Bir Çerkes – Ubıh Yazar Kadın Portresi: Hayriye Melek Hunç

0
40

Bu çalışma, İstanbul’da faklı etnik ve kültürel alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum aktörlerine yönelik olarak 1 Nisan 2017-31 Mart 2018 tarihleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde düzenlenen “İstanbul’da Sivil Toplum Aktörlerini Güçlendirme ve Kapasite Geliştirme” eğitim projesi kapsamında hazırlanmıştır.

Dergilerdeki Hayriye Melek Hunç
-Elimizde olan ilk yazıları 1908-1909’da Mehasin’de yazdığı “Çırpınışlar”, “Firar”, “İnkisar-ı Hayal”, “An-ı Zaaf” ve “Şiir-i Girizan”dır.33
-1911’de Musavver Kadın’da “Kadın Mektupları”34
-1918’de Türk Yurdu dergisinde “İslam Kadını”.
Hayriye Melek, Çerkes Teavün Cemiyeti’nin haftada bir çıkardığı (1911-1914) Guaze (Rehber) gazetesinde de makaleler yazmış ve aynı zamanda kurucularından biri olduğu “Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti (1919-1923)” tarafından 1920 yılında çıkarılmaya başlanan Diyane (Annemiz) adlı derginin başyazarıdır. Bir sayıdan fazla çıkmayan dergide Hayriye Melek Çerkesçe (Adigece) ve Türkçe yazılar yazmıştır.
Hayriye Melek Hunç’un iki romanı vardır;
-1910 yılında yazdığı Zühre-i Elem, İstanbul35
-1926 yılında yazdığı Zeynep, İstanbul36
Ve bilinen son yazısı 1927’de Paris’te ve Promethée37 dergisinde Fransızca yazdığı “La voix du Vautour”’dur (Akbabanın Çığlığı).
Hayriye Melek’in mahlas kullanarak yazdığı söylense de şimdiye kadar ortaya çıkan bir yazısına rastlanmamıştır.
Hayriye Melek Hunç, yazılarını 1908-1927 yılları arasında İstanbul, Bursa, Mısır, Tunus, Paris’te yazmıştır.

Mehasin
Hayriye Melek Hunç’un Mehasin’de beş yazısı yayınlanmıştır. İkisi hikaye “Çırpınışlar, Firar ve üçü de Mensur Şiirler İnkisar-ı Hayal, An-ı Zaaf ve Şiir-i Girizan’dır.38
Mehasin aylık ve resimli bir gazetedir. İmtiyaz Sahibi ve Müdür Asaf Muammer, Baş Yazar Rauf Bey’dir. Serpil Çakır, Mehasin’in Eylül 1908 – Kasım 1909 arasında toplam 12 sayı çıktığını ve “Renkli ve resimli olarak yayınlanan ilk Kadın Dergisi” olduğunu yazar (Çakır, 2016, s. 77-78).
“Kadın imzalar arasında Emine Semiye, Münevver Asım, Fatma Sabiha, Şükûfe Nihal, Halide Salih ve Zühre Hanım göze çarpar. Mehasin’de kadınlıkla ilgili çeşitli konular dile getirildiği gibi, kadınlar için düzenlenen konferansların metinleri de yayınlanmıştır. Çeşitli ülke kadınları tanıtılmış, kadın faaliyetlerinden, derneklerinden bilgiler verilmiştir. Moda, edebiyat, güzel sanatlar, güncel olaylar işlenmiştir. Dergiyi daha cazip kılmak, okur sayısını arttırmak için promosyonlar, piyango çekilişleri ve çeşitli müsabakalar (güzellik, yazı, el işi müsabakası vb.) düzenlenmiştir.” (Çakır, 2016, s. 77-78).

Musavver Kadın
Hayriye Melek Hanım, Musavver Kadın Dergisi’nin 3-4. sayısında “Kadın Mektupları” isimli bir hikaye yazmıştır.
Musavver Kadın, 16 Nisan 1911-3 Temmuz 1911 arasında toplam 7 sayı çıkarılmış, kadınlara yönelik siyasi ve bilimsel konular içeren, haftalık resimli kadın dergisidir. Sahibi ve İmtiyaz Müdürü Nizamettin Hasip’tir.39

Guaze (Rehber)40
Hayriye Melek Hunç, Guaze’de 1911-1914 yılları arasında yazdı41. Bir Savaş Hikayesi, Altun Zincir, Dil ve Eğitim, Bir Sefer Gecesi, Beylik-Kölelik, Baskın yazılarından bazılarıdır.
“Çerkes Teavün Cemiyeti’nin 2 Nisan 1911’de ilk sayısını çıkaran yayın organı, haftada bir çıkardığı gazetedir. İmtiyaz sahibi Hukuk Fakültesi mezunu Yusuf Suat Neğuç, sorumlu müdür Mülkiye son sınıf öğrencisi Tevfik Xit’dir. 8 sayfalık çıkartılmış ve toplam 57 sayısı olan gazete derneğin amacını halka ulaştırıyordu. Ağustos ayından sonra Türkçe-Çerkesçe çıkmaya başladı. Irak, Suriye, Mısır ve Ürdün’e gidiyordu. Anayurttan haberler veriyordu. Birinci sayıda ”Sosyal Yardımlaşmanın Başlangıcı” başlıklı ilk yazıyı, İstanbul’da çıkan ‘Sahrah Gazetesi’nin sahibi ve başyazarı Tahir Hayrettin Tleş Paşa (Tunuslu Hayrettin Paşa’nın oğlu) yazmıştır. İlk sayının ikinci yazısı Hayriye Melek Hunç’un ‘Bir Savaş Hikayesi’ başlıklı yazısıdır.”
Yazarlar arasında Tahir Hayrettin Tleş, Hayriye Melek Hunç, İsmail Meney, Dr. M. Ali Pçihaluk, Ömer Hilmi Tsey, vd. I. Dünya Savaşı başlayıncaya kadar sürekli çıkan gazete, savaşın başlaması, yazarların hemen hemen hepsinin savaşa gitmesiyle kapandı (1914).” (Güsar, 1975, s. 34)

Hayriye Melek’in Guaze’deki Yazılarına Dair Birkaç Söz

Altun Zincir
(Guaze, İstanbul, 11 Mayıs 1911, Sayı: 6)
Saraydaki hayatı anlattığı bu yazısında Hayriye Melek sık sık Kafkasya özleminden söz eder. Sarayda yaşayan kadınları, ayaklarında altın zincirle tasvir eder. Yüz yıllardır saray kadınlarının esareti ve çektiği acıları dile getirir. Ne kadar şaşaalı bir hayat sürseler de, gözlerindeki keder ve kalplerindeki özgürlük ve vatan hasreti açıkça görünmektedir. Hangi şartlarda olursa olsun, gruplaşmalar ve kendi içlerindeki dayanışma saray kadınları arasında oldukça kuvvetli hissedilmektedir:.
“Memleketim… Oh bu memleket semalarında sonsuz bir saflık, ormanlarında uçsuz bucaksız bir yeşillik ve gülümseyen bir cennet bahçesi! Ne kadar, ne kadar uzak kalmıştı. Şimdi onun ayaklarında ucu kim bilir hangi yüzyılların vahşetine uzanan bir zincir, baskı yapan halkalarla bağlana bağlana ağırlaşan bir zincir onu tutsak eder. O zaman etrafına rengarenk ipeklerin yumuşak avuçlarında incelmiş, güzel bedenler toplanıyor; üstünde elmaslı tüylerin, çiçeklerin, hafif ıtır saçan kokularla dalgalanan kumral başlar ona doğru eğiliyor, yoğun bir elem ve üzüntüyle dolu gözler hep ona bakıyor; dillerinde özgürlük sevgisini asla unutmamış ve kendi uluslarını anımsatan bir isyanla soruyorlardı: SEN DE Mİ?” (Hunç, 11 Mayıs 1911).
Yazıda sözü edilen saray kadınlarının iniş ve çıkışlarında ortak düşünceleri, Kafkasya, vatandır. Çünkü hangi şartlarda yaşarlarsa yaşasınlar vatanlarından koparılmayı kabul edememekte, etmekte zorlanmaktadırlar. Özgür yaşadıkları, ailede önemli bir yere sahip oldukları, çocukların eğitiminde başrol oynadıkları ve değer gördükleri bir yerden gelip dillerini bile bilmedikleri, zor şartlar altında yaşamaya çalıştıkları altın zincirler içindeki kadınlar…
Ruhları kararmıştır, özgür olmadıklarından etraflarındaki hiçbir güzelliği görmemektedirler: Gençliği, zenginliği, eğlenceyi vb. Ama o debdebeli saray hayatını özgürlük dâhil birçok değerlerine değişen kadınların (Saray hayatının ihtişamına kendini kaptırmış kadınlar), neden bunları görmediği, eleştirmediği bir başka sorudur… Hayriye Melek Hunç, bu kadınların buralara nasıl geldiğini sorgulamamakta, ebeveynlerinden hiç söz etmemektedir, bu kadınlar kısaca söylemek gerekirse, saraya daha çocuk yaşta esir tüccarları tarafından satılıyor ya da kendi ailesi tarafından veriliyordu.
Kadınlar, minnet, saygı ve sevgiyle borçlandırılıp, onlar için en değerli olan özgürlükleri ellerinden alınıyordu.

Dil ve Eğitim
(Guaze, İstanbul, 25 Mayıs 1911, Sayı: 8)
Hayriye Melek Hunç, bu yazısında anavatanı hayal edebilmemiz için çevremizdeki olayları iyi gözlememiz gerektiğini bize yazar.
Sürgünden 46 yıl sonra Çerkes halkının yok olacağı endişesi taşımaktadır. “Sürgün” yerine “Göç” demeyi tercih eder yazısında.
Yazılarında üzerinde en çok durduğu konu eğitimdir. Cehaletin göçe sebep olduğu, alfabenin, yazılı kaynakların olmadığı bir toplumda yok oluşun daha hızlı olabileceğini dile getiriyor.
O dönem şartların ne kadar zor olduğunu bilmesine rağmen Çerkeslerin eğitimde ne kadar geri kaldıklarını söylemesi biraz düşündürücüdür. 1864 yılında çok zor şartlarda Osmanlı topraklarına gelmeleri, 2-3 hatta daha fazla yıl yerleşik düzene geçememeleri, değişik iklim ve yerleştirilen bataklıklar yüzünden hastalıklar ve ölümler, ardından gelen savaşlar, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, Balkanlara yerleştirilenlerin tekrar Osmanlı’ya ikinciye sürülmesi, Balkan Savaşı ve ard arda gelen I. Dünya ve Kurtuluş Savaşı, tabi ki halkında öncelik sırasını zorunlu olarak değiştirmiştir.
Hayriye Melek’e göre eğitim zenginlikten, mutluluktan da önce geliyor. Büyük bir yok oluş korkusu içindedir. Acaba büyük şehirde İstanbul’da yaşadığı için olabilir mi.? Çünkü o tarihlerde Anadolu’da, köylerde gelenekler, dil, aile eğitimi vardı ve fırsatlar ölçüsünde uygulanıyordu. Ve yine fırsatlar ölçüsünde büyük şehirlere eğitim için gidenler vardı.
1911 yılındaki bu yazısında, okul açma arzusu, eğitimin hayatının bir parçası olduğunu gösteriyor. Bu arzusunu 9 yıl sonra kendisi gibi idealist 5 kadınla birlikte gerçekleştirmiştir. Çerkes Numune Mektebi’ni kuran kadınlar: Seza Poh, Makbule Berzeg, Faika Hanım, Emine Reşid Zalque ve Hayriye Melek Hunç’tur. Ne yazıktır ki bu karma eğitim veren okulun ömrü kısa oluyor ve 24 Temmuz 1923’de imzalanan Lozan Antlaşması’nda Çerkesleri azınlık olarak kabul etmedikleri için kapatılıyor.
Hemen hemen her yazısında (özellikle Guaze’de yazdığı yazılarda) eğitimden söz eden Hayriye Melek, diğer taraftan da kendi halkının eğitime önem vermediğini, eğitimsiz olduklarını, böyle devam edilirse korkunç bir yok oluşa doğru gidileceğini yazıyor. Bir taraftan da Kafkasya’da eğitimin önemini de ön plana çıkarıyor.
“Hala bizi birbirimize bağlayacak, aramızda uygarlık eğitimi düşüncesini yayacak, alfabesi belirlenmiş bir dil kullanımından bile yoksun durumdayız. Eğitimsiz bir halk, güneşin aydınlığına, varlığın ve hayatın gerçeklerine sonsuza değin gözlerini kapamış bir insan gibidir.” (Hunç, 25 Mayıs 1911).
Bu yazıları kaleme aldığı yıllarda, sürgün halkının bir kısmı 2. Sürgün (Balkanlardan Anadolu’ya) ve savaşların içinde buluyor kendilerini, ardından hain damgaları, İstiklal Mahkemeleri, Manyas-Gönen sürgünü (14 köy – 1923). Halkının çektiği bunca sıkıntıyı hiç kaleme almamış olması merak edilecek bir konudur aslında. Kendi köyü sürgüne giderken nerede yaşıyordu, nasıl haberdar oldu ve ne tepki gösterdi, bunlarla ilgili şimdilik hiçbir yazısına veya onun için yazılmış bir yazıya rastlamadığımı belirtmem gerekir.

Bir Sefer Gecesi
(Guaze, İstanbul, 1 Haziran 1911, Sayı: 9)
“Ortada alevler üzerine eklenen çalıları tutuşturarak kıvranıyorlardı. İleride çimenlerin üzerinde sahiplerine bakarak dinlenen dokuz at gözlerini kapıyorlardı. Ve yolun arkasında akan “pşız” bu eski ve tanıdık ırmak dalgalarının sürekli sesiyle çevresine güzel bir şiir okuyordu.” (Hunç, 1 Haziran 1911)
Sonuç ne olursa olsun; tek bir insan kalmasa bile yine karlar yağacak, yine dağları bembeyaz kaplayacak, bahar gelecek, yaz gelecek ve nehirler coşkun ve bazen deli gibi akacak, ama biz olmadan…

Baskın
(Guaze, İstanbul, 22 Haziran 1911, Sayı: 12)
Hayriye Melek’in Guaze’deki yazılarında hep esaret, acı, hüzün, mutsuzluk var. Baskın’da ilk defa bir düğün anlatıyor ama sonu acı bir düğün. Baharın başlaması, günlerce süren neşeli güzel bir düğün bile içlerinde artan matemi bastıramıyor.
“Çünkü bu ülkenin göksel yazgısında, sürekli yağan yağmurları serpiştirmeye hazır kızıl bir bulut, yerlerden sıcak bir buhar gibi yükselen gözyaşıyla karışmış, yakıcı bir felaket bulutu dolaşır. Hava, güneş, ümit, mutluluk her şey oradan süzülerek gelir. Onun için bu halkın sevinç sedalarında, mutluluk namelerinde, kahkahalarında biraz kan ve göz yaşı bulunmaktadır.” (Hunç, 22 Haziran 1911).
Günlerce sürmüş güzel bir düğünün sona erdiği bir gece, herkes yavaş yavaş evlerine dönmeye hazırlanırken Rusların saldırısına uğruyorlar. Çocuklar, kadınlar katlediliyor evler ateşe veriliyor, yanan ve yarısı çöken evlerden birinde bir gelin var.
“Gelin, esirgeyici, sevgi dolu bakışlarını uzun uzun yaralılar üzerinde gezdirdi. Ölümün henüz gölgelendirdiği donuk gözler ona, namus, cesaret diyor, üniforması bu cehennemden ışık alan bir düşman subayı gözlerinde parlayan ani bir sevgi bakışıyla kendisine doğru yürüyordu. Gözlerinin, dudaklarının müşfik gülümsemesiyle yaralılara baktı; sonra olgun ve görkemli bir küçümseyici bakışla kaldırdığı başını subaya çevirerek sessiz bir azametle dur! Dedi. Ve nefret ve hakaret dolu bir sesle bağırdı: Bana gülüyorsun! Kanlı gözlerinde, kardeşlerimin kanını içmiş dudaklarında bir gülümseme titriyor; fakat bilmiyor musun ben Çerkes Kızıyım. Sizin döktüğünüz kanla yoğrulan bu toprakların, sizin saçtığınız ateşle yanan bu evlerin, sizin soluklarınızın zehriyle boğulan bu insanların kızı! Evet Çerkes Kızı! Sizin kanlı kollarınız arasındaki alçaltıcı, küçültücü rahatlığa, ateşlerin kızgın kahredici yakıcılığını yeğleyen cesur, namuslu bir milletin kızı! Bak! Bak o, seni ikircikli gülümsemeni kahkahalarıyla dondurarak, cesaret ve dirençle nasıl ölüme koşuyor…. İçeri girdi ve yeni bir patlama ile devrilen binadan fışkıran alev dalgaları onu koruyucu bir ateşle sardı.” (Hunç, 22 Haziran 1911)
Birkaç kere yazdığı gibi kadın yine hep erkeklerle beraber, yan yana ve en az onlar kadar kahraman… Ama Baskın’da kadınları adeta tanrılaştırmaktadır.
Kafkasya seyahatlerimde beni en çok etkileyen, düşündüren ve üzen derin kanyonlar olmuştur. Dibi görünmeyen, taş attığımızda sesini duyamadığımız kanyonlar. Bu kanyonların dibinde yüzlerce belki de binlerce kadın, genç kız, çocuk olduğunu ve esarete ölümü tercih ettiklerini düşünürüm hep. Ve Hayriye Melek’in dediği içinde özgürlük, mutluluk ve namusun saklı olduğu tapınaklar gibi.
“Öyle bir tapınak, öyle bir cennet ki kutsal varlığında bütün bir halkın namusu, özgürlüğü ve mutluluğu saklı.” (Hunç, 22 Haziran 1911)

Türk Yurdu
Türk Yurdu, 31 Ağustos 1911 yılında kurulmuş olan Türk Yurdu Cemiyeti’nin yayın organıdır. Kurucu Üyeleri: Mehmed Emin, Müftüoğlu Ahmed Hikmet, Ağaoğlu Ahmed, Hüseyinzade Ali, Akil Muhtar ve Akçuraoğlı Yusuf beylerdir.41
Hayriye Melek Hunç, 1918 yılında Türk Yurdu Dergisi’nde İslam Kadını başlıklı bir makale yazmış ve bu makalede Müslüman kadınını “İstanbul Kadını”, Anadolu Kadını” ve “Suriye Kadını “ diye karşılaştırarak ele almıştır. Ümüt Akagündüz’ün yazısında şöyle denilir: (Akagündüz, 2012, s. 70)
“İstanbul Kadını’nın, Türk ve Müslüman kadın tipinin temsilcisi olmadığı iddia etmektedir. İstanbul’da semtler arasında hatta aileler arasında bile kadının konumunda gözlenen derin farklılıklar olduğu, Suriye Kadını, dine bağlı olmakla beraber değişime ve dönüşüme açıktır. Anadolu Kadını ise muhafazakardır.”
(Devam edecek)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here