İlk Modern İnsanlar ve Akdeniz Halkı (2)

0
386

Bu çalışma, daha önce aynı adla yayınlanan çalışmanın devamı niteliğindedir. Bu nedenle ilişkilendirilerek okunması gerekmektedir. Bu çalışmada Homo Sapiens Sapiens’in konuştukları varsayılan dil ve bu dilin Ön Asya ve Kafkasya’da konuşulan arkaik dillerle ilişkisi üzerinde durulacaktır. Yazı iki ya da üç bölüm halinde yayınlanacağından kaynakça son bölümde verilecektir.

Homo Sapiens Sapiens’in Dili
Dilin ne zaman ve nasıl ortaya çıktığını bilim adamları tartışadururken, biz bu konuda kabul edilen teorilere göz atalım. Homo Sapiens Sapiens’in modern insanın anatomisine ve potansiyel dil yeteneklerine sahip olduğu, daha önce yaşayan homonidlerinse modern insanın çıkardığı sesleri çıkaramadığı kabul edilmektedir. Yukarıda özetlendiği üzere üst paleolitik dönemde Avrupa ve Asya’da yaşayan Homo Sapiens Sapienslere ilişkin olarak da iki ayrı bölgede gelişerek geçim, yerleşme ve ideo-sembolik alanlarda birbirinden farklılaşmış, iki ayrı kültürel/teknolojik gelenek saptanmaktadır. Elbette ki bu dönemdeki insanların konuştukları dille ilgili doğrudan belgelere ulaşabilmenin olanağı yoktur. Ancak dolaylı kanıtlardan hareket eden bilim adamları bu kültürel bölgede konuşulan dillere ilişkin varsayımlar geliştirdiler.
Varsayım 1: Yukarıda incelediğimiz, üst paleolitik buzul çevresine denk düşmektedir. Bu bölgede proto-Ural dil ailesi konuşulmuştur.
Ural dil ailesinin çağımızdaki en önemli temsilcileri Macarlar, Finler ve Estonlardır. Bu dillerin proto-Uralca denilen ortak ata dilden kaynaklandığı kabul edilmektedir.
“Bu atasal dilin varoluş zamanı ve onun izleyen bölünüşü bir tartışma konusu olarak durmaktadır. Bilim adamlarının çoğunluğu, Proto-Uralca’nın yaklaşık olarak 10.000-7.000 yıl önce ortaya çıktığını düşünmektedir. Macar dilbilimci D. Laszlo Proto-Uralca’nın daha önce varolduğunu öne sürmektedir, o bu dili, günümüzden 12.000 ile 10.000 yıl öncesine tarihlenen Son Buzul Svideryan endüstrisi ile ilişkilendirmektedir.
Kök Proto-Uralca’nın anayurdunun tam yeri sorunu, önemli tartışmaların nedenidir. Türkgil ve Moğol dillerini içeren Altay dil ailesi ile yakınlığa dayanarak, bazı dilbilimciler ata dilin (Ural-Altayca) yerinin güney Sibirya’da, Altay ve Sayan Dağları çevresinde bulunduğunu düşünmüşledir. 19. yüzyıl sonunda geliştirilen bu varsayım fazla kabul edilebilir bulunmamıştır.
Günümüzde çoğu bilim adamı ilk Proto-Uralca’nın anayurdunu Baltık Denizi’nden Urallara uzanan geniş sahaya yerleştirme eğilimindedir. Laszlo Polonya’nın bu saha içine alınması gerektiğini düşünmektedir. Savlarında, Polonya’daki birçok su adının (hydronym) Baltık-Fin kökenli olduğunu söyleyen Lehr-Splawinski’yi izlemiştir.
…Son buzul zamanlarından bu yana bölgede Baltık-Finlilerin kesintisiz yerleşimi, arkeolojik buluntu topluluklarının sürekliliği tarafından gösterilebilmektedir. ” (Dolukhanov, s.168)
Varsayım 2: Yukarıda incelediğimiz, güney Fransa-kuzey İspanya sınırındaki üst Paleolitik bölgede (Akdeniz Üst Paleolitiği Bölgesi) Basko-Kafkas dili konuşulmuştur. Bu dilin çağımızdaki mirasçıları Kafkasya’nın yerli halkları ve Basklardır.
Bu konuda Dolukhanov şu saptamaları yapmaktadır:
“Bu sorunla ilişkili olarak Zystar’ın Baskçanın eski doğu dilleriyle ilişkisini ileri sürmesi, önemli sonuçlar doğurabilecek bir gözlemdir. Zystar’a göre (daha önce bu ilişki Marr tarafından belirtilmiştir), Baskçanın söz dağarcığı ile Hattice, Hurri-Urartuca, Sümerce ve Elamca arasında bazı benzerlikler bulunmaktadır. Bu benzerlikler, akrabalık atıflarını, insan bedeninin bölümlerini ve ev ırmak kanalı, savaş gibi diğer bazı sözcükleri içermektedir. Daha ileride göreceğimiz gibi, eski doğu dilleriyle (özellikle Sümerce ve Elamca) Kafkas dilleri arasında ilişki kuran kuramlar vardır. Zystar bu dilleri Baskça ile Kafkas dilleri arasındaki ara bağlantıyı sağlayan diller olarak görme eğilimindedir.
Hubschmid’e göre Akdeniz havzasında Hint-Avrupa grubundan olmayan dilleri konuşanlar en az iki aileye girmektedir. Bunlardan ilki, İspanya, İtalya ve batı Alpler bölgesinde konuşulan, sonraları Kuzey Afrika’ya yayılan Avro-Afrika dilleri olarak adlandırılmıştır. İkinci aile İspanya’dan Balkanlara ve Küçük Asya’ya sızan Hispano Kafkas dilleridir. Hubschmid’e göre çağdaş Bask dili bu ailenin öğelerini taşımaktadır. Sonraki aşamada diğer etnik gruplar aynı sahaya yayılmıştır. Bunları dilleri (Etrüskçe, Tirence ve diğerleri) her iki dil ailesine de uzaktan akrabaydı. İz bırakmamış diğer başka akraba dillerin olduğu da düşünülmektedir. Bütün bu diller, Hubschmid’e göre bir Akdeniz alt katmanını teşkil etmektedir.
Varolan arkeolojik ve dilsel kanıtlar bir araya getirildiğinde, tarihöncesi Akdeniz havzasında bir dizi akraba dilin konuşulmuş olduğu görülebilir. Bu diller şunlardır: ön Baskça, ön Kafkasça, Ligurca, Etrürce, Sumerce, Hattice, Hurri-Urartuca, Elamca ve herhangi bir belge bırakmamış olan bazı kaybolmuş diller. Bugün sadece Baskça’nın ve Kafkas dillerinin yaşadığı, takriben 25.000-20.000 yıl öncesindeki üst paleolitik evresine rastlamış olmalıdır.” (Dolukhanov, s. 176)


Hubschmid’in görüşüne dikkat çekmek istiyorum. Bu görüş, daha sonraki dönemde Kuzey Afrika-Anadolu-Ege-Doğu Akdeniz ve Kafkasya arasındaki dilsel ve mitolojik benzerlikleri de açıklamaktadır. Hubschmid’in görüşünü temele aldığımızda Akdeniz halkının üst paleolitik dönemden itibaren İspanya, İtalya ve batı Alpler bölgesinde konuşulan en üst dilden ilk kopmanın çok eski dönemlerde yaşandığı ve bu dili konuşan bazı halk gruplarının Kuzey Afrika’ya yayıldığı, dillerinin de asıl ana dilden koparak farklaştığı ancak yapısını da kaybetmediği anlaşılmaktadır. Bu dili konuşan halkların MÖ binli yıllarda Girit’e ve hemen akabinde Mora yarımadasına ulaştığı; böylelikle inlerce yıl önce koptuğu dilsel akrabalarıyla tekrar karşılaşıp bütünleştiği mitolojik ve dilsel belgelere dayanarak söylenebilir.
Daha sonraki dönemde ön Baskça ve ön Kafkasça arasında bir kopuş yaşanmış olmalıdır. Sümerce ve Elamca’yı Baskça ile Kafkas dilleri arasında bağlantıyı sağlayan diller olarak gören Zystar’ın kestirimi doğruysa, ön Bask ya da ön Kafkas dilerinden kopan Elam ve Sümer dillerinin belirli bir coğrafi mekanda belirli bir süre Bask ve Kafkas dillerinin her ikisiyle de ilişkisini koparmadan yaşamış olması gerekir. Çünkü dillerden biriyle ilişki koptuğunda ara dil özelliği de kaybolacaktır. Ancak Zystar’ın bu görüşünün çok tartışmalı olduğunu belirtmemiz gerekmektedir.
Daha sonraki dönemde Kafkas dilleri içinde, Kartvel-Megrel-Svan dil grubu ile diğerleri olarak bir ayrışma yaşandı. Öyle görülüyor ki daha sonraki ayrışma Hattice ile Hurrice arasında yaşandı. Bu dillerden Hattice Kuzeybatı Kafkas dil grubunun, Hurrice ise Kuzeydoğu Kafkas dil grubunun atasıdır.
Eski Ön Asya dilleriyle halen Kafkasya’da konuşulan diller arasındaki ilişkilerin netliğe kavuşturulduğu söylenemezse de çok eski bir ilişki olduğunu gösteren arkeolojik, antropolojik ve dilsel kanıtlar bulunmaktadır. Betrozov’un bu konudaki görüşleri şöyledir:
“ Z.V. Ançabadze’ye göre, ilk çağların Kafkas dilleriyle Ön Asya’nın Hatti, Hurri, Urartu, Luvi vb. ölmüş dilleri arasında bilimsel esasta genetik ortaklık bulunması oldukça önemlidir. Bu diller belki de çok eski çağlarda birlikte eski Kafkas dilleri ailesini oluşturuyorlardı ve bu durumda ortak Proto-Paleokafkas köke sahiptirler.
Eskiçağ Ön Asya tarihi uzmanlarından İ.M. Dyakonov’un, eskiçağ Kafkasya nüfusunu dillerini sınıflandırma sorunuyla ilgili birkaç çalışması vardır. Onun vardığı sonuca göre, Kafkasya’nın yerli dilleri bir yandan (Abhaz- Adiğe ve Kartvel dilleri grubu) eskiçağ küçük Asya (Anadolu) Hatti diliyle, öte yandan Nah-Dağıstan dil grubu ise Hurri-Urartu diliyle yakınlık gösterir. Hattice, Dyakonov’a göre ya Abahaz-Adige dillerinin eskiçağ kollarından biridir ya da bu dillerle Kartvel grubu arasında ara dildir. Konumuz açısından burada önemli olan teziyle Dyakonov, MÖ 3. bin yılda Kuzey Kafkasya’nın orta ve batı kısmından ve Transkafkasya’dan başlayarak Doğu Karadeniz, Kolhida ve Güney Karadeniz’de Galis’e (Kızılırmak) büyük bir bölgede dilleri, bizzat Abhaz-Adiğe grubuna dahil olan veya bu gruba yakın bir öbeğe giren topluluklar yaşıyorlardı. Günümüzde Hurri-Urartu ve Hatti dillerinin Kuzey Kafkas dil öbeğine ait olduğuna ilişkin yeni kanıtlar bulunmuştur.
Böylelikle Nah-Dağıstan dilleriyle Abhaz-Çerkes dilleri, ayrıca Hurri-Urartu dilleriyle Hatti dili arasında tespit edilen akrabalık, erken eskiçağda Kuzey Kafkas dillerinin bugüne kıyasla çok daha geniş bir bölgede (yani Doğu Akdeniz bölgesinin tamamında) yaygın olduğunu göstermektedir. Eskiçağ Anadolu ve bitişiğindeki Akdeniz coğrafyasında görülen Hint-Avrupa dillerinde, Kuzey Kafkasya dillerinden allınmış kelimelerin bulunuyor olması da bu görüşü kanıtlamaktadır.
Yukarıdakiler ışığında S.A. Starostin, Kuzey Kafkas dillerinin eski vatanının daha güneyde yani Ön Asya’da olduğuna ilişkin hipotezi savunmaktadır ve Hattice ile Abhaz-Çerkes dilleri arasında özel yakınlık olması, Kuzey Kafkasya halklarının ortak ana dilindeki bölünmenin daha önceden ve güneyde gerçekleştiğini gösterir. Daha sonra ise Kuzey Kafkasya dilini konuşan topluluklar, iki yoldan Kuzey Kafkasya bölgesine girmişlerdir.
Starostin, Kuzey Kafkasya’ya geliş öncesi dönemi, Neolitik Çağ’a veya Tunç Çağı başlarına götürmektedir. Kuzey Kafkasya’daki ana dil bölündüğü dönemde ilgili topluluklar oldukça gelişmiş düzeydeydiler. Kelime analizi bu halkın artık hayvancılık yaptığını kanıtlamaktadır (büyük ve küçükbaş hayvanlar, domuz, at), ayrıca tarım yaptıkları da görülmektedir (darı, arpa ve buğday yetiştirme). Bu arada metal işlemeciliğinde de ilk dönem söz konusuydu.
Dil malzemesi ve bazı arkeolojik verilerden hareket eden Starostin’in düşüncesine göre, Kuzey Kafkas dillerinin taşıyıcıları, Ön Asya’dan bu bölgeye en erken 111. bin yılda girmiş olabilirler. Fakat İ.M. Dyakonov’a göre, Nah-Dağıstan dilleri ortak Nah-Dağıstan-Hurri-Urartu ortak dilinden en geç IV. bin yılda ayrılmıştır.” (Betrozov, s.40)
Görüldüğü gibi Kafkasya’nın otokton halklarıyla Anadolu, Doğu Akdeniz, Mezopotamya, Azerbaycan ve Zagros’un en eski halkları arasındaki ilişkileri gösteren çok sayıda arkeolojik ve dilsel kanıtlar bulunmaktadır. Girit’in en eski otokton halkıyla, Kolhkitia arasındaki ilişkileri gösteren kanıtların da belirtilmesi gerekmektedir. Ancak kanıtlar arkeolojik ve dilsel malzemeyle sınırlı değildir. Yukarıdaki sonuçları destekleyen arkeolojik ve mitolojik kanıtlar da bulunmaktadır. Bu kanıtlar, daha sonraki yazımızın konusu olacaktır.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz