine yük olmak istemediğini ve kendi başının çaresine bakması gerektiğini bildirdi ise de ev sahibi Saydali onları bırakmadı. Acu şöyle anlatıyor: “Seydali, Çeçenya’nın Martan köyündendi ve benim köyüme komşu köyden olduğunu söyleyerek beni bırakmadı. Evlerinin kullanmadıkları bir köşesini benim için bir oda haline getirdi. İki yıl onlarla birlikte orada kaldım. Ben ve kızım canımızı önce Allah sonra bizi ecelin elinden alan Martanlı Saydali’ye borçluyuz. Kendisine dünyaları da versem borcumu ödeyemem. Allah dünyada da ahrette de yüzünü ak etsin. Karşılığı yarınki günde görür inşallah. Allah ondan razı olsun.”

Kaynak: Çançayev Şamsuddin’in Sibirya Yolları adlı eseri

Çeviri: Ali Bolat

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here