“Zexesler kültürümüzün üniversiteleridir”

-Fevzi Güven: Köyümüzü Kafkasya’dan gelen dedelerimiz kurdu. Osmanlı’nın gerileme devrinde Kafkasya’dan göç eden Çerkesler; Balkanlarda Tuna boylarından Ortadoğu’ya kadar, gelebilecek her türlü tehlikeye karşı önlem olarak yerleştirildiler. Müslüman Gürcüler de göç etmişlerdi, dedelerinin “Çerkeslerin oldukları yerde biz de güvende oluruz” vasiyetleri nedeniyle onlarla beraber Yalova ve civarında yaşıyoruz.
Köyümüzün kuruluşunu 1877-78 Osmanlı-Rus savaşından sonra, ikinci göçle gelenler gerçekleştirdi. Çok sıkıntılar yaşandı. Mesela benim ailem önce İstanbul’a geldi, oradan Tekirdağ Şarköy’e derken Yalova’ya göçümüz 7. göç oluyor. Benim sülalemin bir kısmı Maraş-Göksun taraflarında, bir kısmı da Ürdün’de.
İznik’in Çakırca köyü var, orada 5 tane de Çerkes köyü vardı, sıtma hastalığından yok oldu. Büyük dede ve dedem orada vefat etti. Sıtma hastalığından köpekler dahi ölmeye başlayınca kalanlar belirledikleri yerlere göç etmeye başladı. Ailem Orhangazi Yeniköy’e geldiğinde, Fevziye köyünden zeytin ve zeytinyağı alan birisiyle konuştuklarında sülalelerinin Fevziye’de olduğunu öğreniyor, o şekilde gelip yerleşiyorlar Fevziye köyüne.
Köyümüzde sadece Abzahler var.
Örencik köyünden ilim adamı Ashat hoca köyümüze imam olarak geldi, Kabardey ailesidir. Çok sanatkâr bir aile. Çocukları demircilik, at arabaları vs. Her şeyi yaparlar, iki tane atölyeleri vardı. Hutej sülalesinden Bahattin abimiz, onlar da bu işi yapan ikinci ustalar. Harun Yüksel’in kardeşi Niyazi, bıçakçı Niyazi derler, o da Çerkes kamaları, diğer ufak Türk bıçakları üreten biridir. Bana henüz iki yaşımda verdiği küçük bir kemik saplı kama vardı, hala durur.
Köyümüzün iki camisi bir de ufak mescidi var. Bir zamanlar 12 bakkal dükkanı ve medrese vardı. Eğitim yönünden çok farklıydı.
Daha sonraları gelen aileler de oldu. Hatta 3-4 sene sonra gelenler de. Fevziye köyü Thamadeleri onlara da yer göstermiştir.

Yalova Fevziye Köyü-Шъуыцэ хьаблэ/Şü’ıtse Hable

Bu ay Yalova iline bağlı Fevziye köyündeydik.
Ev sahiplerimiz Çurmıt Özlem Açıkel, Abide Gunef Rabia Açıkel, Abide Guşef Musa Açıkel’e ve köyle ilgili bilgi aktaran Dzibe Fevzi Güven ve Abide İsmail Açıkel’e teşekkür ediyoruz.

Jıneps Yayın Kurulu 

-Köyünüzün geçim kaynağı neydi?
-Köyümüzün geçimi tarım ve hayvancılıktandı. Aşağı ve yukarı mahallelerinin ayrı çobanları vardı. Herkesin büyükbaş ve küçükbaş hayvanı vardı. Tavuğu olmayan aile yoktu, çünkü bizim milli yemeğimiz şıpsı (Çerkes tavuğu yemeği), o da tavuksuz olmaz. Hele şıpsı paste (mısır unundan yapılan ekmek)… Bizim özel şövenlerimiz (paste yapılan döküm tencere) vardı, Kafkasya’dan getirilmiş olan şövenler. Türkiye’de yapılanlar aynı lezzeti vermiyor. Paste işte o şövenlerde yapılırdı.
Kültürümüzle ilgili eşyaların kıymetini bilemedik. Köye alışverişe gelen eskicilerle takas edildi birçok şey. Naylon leğene karşılık bedavaya verdiler.
Sonra bazı askeri hareketlenmeler olunca insanlarımız kamalarını da teslim etti devlete, diğer silahlarını da. Tek atımlık Çerkes tüfekleri vardı mesela.
İlkokul tek sınıftı. Şu sıra birinci sınıf, şu masa ikinci sınıf gibi.Köyde ilkokul vardı, karakol da vardı.

-Fevziye köyündekilerin hepsi Kafkasya’dan aynı köyden mi? Yoksa sürgün dolayısıyla bir araya getirilip oluşturulmuş bir köy mü?

-FG: Bir kısmı aynı yerden ama çoğunluk, %75’i sürgün sırasında bir araya geliyor.
İsmail Açıkel: Bizim Abide sülalesi mesela, Şam üzerinden geliyor. Fevziye köyünün %70-80’i Bulgaristan üzerinden karayoluyla geliyor. Tuna boyundan. Önce Bulgaristan’da yerleştiriliyorlar, Derekulu diye bir köy var, orada bir süre kalınıyor, sonra buraya geliniyor. Bildiğim kadarıyla 3 ayrı bölüm olarak geliyorlar.

-Oradan geldikleri bölgelerin isimlerini biliyorlar mı?
-İA: Bilmiyorlar ama Abzah bölgesi diye biliniyor. Farklı bir isim bilmiyorum.
-FG: Fevziye’nin bir kısmı Bulgaristan-Dobruca tarafından geldi, çoğunluk oradan gelme. Mesela ailelerin bir kısmı Osman Paşanın Çerkes olduğunu öğrenince gönüllü olarak savaşa katılıyorlar. Zaten Avrupalıların savaş destanlarında da var bu, göreceksiniz resimlerde atları üzerinde kalpaklıları, bizim insanlarımızı. Büyüklerimden dinlediğim, o savaşlarda Rusların öncü vurucu birliklerinde de Çerkesler vardı. O savaş siste başlamış, sis esnasında bağrışmalarından birbirlerinin Çerkes olduklarını anlıyorlar, muhabbet ediyorlar, sarılıyorlar. Ondan sonra anlamasınlar diye savaşıyormuş gibi yapıyorlar… Birbirlerini öldürmeden ayrılıyorlar. Bu tarafa göçüp gelenler oluyor, burada saklananlar da oluyor.

Tüfekle tanışma

Abzahlar Kafkasya’da tüfeğin olmadığı zamanlarda, tuz vb. almak, kendi ürettiklerini satmak yani ticaret için Karadeniz kıyısındaki kentlere giderlerdi. Giden biri anlatmış döndüğünde; “Böyle uzun bir boru gördüm, bir çekiyorsun tetiği, koca öküzü öldürüyor”. Merak etmiş bizim Abzahlardan biri, “Getir bir tane, kaç paraysa veririm” demiş. Getirmiş ticarete giden adam, bizim Abzah, “O bahsettiğin öküzü öldüren bu mu?” diyor, alıyor tüfeği, bir parmağını koyuyor ucuna, ateş ediyor, parmağı kopuyor Abzahin. Abzah, “Yav koca öküzü öldüren bu mu? Bir parça parmağımı koparttı anca” demiş. İşte tam bir Abzah, bizim Abzahlar böyledir.

-Köyde kaç hane var?
-FG: Şu anda 127 hane, son şekliyle. Az da olsa yabancılara yer satılıyor. İstanbul’dan artık sıkılmış olanlar var.

-127 hanenin hepsi Çerkes mi?
-FG: 3-4 hane dışında hepsi Çerkes diyebiliriz.

-Burası da mahalle statüsüne geçti mi?
-FG: Yalova büyükşehir olmadığı için henüz değil. Bizim köy ilçeye, ilçe Yalova’ya bağlı. Köy statüsünde hala.

-Okul var mı?
-FG: Okul vardı, bundan 6-7 sene öncesine kadar, taşımalı sistemli. Okul 3 katlı, 8. Sınıfa kadar okutuluyordu, yedi köyün talebesi buradaki okulda okutuluyordu. Daha sonra ne olduysa değişti. Duyduğum şöyle bir şey; buradaki çocukların Altınova Milli Eğitim Müdürlüğünün yapmış olduğu bazı imtihanlarda daha başarılı sonuçlar aldığı ortaya çıkıyor. Ayrıca zamanla köyün dışına göçler olup talebe sayısı azalınca yeterli sayıya ulaşılamıyor ve iptal ediliyor. Bu sefer burada ne kadar çocuk okutan aile varsa; Karamürsel’e, Yalova’ya, İzmit’e, Altınova’ya taşınmak zorunda kaldılar. Böyle olunca yaz tatili dışında köyde sevecek çocuk yok. Cumhurbaşkanına bu konuda bir dilekçe yazmak istiyorum ben, hazırladığım belge de var.

-Buradaki okul kapatılınca, buraya taşımalı sistem uygulanmadı mı? Buradan başka bir yere götürülmedi mi çocuklar?
-FG: Altınova’ya götürülüyor çocuklar. Gidiyorlar ama kıymeti yok, kültür ölüyor. Mesele bizim zexeslerde.

-Yalova’da birçok Çerkes köyü var, bunların içerisindeki en eskisi Fevziye mi?
-FG: Evet en eskisi Fevziye. Hatta Yunanistan Marmara bölgesini işgal ettiği zaman Soğucak köyünde oturuyorlardı. Sıtmadan dolayı sahilde oturan çok olmaz. Neticede bize de hendek tarafını verdiler ama oturmadılar orada, buraya geldiler. Gelmeden önce araştırdılar, burayı en uygun yer olarak gördüler. Diğer köyler de gelmemişti, bütün bu araziler Fevziye köyüne aitti. O zamanlar burada yerli Rumlar ve Ermeniler vardı. Biraz da bilinçli olarak yerleştirildiler işin aslına bakarsanız. Yunan savaşı sırasında Soğucak köyünü yaktılar, oradaki Adigelerden, İstanbul’da akrabası olan az sayıda nüfus İstanbul’a geçti, gerisi Fevziye’de kaldılar. 3-4 sene burada kaldılar, benim kayınpederler dahil.

***

Bir düğün anısı

-Fevzi Güven: Rahmetli eski muhtarımız İlhami’nin düğününü hatırlıyorum. Bir misafir kız geldi İstanbul’dan, güzel ve oyuncu bir kız. Kış günü, düğünün yapıldığı yere saman döküyorlar, rahat oynama alanı olsun diye. Pşineyle (el mızıkası) Pşaşe Kışe Wored çalındığı halde bu kız düğüne gelmedi. Delikanlılardan bir tanesi kızıyor, ahırdan atını alıyor, eyersiz olarak binip avluya dalıyor, evin ikinci katına kadar atıyla çıkıyor. O kızın düğüne inmesini sağlıyor, düğün alanındakiler de havaya ateş ediyorlar. O kız da atıyla bu hareketi yapan kişiyle oynamak istiyor ve onunla oynuyor. Çok güzel bir mizansen oluyor orada. Atıyla merdivenlerden çıkan kişi aşağı inerken atın altına girip öyle iniyor, yukarı çıkmak kolay da inmek zor.
O zamanlar 18-20 yaşında bir kız kolay kolay sıraya giremezdi, evlenmemiş daha büyük kızlarımız çoktu.
Kızlarımızın giydiği elbiselerde sülale armaları vardı. Dışarıdan biri geldiğinde, hangi kızın hangi sülaleden olduğunu sormadan anlayabiliyordu.
Düğünlerde haluj (peynirli börek) ikram edilirdi, iki tane yediğiniz zaman iki litre su içerdiniz, çünkü içinde Çerkes peyniri vardı. Diğer köylerden gelen davetliler de sepetlerle haluj getirirlerdi, o halujlarda da sülale armaları vardı. Kimin yaptığı, nereden geldiği belli olurdu. Tabi illa haluj şart değildi, hayvan getiren de olurdu; koç, koyun, kuzu tavuk da… Fakat haluj önemliydi, o zamanlar 3-4 gün düğün oluyordu, misafirler gelip kalıyorlardı, haluj ne kadar çok olursa vakitli vakitsiz gelen misafirlere ikram edilecek hazırda bir şey oluyordu.

***

-Çatışmalar oldu mu?
-FG: Olmaz olur mu? Yunan tek bizim Fevziye’ye giremedi. Zaten Yunanlılar Çerkeslerin olduğu yerlere mukavemet olur diye girmediler. Diğer bütün Türk köyleri hep yakıldı. Denizçalı köyüne 3 köy halkı dolduruldu, bizim köyden Davut Çavuş ve adamları gidip kurtardı onları. Oradaki en yaşlı kadınla görüştüm. Kadın olayı şöyle anlattı; “Camiye doldurdular herkesi, benim ineği sinek tutmuş onu çevirmeye gitmiştim, caminin içinde değilim yani, 7-8 yaşındayım, Çerkesler geldi kurtardı bizi”. Orada bir Çerkes mahallesi var, bu olaydan sonra yerleştiler oraya.
Çavuşçiftliği köyü var, o da Marko Paşanın köyüydü. Osmanlının gerileme zamanında oraları ele geçirmişti, bütün civar köylere baskı yapıyordu. Çok sayıda adamı vardı. Halk Karamürsel kadısına şikâyet ediyor ama yapacak bir şey yok. 1835’lerde ilk partide gelen Çerkesler sıtmadan dolayı Akçukur (Soğuksu) köyüne yerleşiyorlar. O köyden Ömer Çavuş -sonradan çavuş lakabı konuldu- Karamürsel kadısıyla konuşuyor. Ömer Çavuş; “Bu paşanın adamlarından bu halkı kurtarırım ama tek şartım var, sonradan beni mahkeme etmeyeceksiniz” diyor. Kadı; “Ne istersen yap, ben görmedim duymadım” diyor. Marko Paşanın çiftliğe geldiği tarihte çiftliğe baskın yapıyorlar, ateşe veriyorlar, çatışma oluyor. Marko Paşa az sayıda adamıyla birlikte iskeleden motora binip İstanbul’a kaçıyor. Müslüman Türk köyleri o tarihten sonra kurtuluyor. Akçukur’dan Çavuşçiftliği’ne geliyor Çerkesler. Marko Paşanın çiftliği Ömer Çavuş çiftliği olarak değişti.
İsmet İnönü bir ara Yalova’ya geldiğinde gezerken, Marko Paşanın çiftliği olarak biliyor ve öyle sorunca Ömer Çavuş çiftliği diyorlar, Ömer’in Çerkes olduğu ortaya çıkınca Ömer’i kaldırıyorlar Çavuşçiftliği olarak kalıyor. Ömer Çavuşun 2 metreye yakın boyu varmış; Şapsığ, Tsey sülalesinden. Mezarına yatır diyerek çaput bağlıyorlar, dua ediyorlar.
Davut Çavuş başlı başına bir kahramandı. Onu ben de gördüm çocukluğumda, beni kucağına alıp sevmişti, severken bile heybetliydi. Hep dik otururdu, bastonunu bile dik tutarak otururdu. Herkesi de sevmezdi, çok sert bir adamdı. İstanbul’dan gelen silahların teslim edildiği kişiydi, gizli bir zabit subay yani. Teşkilatı Mahsusadaydı o da.
Yunan Elmalı köyünü de basmıştı. Rasim Koçal, Elmalı köyünü kurtardı diyerek heykeli yapılmış bir adam. Hâlbuki hikâye farklı. Elmalı köyü Davut Çavuş’tan yardım istiyor. Davut Çavuş köye ulaşıyor, Yunan köyü yakmaya başlamış. Davut Çavuş çatışıyor ama Rasim Koçal ve adamları ortada yok, saklanmışlar. Davut Çavuş ve adamları kurtarıyorlar oradaki halkı Yunanlılardan. Sonra Rasim Koçal’ı yakalayıp öldürmeye kalkıyorlar, “Hem yardım istiyorsun, hem saklanıyorsun” diyerek, araya giriyorlar, hayatını bağışlıyor.
Bunlar babamın anlattıkları. Neticede işte bizim Çerkesler Abzah, Şapsığ ayrım yapmadan çok büyük gayretler göstererek buradaki halkı korudular. Ermeniler ve Rumlar Çerkeslere karşı bir düşmanlık beslemiyorlardı. Hatta birçok yerde mesela Aktoprak köyünde bazı evleri Ermeni ustalar yapmıştır, depremlerde bütün evler yıkıldı, o Ermeni ustaların yaptığı evler yıkılmamıştı. Çerkesler de esneme payı olan, çivisiz, ahşaptan ev yaparlardı. Rahmetli Ğış Mahir usta mesela, iyi bir ustaydı, 105 yaşında vefat etti. Bu adam gözlük kullanmadı hiç o yaşına kadar.

Köyün tarihçesi

ROWE

Çarlık Rusyası’nın 21 Mayıs 1864’te Çerkesya’yı tamamen işgal etmesinden sonra Balkanlar’a sürülen Çerkesler’den bir kısmı, Bulgaristan’da Silistre Sancağı’nın (İl) Hanımeli ilçesine bağlı Doruklu ve Eresliler köylerine iskan edildi. Daha sonra yaşanan Osmanlı-Rus Savaşı (1877-1878) sonunda imzalanan 6 Mart 1878 tarihli Berlin Antlaşması sonucu, Ruslar’ın zorlanmasıyla tekrar göçe tabi tutularak Suriye’ye iskan edildiler.
Tırımko Muhammed Efendi’nin önderliğinde, zor ve güç şartlar altında buradan da tekrar göç ederek Gebze’nin Çerkeşlî köyüne kısa bir zaman için yerleştiler. Daha sonra Muhammed Bey, Kafkasya’dan tanıdığı ve dostu olan İstanbul Topkapı Sarayı Baş İmamı Gunejko İshak Efendi ile irtibat kurarak göçmenlerin durumları ile ilgilenmesini sağladıktan sonra İstanbul’da vefat etti.
Din adamı Hacı İshak Efendi, Sultan Hamid (1876-1909) yönetimine durumu arzedip göçmenlere bir yer gösterilmesi konusunda izin aldı ve bacanağı Hacı Zekeriya Efendi’yi yer bakmak üzere seferber etti.
Göçmenlerin gelmesinden önce geçici olarak İlyasköyü’ne yerleşen Zekeriya Efendi, arıların sarması sonucu vefat etti. Vefatından önce gerekli bilgileri iletti. Hacı İshak Efendi Saray Baş İmamlığından istifa ederek göçmenlerin başına geçti. Böylece Fevziye köyü 1879 yılında kurulmuş oldu.
İshak Efendi’yi okuması için Kafkasya’dan Mısır’a Cami-ül Ezher’e ve ardından İstanbul’a gönderen annesi Fevziye Hanımın anısına köyün adı da belirlenmiş ve isim ölümsüzleştirilmiş oldu.
Sultan Mahmud II (1803-1839) döneminde İstanbul’da Rüştiye adıyla kurulan ve öğrencilerinin mezun olduklarında Rüşte (erginliğe) ermiş olacakları gerekçesiyle ün yapan okul, Fevziye köyünde de açıldı.
Çevre halkı çocuklarını buraya okumaya göndermeye başladı. 1932 yılına kadar devam eden bu okul 1948 yılında beş yıllık eğitime uyarlandı. Fevziye köyünde 1910 yılında Jandarma Asayiş Karakolu kuruldu. Karakol daha sonra 1927’de İlyasköyü’ne nakledildiyse de 1955’ten sonra tekrar Fevziye köyüne taşındı.
Fevziye köyü, Altınova’nın güneyinde olup Altınova’ya 15 km. mesafededir. 128 hane olup 341 nüfusa sahiptir. Diğer köyler gibi yeşillik bitki örtüsüne sahiptir. Köyde 17.800 dekar tarım arazisi, 2.680 dekar orman alanı mevcuttur.
Köyün doğusunda Karamürsel ilçesine bağlı Semetler köyü, güneyinde Tevfikiye köyü, batısında Çiftlikköy ilçesine bağlı İlyasköy, kuzeyinde Karadere köyü bulunmaktadır.
Fevziye köyünde genellikle kuru tarım yapılmakta olup buğday, arpa, yulaf, mısır ve ayçiçeği yetiştirilmektedir. Bununla birlikte az da olsa aile sebzeciliği yapılmaktadır. Meyvecilik pek gelişmediği için halk geçimini genellikle tarım ve hayvancılık ile sağlamaktadır.
1966-67 yıllan arasında şose yoluna kavuşan Fevziye, aynı yıllarda Semetler köyü ile yol bağlantısını sağlamış olup diğer komşu köy olan Karadere ile de 1971 yılında yapılan yol ile bağlanmıştır.
1973 yılında elektriğe kavuşan Fevziye köyü, zaman zaman su sıkıntısı çekmektedir. Altınova’nın en kalabalık köylerinden biri olup sosyal yapıya sahip bilinçli bir köydür. 106 yıldan beri tarihi Kırkpınar ayarında geleneksel yağlı güreşleri yapılmakta olup, birçok Kırkpınar başpehlivanı bu sahada yetişmiştir. Söz konusu tarihi yağlı güreşler, Köy Güzelleştirme Derneği öncülüğünde her yıl geleneksel olarak Hıdrellez günü olan 6 Mayıs’ta yapılırdı. Güreşler, Güreş Federasyonuna bağlanınca güreş tarihleri Federasyon tarafından belirlenir oldu.
Dünya olimpiyat şampiyonu Gazanfer Bilge’nin öncülüğünde kapalı ve tribünlü modern güreş sahasına kavuşmuştur. Bu sahadan çıkan Aydın Demir ve Ahmet Taşçı Kırkpınar baş pehlivanlığını uzun yıllar ellerinde tutmuşlar, ayrıca Sabahattin Kangal, Kadir Birlik, İzzet Altınbaş, Gökhan Arıcı ve Aydın Koçyiğit gibi nice başpehlivanlar yetişmiştir. Güreş alanı her türlü eğlenceye müsait olup her türlü sosyal hizmeti verebilecek şekilde yapılmıştır.

Derleyen: Gute Fikri Baştürk

Köy düğünü ve Leperuş

-Fevzi Güven: Ethem beyin –Çerkes Ethem- postası vardı bizim köyde, Besni Sait. Muazzam bir silahşördü. Tek eliyle pşine çalardı. Pşıneyi havada döndürerek çalar, kendisi de oynardı, parmak üstü oynardı. Zaten leperuş demek, parmak üstü oyun demektir. Parmak üstü oynamayanı oyuncu saymazlardı evvelden.
Bizim İhsan mesela, çivi çakar gibi oynardı. En son küçük oğlunun düğününde hasta olduğu halde benim pşıne çalışıma dayanamadı, kalktı oynadı. Yine o çivileri çaktı, yani hakkıyla oynadı.
Evvela düğünü yönlendiren hatiyak’olardan bahsedelim. Normalde erkeklerde bir baş hatiyak’o olur, iki tane de yardımcısı. Kızların da bir baş hatiyak’osu ve bir yardımcısı olur, biri sıranın başında olur her zaman için, bir tanesi de sonda olur. Çünkü o oyuna başladığı zaman kız geri geri bıraktığında o oyuna çıktığı yerde olmayabilir baştaki hatiyak’o ona yakınsa o beraber selam vererek yanaşır yerini alır, yardımcısına yakınsa o selam vererek gelir yerini alır. O yardımcısı da yok ise, sıradaki kızlardan birisi gelir alır, illa hatiyak’o alacak diye bir şey yok.. Bunlar tamamen bilinçli şekilde yapılan şeyler.
Düğünün başlangıcını anlatayım; köyümüzde yapılan eski haliyle, şu andaki haliyle değil. Diyelim ki bu mahallede düğün var, düğün akşam olacağı için önce yemekler hazırlanır, halujlar vs. hazırlanır. Düğün evinin en yakını, varsa damadın kız kardeşi yoksa akrabaları ya da en yakın komşusu bir delikanlıyla birlikte en uzak evden kızları toplamaya başlarlar, düğün evine getirirler. Kız çocukları hazır olur, zaten kız çocukları da beklerler, bu adettir, herkes bilir. Daha sonra diğer köylerden gelen misafirler, onlar hemen yemeğe götürülür. Düğünde hangi köy erken gelmişse onlardan başlayarak hatiyak’o sıraya koyar. Oyunun açılışını thamade yapar, kafe biçiminde başlar leperuşa döner, öyle yapar açılışı. Leperuşta başlangıç yani giriş bölümü vardır, o giriş müziği çalınır, erkek bir tur attığında kadının karşısında hazır olmalıdır, yani ikinci tura gerek yok. Ve kızların thamadesiyle beraber girerler selam verirler, o oyuna başlar. Giriş müziği kafe biçiminde oynanır, ondan sonra leperuşun başlangıç bölümü, biraz daha ağır olur, ondan sonra parmak üstü bölümü ya da dönerli dediğimiz bölüm başlar. Ondan sonra da final bölümü, esas hünerlerinizi göstereceğiniz bölümdür, 4. bölüm. Yani bir leperuş 4 bölümden oluşur. Şimdi yenilere bakıyoruz burada, bir dalıyorlar, hoplaya zıplaya, öyle değil. Müziğin de ona göre olması lazım, yeni nesile biz bunları anlatamıyoruz. Hele salonlarda takıymış, şuymuş, buymuş derken son yarım saatte herkes koşarak oynuyor sanki. Neden? Zaman yok salonda. Rahatça çıksın oynasınlar, öyle bir şey yok. Çerkes düğününü köyde nasıl yapıyorsanız salonda da öyle yapmaya çalışırsanız belki bir şeyler olur.

Zexes

-Fevzi Güven: Zexesler zaten bizim üniversitelerimiz. Türkiye’nin belli yerlerine gittim, isimlerini söylersem bazı hemşerilerimiz alınabilir ama maalesef zexesler bozulmuş.
Üniversiteye okumaya gidenler, sigara içmeyi öğrenip döndüklerinde oradaki kızlarımıza da öğretiyorlar.
Hatta bazı bölgelerimizde kızlarımızdan birisi başçavuşla evlenmişse, öteki yüzbaşı ile evlenecek ya da doktorla evlenecek. Onu beğenmez, bunu beğenmez; evde kalmış kızlar dolu. Bölgeleri söylemiyorum, alınganlık olmasın. Kendilerini bilirler zaten.
Köylerimizde genç kızlar nerede varsa o kızın evinde zexes yapılıyordu. Tabi bu belli bir sıraya konuluyor. Zexeslerde karşılama usülleri vardır, xabze gereği. Evin reisi ne yapar mesela? Gençler gelince, başka bir odaya geçmez, evi terk eder gider. Gençler ne zaman dağılırsa, evine o zaman gelir.
Zexeslerde hem erkeklerin hem de kızların bir thamadesi olur. Söz almadan kimse konuşmaz. Bu arada belli yaştakiler zexes yapar. Daha genç olanlardan da uygun olanları birer ikişer aralarına alırlar ki onlar da yetişsin. Onlar hizmet ederler aynı zamanda, kapıya yakın otururlar. Çok güzel bir okuldur zexesler, bizim üniversitelerimiz.
Zexeslerde oyunun her türlüsü oynanır. Kızlarımızdan ya da erkeklerimizden pşıne çalan olursa çalar, Çerkes oyunlarının hepsi oynanır. Ayrıca başka eğlendirici oyunlar oynanır. Mendil saklama vd. bilinen oyunlar. Mesela meyve oyunu. Herkes bir meyve seçer. Elma, portakal, armut, şeftali, kiraz gibi. Oyunu başlatacak olan kalkar ve der ki “Bugün pazara gittim, bir baktım, çok güzel elma gördüm”, elma hemen ayağa kalkar, başka bir meyve söyler, belki birkaç tane, hepsi kalkmak zorunda… Tabi hatip önemli, anlatan kişi hiç umulmadık anda dalgın kişileri fark eder, onu oyundan çıkarmak için her türlü numarayı çevirir, o meyveyi söylediğinde o uyuya kalmıştır, yanar.
Oyunların sonunda ödüller var, cezalar da var. Mesela bir ceza; köyde şuraya kadar gideceksin, falancanın evinden bize yemek için yumurta, tavuk getireceksin gibi…
Esprili, coşkulu şeyler…
Beyin jimnastiği yaptıracak sorular sorulur, erkeklerden ziyade kızlarımız çok daha hazırcevap olurlar, hiç ummadığın anda o Adige kızı öyle bir cevap verir ki, öyle bir de soru sorar ki şaşırır kalırsın. Benzer çok şeyler yaşadım, aptal durumuna düştüğüm durumlar da oldu. 6 yaşına kadar köyde idim, sonrasında Yalova’da kaldığım için zexeslerden biraz eksik kaldım ve benimle dalga geçtiler…

Çerkes gelenekleri

-Fevzi Güven: II. Dünya Savaşında Alman komutan Kafkasya’da eğitim vermek için bizimkileri sıraya dizip baştan 1-2-3 diye sayın demiş. Baştaki bir diyor, ikinci de bir diyor, üçüncü de… Komutan ikinciye “bu bir dediğinde, sen iki diyeceksin” diyor, bizimki “o bir oluyor ben niye iki olayım” diyor. Bizim erkeklerimizde de kızlarımızda da hiçbir şekilde boyun eğme diye bir şey yok. Mesela bizim en fakirimiz dahi; diyelim ki en zengin ağanın evine kapısını çalmadan girebilir. Çünkü bu xabzemizde var. Hiç kimse birbirinden üstün değildir.
Hamidiye’den bir at hızla geliyordu köye doğru, girişte durdu, atın kuyruğu bağlı, sürücü yedeğine aldı atı çünkü mahalle kalabalık o zaman. Cenaze haberi vermeye gelmiş. Şahit olduğum bir şeydi.
-Yetişme tarzımız itibariyle korkmak sözü yoktu, biz cesur olarak yetiştirildik; karanlıktan korkmayan, her şeyi becerebilen…
-Yemek seçmemek, ailemde gördüğüm şeydir.
-Annem köyde Türkçeyi konuşabilen tek kişiydi. Tercüman olarak görev yapıyordu sanki. Annemden öğrendiğim kadarıyla ben de konuşuyorum, Yalova’ya gittiğimde anladım ki meğer hiç Türkçe bilmiyormuşum, kafa-göz yararak konuşuyormuşum, orada deli Çerkes diye dalga geçiyorlardı benimle.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here