“Çerkesçeyi çocuklarımdan öğreneceğim”

0
12

Samsunlu, Şapsığ ve Hatxı sülalesinden… Belki iyi bir futbolcu olacakken Çarşambaspor direktörü olan babası pek destek vermeyince işletme ve sinema-TV eğitimi almış. Kapıkule’de iki yıl süren gümrük memurluğu esnasında dizi teklifi gelince kabul etmiş. Dizi ve film oyunculuğundan tanıyoruz kendisini ama aynı zamanda pek çok kısa filmin senaristi ve yönetmeni. İki oğlu var: Jan Nartan ve Janberd. Çerkes kimliği üzerine sohbet etmek üzere buluştuğumuz Sadi Celil Cengiz ile çocukluğundan gençliğine, hayallerine, sinemaya dair pek çok şeyi konuştuk…

-Bize çocukluğunuzdan, ailenizden bahsetmenizi, Çerkes kimliği üzerinden biraz kendinizi tanımlamanızı istesek…
-Çocukluğumla ilgili Çerkes kimliğime ait en önemli olay… Galiba bana duyurmak istemedikleri şeyleri Çerkesçe konuşuyorlardı aralarında; yani dille tanışmam öyle oldu. İster istemez bir asimilasyona uğradığımız için dil bizim kuşağa kadar ulaşmadı; en azından bizim köyde… Zannımca Karadenizli Çerkesler daha fazla asimilasyona uğrayıp Karadenizlileşmişler; özellikle mutfak kültüründe, davranış biçimlerinde… Ama çocukluğumdan Çerkeslere dair hatırladığım en önemli şey, duymamamız gereken şeyleri ‘thamade’lerimizin aralarında Çerkesçe konuşmasıydı. Mesela ben dedemin öldüğünü bir Çerkesçe konuşma esnasında sezerek öğrendim. Altı yaşındaydım, beni komşuya bırakmışlardı. Bu sık rastlanan bir şeydir bizim taşrada, çocuk komşuya bırakılır. İki kişi aralarında Çerkesçe konuşunca dedemin isminden çıkarıp kafamda bir şeyleri birleştirerek dedemin öldüğünü öğrenmiştim.

-Anneniz de mi Adige?
-Annem, babam, hepsi aynı köyden; dedem, babaannem, hepsi akraba zaten.

-Nasıl akraba? Akraba evliliği mi?
-Evet. Tuhaf değil mi? Dediğim gibi, normalde Çerkeslerde aynı köyden kız bile alınmaz ama biz biraz Karadenizli asimilasyonuna uğramışız.

-Ne kadar yakın akrabalıkları?
-Kuzenler. Halasının oğlu-dayısının kızı. Çerkeslerde çok sık rastlanan bir şey değil ama…

-Sadece sizin anneniz-babanız mı; köyde başka örnekler de var mı?
-Galiba var. Dedem (babamın babası) çok istemiş babamın annemle evlenmesini.

-Çocukluğunuz köyde mi geçti?
-Yazlarım köyde geçti ama şöyle… Köyümüze dışarıdan gelen bir aile vardı, köyün dışına da evler yapmışlardı, çocukluğumu daha çok oralarda, köyün Çerkes olmayan çocuklarıyla geçirdim.

-Köydeki çocukların hiçbiri bilmez miydi Çerkesçeyi?
-Hiç duymadım. Bir de ben zaten şehirde doğup büyüdüm. Kafkas Kültür Derneği kuruldu Çarşamba’da. Annem de yönetim kurulundaydı. Aktif bir kadındır, Çerkesçe de bilir bu arada. Babam hiç bilmez. Annem de sadece anlıyordu. O Kafkas Kültür Derneği’ne biz bir folklor hocası getirmiştik, hafta sonu bizlerle kalırlardı, annem onlarla iletişim kurdukça ilerletti dilini.

-Düğünlerde Çerkes dansları yapılır mı?
-Evet.

-Siz biliyor musunuz?
-Biliyorum, ben de uzun süre folklor ekibindeydim, çok iyi beceremem ama oynuyorum.

-Hangi oyunlar oynanırdı köyünüzde?
-Genelde ‘qafe’.

***

Sadi Celil Cengiz, 1 Şubat 1983 tarihinde Samsun Çarşamba’da doğmuştur. Annesi Sevgi Cengiz, babası Çarşambaspor’un eski teknik direktörü Cemil Cengiz’dir.

Tiyatro Oyunu
2012 – Nerde Kalmıştık?

Film ve Diziler
2018 – Kalbimin Sultanı (TV Dizisi)
2018 – Eyvah Karım (Film)
2018 – Döndüm Ben (Film)
2017 – İlk Öpücük (Film)
2017 – Poyraz Karayel: Küresel Sermaye Film)
2017 – Eski Sevgili (Film)
2017 – Damat Takımı (Film)
2017 – Bu Sayılmaz (TV Dizisi)
2016 – Organik Aşk Hikayeleri (Film)
2016 – Olaylar Olaylar (Film)
2016 – Kaçma Birader Film)
2016 – Hayatımın Aşkı (TV Dizisi)
2015 – Sihirbazlık Okulunda Bir Türk (Film)
2015 – Nadide Hayat (Film)
2015 – Kara Kutu (TV Dizisi)
2015 – Kara Bela (Film)
2015 – Biz Bir Dolaşalım (Film)
2015 – 91.1 (Film)
2015 – Kardeş Payı (TV Dizisi)
2014 – Kim O! (TV Programı)
2014 – Bana Masal Anlatma (Film)
2013 – Sürgün İnek (Film)
2013 – Kadın İşi: Banka Soygunu (Film)
2013 – Behzat Ç. Ankara Yanıyor (Film)
2012 – Muhteşem Yüzyıl (TV Dizisi)
2012 – İşler Güçler (TV Dizisi)
2011 – Bir Zamanlar Osmanlı (TV Dizisi)
2011 – Üsküdar’a Giderken (TV Dizisi)
2011 – 2012 – Leyla ile Mecnun (TV Dizisi)
2009 – Ramazan Güzeldir (TV Dizisi)
2009 – 20’lik (Kısa film)
2007 – Dünyanın Savaş Hali (Kısa Film)
2006 – Kabuslar Evi: Tanıdık Yabancı (TV Dizisi)
2006 – Kabuslar Evi: Hayal-i Cihan (Film)
2006 – Ayrılık (Kısa Film)
2005 – Gövde Gösterisi (Kısa Film)
2005 – Adres soran adam (Kısa Film)

***

Çerkeslik benim için aslında temel olarak dil

-Peki, okulda arkadaşlarınızla herhangi bir kültürel çatışma yaşadınız mı?
-İlkokulda sorardım “Sen nesin” diye, mesela “Ben Türk’üm” derlerdi, “Hepimiz Türk’üz de ben Çerkes’im, sen nesin” gibi ırk üzerinden insanları tanımlama çabam vardı. Nasıl bir motivasyondu bilmiyorum çünkü ailem o kadar milliyetçi değildi. Çerkeslik benim için aslında temel olarak dil çünkü UNESCO’nun ‘yok olmak üzere olan diller’ listesinde hem Abhazca hem Adigece var. Ben bu dil meselesinin tek başına, yani Adigeler olarak başka dil mücadelelerinden ayrı biçimde sürdürülebileceğine inanmıyorum. Anadil meselesinin temel bir sorun olduğunu, insanlara anlatıp başka anadil problemi olanlarla ortaklaşarak sürdürülebileceğini düşünüyorum.
Gözlemleyebildiğim kadarıyla Çerkeslerin geneli düğünlerde bir ‘qafe’ oynanınca tatmin oluyorlar. Bence ‘Çerkeslik’, talebi olanlar için bir tanımdır. Talebi olmayan Çerkes için, Çerkesliğin, ırk olmak dışında hiçbir ifadesi yok. Talebi olanlar Çerkestir, o yüzden talebimiz olmalı, en azından dil kısmında. Çünkü Çerkesçe sadece bize ait bir şey değil, dünyanın ortak mirası. Biliyoruz ki dünyada en çok Adige, Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşıyor, Adigey Cumhuriyeti’nde o kadar Çerkes yok. Bu dili korumak Türkiye Cumhuriyeti’nin de aslında görevidir o yüzden.

-Aslında yabancı bilim insanları bizden daha çok ilgileniyor konuyla…
-Evet. Mesela bir Fransız dilbilimci, Ubıhça için 23 yılını harcamış. Bugün Ubıhça-Türkçe bir sözlük yok, Ubıhça-Fransızca sözlük var. Bu da bizim ayıbımız olsun! Gerçekten bir bilim insanının bir dili yok olmaktan kurtarmak için harcadığı 23 yazın bir saniyesini bile harcamadık henüz. Bu çok utanç verici benim için, kendi adıma. Çocukluğumda Çerkeslikle ilgili bana geçen şeylerin geneli edep, adapla ilgili kısımlardı, bunların bazılarının aşıldığını düşünüyorum artık. Keşke bunun yerine, dil öğrenmemize önem verselerdi. Bence insan anadilinde düşünürse zekâsı daha iyi çalışır, daha iyi ilerler, hayata bakışı daha farklı olur. Kendini anadilin olmayan bir dilde ifade etmekte zorlanırken hayatı ıskalıyoruz. Keşke anadilimizi bize öğretselerdi, keşke böyle asimile olmasaydık, en azından dil üzerinden…

-Eşiniz Çerkes mi?
-Değil, eşim tahminim Gürcü. Artvin göçmeniler. Kayseri ve Adana’ya yerleşmiş farklı iki akraba kolu, onlar da akraba ama biraz uzaktan…

-Gürcü olup olmadığını bilmiyorsunuz…
-Bilmiyoruz ama tahminim bu; tipoloji olarak…

Sinema büyük bir tıkanma içinde, büyük bir krizde

-Bu ara yeni bir filminiz vizyonda, hayırlı olsun…
-Teşekkür ederim. ‘Aşk Bu mu?’ filmi; şu anda vizyonda. İçinde bulunmaktan gerçekten keyif aldığım ender filmlerden biri. İnşallah insanlar izler, izleyenler de eğlenir.

-Sizi ilk ‘Leyla ile Mecnun’da izleyip “Ne saçma bir dizi bu böyle, niye izliyor bunu insanlar” demiş, sonra da müptelası olmuştuk.
-Ama her sınıftan, her gelir ve eğitim düzeyinden insanlar ‘Leyla ile Mecnun’u izliyordu. Çok enteresan, herkes kendinden bir şey buldu.
-Evet, üzüm yiyerek sarhoş olunan sahne mesela çok güzeldi…
-Sansürün İran sinemasına çok katkısı olduğu söylenir. TRT’de yayımlandı dizi de. O dönem için ‘Leyla ile Mecnun’a da çok katkısı oldu. Artık ona bile müsaade yok. Hatta full sansür yaptığınız halde başınız belaya girebilir.

-İran sineması çok başarılı işler çıkardı ama son dönemde pek bir şey yok…
-Ama bütün sinema durdu, Hollywood da durdu. Sinema büyük tıkanma yaşıyor, aşabileceğini de sanmıyorum. Netflix’te 10 bölümlük diziler izliyorum, edebiyata yaklaşan eserler var neredeyse. Demek ki sinemanın o kadar vakti yokmuş, 1.5-2 saatte bir hikâyeyi anlatmak edebiyata yaklaşmak için çok dezavantajlı bir durummuş. Sinema büyük bir tıkanma içinde, büyük bir krizde.
-Tiyatro da öyle…
-Tiyatro ölmez ama; o daha köklü bir sanat. Atina’da dini ayinler olarak oynandığı dönemden beri var olduğu için; bazen popüler olur, bazen olmaz ama devam eder.

-‘Adres Soran Adam’ı izledim, epey beğendim. Ödüller de almış…
-Evet, en iyi kısa filmim. Bayağı bir ödül aldı evet ve ödül alması dışında beğenildi de… İzleyen herkes beğendi. Kısa film kesinlikle uzun metrajlı filmden ayrı bir tür. Zor aynı zamanda. Dil olarak zor. Prodüksiyonu, çekmesi daha kolay ama bir kısa film kurgulamak bir uzun metrajlı film kurgulamaktan teknik olarak daha zor. Mesela Boğaziçililer bir ekoldür kısa filmde, Boğaziçi Film Kulübü bir ekoldür. Çok derin katkıları olmuştur Türkiye’de kısa filme. Ve Boğaziçi ekolünün Türkiye’de sinema eleştirisine de büyük katkısı olmuştur.

 


Bir dizide ve bir sinema filminde Çerkesçe konuştum

-Bir alışkanlık vardır ya, sıralanır hep ‘ünlü Çerkesler’ diye…
-Evet, onların içinde Mehmet Aslantuğ’u önemserim, hem hemşerimdir, Samsunlu. Bir entelektüeldir kendisi. Ayrıca Çerkes kimliğiyle ilgili bilgi sahibidir, en azından soykırımla ilgili derin bilgileri vardır. Bu konuyla ilişkin Türkiye toplumunda bir farklılık yaratmak için çabalamıştır. Kendini çok güzel ifade eder, çok güzel bir Türkçesi, çok güzel bir diksiyonu vardır. O bu konulardan bahsederken bütün dünya durur benim için, tamamen ona odaklanırım.

-Sizin de bu konuda tweet’leriniz var…
-Ben bu konuda bir araştırma yapmadım ama ‘İşler Güçler’in 40. bölümünde Çerkesçe konuştum, galiba Türkiye televizyonlarında ilkti bu. Ayrıca senaryosunu yazdığım ve başrolünde yer aldığım ‘Olaylar Olaylar’ filminde de Çerkesçe konuştum. Ezber tabii, dil bilmiyorum ama çalıştım.

-Akrabalar da oynamış galiba…
-Evet, akrabalarımın oynadığı… Köyümüzde çekildi filmin bir kısmı. Şöyle bir miras bıraktığımı düşünüyorum; -açıkçası hayatta kendimi başarılı bulduğum çok alan yok ama-bu filmde Çerkesçenin konuşulması ve tipik bir Çerkes evinin bir sahnede yer almasıyla gurur duyuyorum. Film çok başarılı olmadı maalesef, ancak o filmden bana kalan da bu!

-‘İşler Güçler’de Adigece konuştuğunuz o bölümü izlemiştik…
-Evet. Selçuk Aydemir’e teklif ettim; yönetmenimiz, yazarımız, aynı zamanda çok iyi bir arkadaşım. O da kabul etti. Benim fikrimdi filmde böyle bir şey olması. Ona da teşekkür ediyorum böyle bir şeye vesile olduğu için.

-Bir dönem köylerin ismi değiştirildi, çocuklara Çerkesçe isim verilemezdi, Çerkesçe şarkı söyleyenlerden gözaltına alınanlar oldu…
-Bunu olumlayarak söylemiyorum ama Çerkeslerin bu ülkenin kuruluşunda askeri istihbarat alanında çok önemli katkıları oldu. Hatta son döneme kadar hâkimlerdi bile neredeyse, en azından istihbaratta ama liyakat ortadan kalktığı için pek şansları kalmadı. Soykırımda da kaçırılan şöyle bir taraf var; evet, o dönemin Çarlık Rusya’sı tarafından soykırıma uğradık ama bizim Türkiye’ye getirilişimiz de Osmanlı devletiyle Rusya’nın bir anlaşması sonucu oluyor, yani kendi irademizle değil… Kaderimize hep savaşmak düştü. Maalesef öyle.

-Ve geldikten sonra da bir sürgün yaşanmış…
-Benim köyüm mesela tamamen bataklıkmış. Oraya yerleştirmişler, zaten yarısı ölmüş. Bir yandan da orayı ıslah etmişler, verimli bir tarım arazisi olmuş ve görece zenginleşmişler ama bedelini de ödemişler.

Türkiye Cumhuriyeti’nin insanlık tarihine namus borcudur Adigeceyi kurtarmak

-Hâlâ da devam ediyor aslında o bedel…
-Evet, devam ediyor, maalesef güvenlik kaygıları nedeniyle biz de bir torbaya atılıyoruz, bizim dilimiz de bir torbaya atılıyor ama o kendimiz torbadan ayrıştırarak da bu mücadeleyi sürdüremeyiz. Aksine, o torbadakilerle birlikte bu mücadeleyi sürdürmemiz gerektiğine inanıyorum. Gerçekten anadille ilgili çok acil önlemler alınması gerekiyor, çok acil! Yok olmakta olan Abhazcayı, devlet olan Abhazya galiba kurtarabilecek şansa sahip ama Adigelerin çoğu Adigey Cumhuriyeti’nde yaşamıyor, hatta Adigeler, Adigey Cumhuriyeti’nde azınlıktalar, yüzde 23 gibi bir nüfus yoğunluğu var, nüfusun çoğunluğu Rus. Adigelerin çoğu Türkiye’de ve Türkiye Cumhuriyeti’nin insanlık tarihine namus borcudur dillerini kurtarmak.

-Dilin günlük yaşamda mutlaka kullanılması gerekiyor…
-Konuşulan dil tabii ki çok önemli ama bence bir dili korumak için edebi anlamda eserlerin yaygınlaşması ve tercih edilebilir olması önemli. Sinemada, operada, sanatın bütün alanlarında… Bu dilin kullanılması ve bu dilin kullanıldığı eserlerin talep edilmesi, anadili Çerkesçe olanlar açısından çok önemli. Mesela ortaya Çerkesçe bir tiyatro oyunu koymak hayallerimden biri. Bunun için maddi koşulları sağlarsam, en azından bir yıllığına Adigey Cumhuriyeti’ne gitmeyi düşünüyorum. Bir tiyatro sahnesinde iki ayrı oyun, biri Abhazca, biri Adigece sahneye koymayı düşünüyorum. Hiç oyun olmasa bile Adigece bir güldürü, tek kişilik bir gösteri yapmayı planlıyorum. Bir arabaya atlayıp köy köy gezip hani şapkanı çıkarıp uzatırsın ya, “Gönlünüzden ne koparsa” dersin, öyle bir gösteri planlıyorum.

-Operada, tiyatroda, sinemada kendi dilimizi kullanırsak ve bu konuda talep olursa ön açıcı olur. Peki başka gruplarla işbirliğini nasıl sağlayabiliriz, neler yapabiliriz?
-Benim dışımda Çerkes arkadaşların konuya bakışını bilmiyorum, hiç konuşmadık. Ancak bu bence dernek, belediye organizasyonu gibi değil de profesyonel bir tiyatro kurularak sağlanabilir, o tiyatro kurulduktan sonra işbirliğine gidilebilir. Seyircilerin en azından böyle bir oyunun varlığınını farkında olması için işbirliği yapılabilir. Bence bu profesyonelce yapılması gereken bir şey… Belli bir bilet satılacak, o bileti satın alanlar sadece “Ah Çerkesçe konuşuluyor!” diye gelmeyecek, üstyazıda Türkçe de geçecek ki tiyatro seyircisi bu işle buluşsun; yoksa birbirimizi ağırlarız.
Ben çıksam sahneye, Çerkesçe konuşsam, muhtemelen salondakiler ağlar. Maksat bu değil. Maksat, tiyatro sanatının bir parçası olarak başka bir dilde bir oyun izletmek insanlara. ‘Disko 5 No’lu’ adlı bir oyun oynadı Mirza Metin diye bir arkadaşım. Kürtçe oyun… Ben üstyazılı izledim. Mükemmel oynuyor zaten. Oyunu izleyen herkes sevdi. Mirza, Kürtçe konuşuyor diye gözü yaşlı teyzeler yoktu orada, tiyatro seyircisi vardı. Bir kısmı Kürtçe biliyordu, bir kısmı ise bilmiyordu. Ancak Kürtçeyi sahnede yaşattı, ama neyle yaşattı? Profesyonel, çok güzel yazılmış ve güzel oynanmış bir oyunla. Böyle olmalı… Gerçekten bir metin ortaya koymak, tiyatro sanatının disiplinine hizmet eden ve iyi oynanmış, iyi kotarılmış, iyi sahnelenmiş bir oyundan bahsetmek gerekiyor. Bunun için de profesyonelce, önce anadile hâkim olmak, o anadilde bir oyun oluşturmak ve bu oyunu sahnelemek lazım. Benim de karşı tarafı net olarak anlayabileceğim şekilde anadili öğrenmem gerekiyor böyle bir şeye kalkışmam için ve bu da hedefim. O yüzden de çocuklarımın öğrenmesini önemsiyorum, onlarla konuştukça birbirimizin dilini ilerletebileceğimizi düşünüyorum. Bence ben Çerkesçeyi çocuklarımdan öğreneceğim.

-Kaç yaşındalar?
-Biri bir, biri dört.

Burada Türk müziği dinleyemezsiniz!

Çerkeslik, tırnak içinde Çerkes kelimesi olarak Cumhuriyetin egemen sınıfları tarafından her zaman övülmüştür. Çoğunluğumuz bu övgüye kapılmıştır. Bu övgü ve açıkçası devletin kritik yerlerinde konumlanırken Çerkesliğin bir artı olarak değerlendirilmesine, gönüllü asimilasyona razı olmuşuz çoğumuz. Çarşamba’nın en milliyetçi partisinin en kritik yerlerinde Çerkesler vardır, adeta Çerkeslerin yönettiği milliyetçi bir partidir. Ama bir gün şöyle bir şey olmuştu; o partinin üst düzeyde sözü geçen biri, bir gün biz Çerkes derneğinde Tarkan müziği açmış dans ediyoruz, genciz daha, gelip müziği kapatıp “Burada Türk müziği dinleyemezsiniz” demişti (gülüyor). Kendini daha büyük bir şeyin parçası olarak hissetmek ve bedelini ödemeden bunu halletmek kolay. Sonuçta biz ‘sapiens’iz ve ‘sapiens’ türü tekil yaşama imkânı olmayan bir tür, sosyal olmak zorundayız. Bazen bunu suiistimal ediyorlar.

Başka halklarla taleplerimizi ortaklaştırmalıyız

-Köyünüzde seçmeli anadil dersiyle ilgili talep oldu mu?
-Adigecenin seçmeli ders olarak okutulması, hatırladığım kadarıyla ilk sene yalnızca iki yerde oldu; biri Düzce’de, biri Kayseri’de. Bizim köyde dil talebi olan Çerkes sayısı azdır. Ama tekrar vurgulamak istiyorum; Adigeceyi Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin acilen destekleyip diriltmesi gerekiyor. Devlet dediğimiz şeye neden vergi veriyoruz? Dezavantajlı sınıfları kendi kaderlerine mahkûm etmemesi için… Ancak bu, sadece ekonomik anlamda olmamalı.
Dezavantajlı sınıfların kendi kültürlerini devam ettirebilmelerine müsaade etmeliyiz. Bugün gelişmişlik seviyesinde bizden geride olan birçok devlet, dezavantajlı sınıfları söz konusu olduğunda aşırı derecede hassas. Mesela Brezilya hükümeti yağmur ormanlarında hâlâ kendi kültürlerini yaşayan, dışardaki insanlarla iletişim kurmayı reddeden ilkel kabileleri koruyor. Sağlık hizmeti bile götürmüyor ki onlar kendi kültürlerini devam ettirsinler… Çünkü bu insanlığın ortak mirasıdır. Çerkesçe de insanlığın ortak mirası, sahip çıkılması lazım.

-Diğer dillerde de öyle…
-Tabii ki, Hemşince gibi, Lazca gibi… Batı Ermenicesi şu anda yok olmak üzere. Bu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kültür mirasıdır. Batı Ermenicesi, Ermenistan’da konuşulmaz. İstanbul lehçesidir ve İstanbul, Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük şehridir, Batı Ermenicesi de İstanbul’a ait bir şeydir. Kitaplarımızda, romanlarımızda, oyunlarımızda yaşayan bir şeydir.

-Ne önerirsiniz, devletten nasıl bir talep olmalı?
-Bence anadil talebi olan başka halklarla taleplerimizi ortaklaştırıp bu konuda herhangi bir komplekse girmeden, ortak bir şekilde bir ses duyurma olabilir. “Biz onlar gibi değiliz” deyip bu mücadeleyi kazanma şansımız yok. Zaten ortada bir anadil mücadelesi var, ona eklemlenmeliyiz, ortaklaşmalıyız.

-Çocuklarınıza Nartan ve Janberd isimlerini koymaya nasıl karar verdiniz?
-Ben Çerkesçeyi taşıyamadım sonraki nesle, en azından isim olarak bir kimliğin hâlâ yaşadığını ve tamamen yok olmadığını kanıtlamak için bu isimleri verdim. Bir de Çerkeslere, Çerkes ismi verilir (gülüyor). Son bir çığlık aslında bu! Bir şey taşıyamıyorum ama ne yapmalıyım? Çocuklarımızın adı en azından Çerkesçe olsun, sağda solda bunu söyleyeyim, ben de ispatlayayım Çerkes olduğumu hiç olmazsa (gülüyor).

-İKKD’de çocuklar için folklor grubumuz var.
-Kesinlikle göndereceğim.

Serflikle ilgili araştırma yapmalı, bu konuda özeleştiri vermeliyiz

-Hedef, çocuklara dili de öğretmek…
-Mükemmel olur. Eğer onlar dil öğrenirse ben hayatımı sadece dil öğrenmeye harcar ve onlarla Çerkesçe konuşmak isterim. Ben bir de şununla ilgili bir eksiklik hissediyorum; serflik vardı biliyorsunuz soykırımdan önce Çerkeslerde. Serfler ve efendileri -serfler bir çeşit köle ama tam köle de değil- birlikte göç ettiler Türkiye’ye. Bu konuyla ilgili hiçbir araştırma okumadım. Mesela nasıl ilişkilendirildiler, nasıl travmalar yaşadılar, bununla ilgili bir araştırma eksikliği hissediyorum. Belki kendi içimizde böyle bir araştırma yapmamız ve özeleştiri vermemiz gerektiğini düşünüyorum.

-Sizin köyde var mıydı böyle bir ayrım; aşağılama, kız vermeme, izole etme gibi?
-Söylem bazında duydum; benim babaannemin kardeşi ve annemin babası olan dedemin kardeşi hacı ninem var, onların çeşitli kereler birkaç sülale için “Onlar köle sülalesi” dediklerini duydum ama bu, bir aşağılama içermiyordu, sadece bir bilgi içeriyordu, öyle bir şeye rastlamadım hiç.

-Başlık parası verilir miydi sizde?
-Dedem, galiba babaannem için başlık parası ödemiş ama yine o hacı ninemin iddiasına göre bir süre sonra geri almış (gülüyor).

-Jıneps gazetesini biliyor muydunuz?
-Çok uzun zamandan beri biliyorum. Çerkeslerle ilgili bir de Fehim Taştekin’i çok beğenerek takip ediyorum. “Çerkeslerin payına hep savaşmak düşmüş” cümlesini ondan alıntıladım. Suriye’deki durumu anlatıyordu; Suriye Çerkeslerini…

-“Bir talebi olan Çerkestir” demiştiniz ya, Fehim Taştekin’in bir talebi var ve bizden daha Çerkes.
-Çok entelektüel biri Fehim Bey; bir kere Türkçeyi çok iyi kullanıyor ve yazısını okuduğunda yazının toplam kurgusu da çok güzel. Çok akıcı bir şekilde yazıyor.

Çocuklarımın geleceğine dair en büyük arzum, dil bilmeleri

-Peki çocuklarınızın geleceğine dair beklentileriniz ve öngörüleriniz neler?
-Bir kere çocuklarımın geleceğine dair kendi kendimle ilgili en büyük arzum dil bilmeleri, başka bir şey taşımalarına gerek yok, folkloru da bilseler hoşuma gider ama bence öncelik; dil. Onun haricinde eğitimleriyle ilgili çok kaygılıyım ama benim eşim Milli Eğitim’de çalışan bir müdür yardımcısı, hâlâ iyi öğretmenler var. Hâlâ bütün bu sistemin farkında olup kendini pedagojik olarak çocuğun gelişimine adayan insanlar var; onlara güveniyorum açıkçası ama şuna güvenmiyorum: Başka türlü yetiştirilen çocuklarla hayatı nasıl kuracaklar? Yalnızlaşacaklar mı? Onlarla birlikte endişeleniyorum.
Onun haricinde, keşke mesela anavatanımızda bir yuvamız olsa, orada da kalsak, onlar da hissetseler nerden göç ettiklerini. Çok fazla bir zaman geçmedi, 150 yıl. Önce bambaşka bir coğrafyanın insanlarıydık, oraya aidiyetimiz de binlerce yıl önceye dayanıyor. İnşallah onu da sağlarız…

-Üniversite eğitimi için giden gençler var…
-Bilemiyorum tabii oradaki üniversitelerin kalitesini. O kadar kendi kariyerlerini feda ederler mi bilmiyorum ama bir gün bana “Orada okuyacağım” deseler, “Okuma” demem. Mutlu olurum aksine. Orada eğitim için Rusça bilmek önemli. Olayların bizi buraya getirme sürecini tartışmıyorum ama geldiğimiz noktada Çerkeslerin kendi arasında iletişim kurması için Türkçe ve Rusça iki önemli dil. Türkiye ve Rusya’da yaşıyoruz genel olarak. Latin Alfabesi’ni bilmek nasıl önemliyse, mesela ben Jıneps’i nasıl okuyorum, Latin alfabesini bileceğim. Kril alfabesini bilmenin de o derece önemli olduğunu düşünüyorum.

-Çerkes kültüründen aldığınız şeyler sizi nasıl etkiledi?
-Mesela otobüs durağında oturamam rahat rahat çünkü bacak bacak üstüne atmayı çok seviyorum ama sürekli önümden birileri geçtikçe bacağını indir-kaldır, indir-kaldır… Genelde caddeye bakmayan yerlerde oturuyorum.

-Peki tiyatroda bir etkisi oldu mu?
-Oldu. Çerkesler özgüvenlidir, ben de özgüvenli bir şekilde başladım, kendimi gösterdim yani. Mesela Kafkas danslarında omuzları geriye atarak dimdik durursunuz ya, tiyatroda da bu önemlidir. Bedeni hareket ettirme, kıvraklık, ses… Onlar da Çerkes kültürünün taşıdığı avantajlar oldu bana.

-Bir de hazırcevaplık…
-Aynen öyle; bildiğiniz gibi Halit Kıvanç örneğin, kendini Türkçe ifade etse de herhalde kendisinin herhangi bir mülakatta yenemeyeceği kimse yoktur.

-Çok teşekkür ederiz zaman ayırdığınız için.
-Jıneps gazetesinin hâlâ basılı olarak yayın hayatına devam etmesi benim için gerçekten bir sevinç kaynağı. Teşekkür ediyorum ben de…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here