Çerkes Hasan Ağa

0
12

 

Ürdün Durağı,
Aile Dağılıyor

Kafkas dağlarından Tuna ovalarına, oradan da Ürdün çöllerine inmek pek çokları gibi aileyi mutlu etmemiş. Bir ara Madagaskar’a gönderileceklerini duymuş ve çok ürkmüşler; orası da nerede ki? Yıllar sonra bir kitapta Nazilerin soykırımından önce Yahudileri nerelere sürebileceklerini incelediklerini, belirlenen iki adresten birisinin yine Madagaskar olduğunu öğrenmiştim. Madagaskarlıların bundan haberi var mıydı, onlara sorulmuş muydu, hiç sanmıyorum, neyse…
Dedemin babası Hüseyin Çavuş Ürdün’de ölüyor. Ailenin Ürdün’de zor bir dönemden geçtiğini, dağıldığını görüyoruz. Yıllardır birlikte zorluklara göğüs geren, ülkeleri dolaşan, dağları, denizleri aşan aile bireyleri ayrışmaya başlıyor, ayrı coğrafyalara doğru yelken açıyorlar. Dedemin amca tarafı Ürdün’de kalıyor, halaları ise Suriye’ye Hama-Humus bölgesine gidiyor. Dedem anne tarafındaki akrabalarıyla birlikte Söke’ye geliyor.
1878’de Tuna kıyılarından ayrıldıklarında dedemin henüz genç sayılacak bir yaşta olduğunu, aile içi kararlarda söz sahibi olmadığını düşünebiliriz. Ürdün’den ayrılırken de annesiyle birlikte gittiğini düşünürsek kendi ailesini henüz kuracak yaşta olmadığını da varsayabiliriz. Ürdün’de en fazla bir veya iki yıl geçirmiş olmalılar, belki de daha az.
Ürdün ve Suriye’deki akrabalarla ilişki kurulması, adreslerinin bulunması zaman zaman gündemimize geliyor. Akrabalarımla buluşmayı, eksik hikâyenin bilmediğimiz parçalarını dinlemeyi elbette isterdim. Aslında oralarda bir yerlerde bulunduklarını bilmek beni daha çok heyecanlandırıyor. Tarihte neler olduğunu öğrenmeye ve aktarmaya çalışıyoruz; bazen “farklı olsa neler olurdu?” diye düşünmeden edemiyoruz da. Örneğin Çerkes Hasan Ağa Ürdün’deki akrabalarının yanında kalabilirdi veya Tuna kıyısında konakladığımız bölgede kalan çok az aileden birisi de olabilirdik, Adige’den hiç ayrılmayanlardan da. Bu olasılıkların her biri geçmişe dönük farklı hikâyelere kapı aralıyor.
Ürdün’e gitme fırsatım olmadı, ancak Mimarlar Odası başkanı olarak Suriye’ye bir kaç kere gittim. Suriye Mimar ve Mühendisler Odası davetiyle yaptığımız bu gidişlerimden birinde ziyaret ettiğimiz Golan Tepelerinin yanındaki Kuneytra bölgesinin valisi bize yemek ikram etmek istedi. Yemeğe katılan bölge milletvekillerinden biri avukat bir hanımdı, sohbet sırasında “aranızda Çerkes var mı?” diye sormaz mı? Abzeh’miş, bölgede Bjeduğ’ların da olduğunu söyledi. Çerkesçe de biliyordu, ne yazık ki ben bilmiyorum, İngilizce çok az konuşabiliyordu, neticede Arapça tercüman aracılığıyla anlaşabildik. Oysa babamın anne tarafı Abzeh, kim bilir belki de… Suriye’de pek çok Çerkes yerleşimi olduğunu, Çerkeslerin değişik devlet görevlerinde bulunduğunu söylediler. Suriye Mimarlar Odası Başkanı Lazkiye Valisinin Çerkes olduğunu da belirtmişti, ne yazık ki tanışma fırsatımız olmadı.
Ürdün günlerinden anı olarak elimizde bir Arap kılıcı kaldı. Bu kılıç gelirken mi getirildi, oradaki akrabalarımız sonra hediye mi gönderdi, tam hatırlamıyorum.

Son Durak Söke

Söke’ye geliş sürecinin de son derece sancılı geçtiği yönünde anlatılar var. Değindiğimiz gibi Çerkeslere istediklere yere gidip oturabilecekleri söylenmiyor, belirli bir bölgede ikamet etmeleri isteniyor. Hatta bunun için teşvikler de söz konusu, Osmanlı yönetimi gelen Çerkesleri on yıl süreyle askeri yükümlülük ve vergiden muaf tutuyor. Ayrıca ev yapımı için gerekli olan bedeli sağlıyor, geçinebilecekleri kadar toprak ve aile başına toprağı işleyebilecekleri iki adet öküz veriyor. Aile anlatısında bu kısım pek geçmez, aksine gelirken uğradıkları Anadolu’daki diğer Çerkes yerleşimlerinde çok da hoş karşılanmadıkları, ötelendikleri, acı günler geçirdikleri belirtiliyor.
Sonra Söke civarında yerleşmeye kim, hangi kurum karar ve onay verdi bilemiyoruz. O dönemde tüm coğrafyada nüfus hareketlerinin yoğun olduğunu, Osmanlı yönetiminin de gelen Müslüman göçmenleri denge unsuru olarak bölgede iskân etmeye çalıştığını düşünebiliriz. Söke Hıristiyan nüfusun yoğun olduğu bir bölge olduğu için Çerkesler buralara yönlendirilmiş olabilir.
Söke’ye geldiklerinde öncelikle çevrede oluşturulan değişik Çerkes köylerinde (Savuca olabilir) kalıyorlar, sonra Söke’deki Çerkes Mahallesine geçiyorlar. Burada da bir bilinmeyenden söz etmemiz gerekiyor. Annemin ailesi toprakla uğraşıyor, dedem Ali Çavuş aynı zamanda at ticareti de yapıyor, ihtiyaç sahiplerine harman zamanı at kiralıyor. Oysa Çerkes Hasan Ağa’nın böyle bir toprak işiyle alakası olmamış. Ya kendilerine verilen tarım arazilerini ellerinden çıkardılar, ya da kendilerine değişik nedenlerle böyle bir toprak verilmedi. Ürdün üzerinden gelmiş olmalarının bunda payı olabilir mi?
Dedeme “Mıgırdıç’ın Hasan” derlermiş. Mıgırdıç Efendi zengin bir tüccar, pek çok alanda iş yapıyor, tarım ürünlerini topluyor, satıyor. Nitekim dedem de daha sonra benzer bir mesleği edinecek ve “Zahireci Çerkes Hasan Ağa” olarak tanınacak. Bir dönem at veya katır sırtında köyleri dolaşır ve patronu adına köylünün mallarını toplarmış. Bir gün Sazlıköy’deki tarihî köprüden geçerken hayvandan düşerek sakatlanıyor ve ondan sonra da köyleri dolaşmayı bırakarak kasabada tüccarlık yapmaya başlıyor.
Anadolu’daki ilk demiryolunun yani İzmir-Aydın demiryolunun kurulması, Söke’ye demiryolu bağlantısı yapılması bölge ticaretinin zenginleşmesine de yol açmış. Olcay Pullukçuoğlu Yapucu’nun “Modernleşme Sürecinde Bir Sancak: Aydın” (Kitap Yayınevi, 2007) kitabı bu dönemleri, kapitalist ilişkilerin girdiği bölgedeki değişimi ayrıntılı bir şekilde aktarıyor. Kitapta Söke’deki ticari ilişkiler aktarılırken bir isim dikkatimi çekti: “Söke’de Küp Dağı’nda bulunan linyit kömürü madeninin işletme imtiyazı Bilezikçioğlu Mıgırdıç Efendi’ye 10 yıllığına verilir” (Sayfa 141) Sözü edilen Bilezikçioğlu Mıgırdıç Efendi dedemin bir dönem yanında çalıştığı kişi olabilir mi?
Çerkes Hasan Ağa ilk evliliğini Bekir Dede’nin (Abzeh) kızı Hatice’yle yapıyor. Bildiğimiz kadarıyla üç kızı ve bir oğlu oluyor; Feride (doğum ve ölüm tarihlerini bilemiyoruz), Emine (1898-1984), Şadiye (1900-1986) ve Hüseyin Faik (1902-1973). Çocukların doğum tarihlerinden hareketle 1895 yılı civarında evlendiğini düşünebiliriz, yaklaşık 38 yaş civarında. “Çerkesler geç evlenir” kuralını doğrular bir tespit. Bir süre sonra ilk eşi Hatice ölüyor, ne zaman öldüğünü bilmiyoruz, 1909 veya 1910 olmalı. O sırada büyük evde ablasına yardım eden küçük kardeş Asiye ailenin yönlendirmesiyle yaşlı eniştesiyle evlendiriliyor. 1892 doğumlu, evlendiğinde yaklaşık 18 yaşında olmalı, Çerkes Hasan Ağa ise 53 yaşında. Ailenin bu kararından pek mutlu olmadığını düşünebiliriz.
Birlikte dört oğulları oluyor; Mustafa (1912-2007), Ahmet (1914-2001), Nurettin (1916-1983) ve Hayrettin (1918-1997). Dedem büyük oğluna babasının ismini, amcasının ismi Mustafa’yı da babama veriyor. Buradan hareketle bazı tahminlerde bulunabiliriz; kızlara bilemediğimiz aile büyüklerinin anısına isim verilmiş olamaz mı?
Batı Anadolu’nun pek çok yöresi gibi ekonomik yönden çok hareketli günlerin yaşandığı bir dönemde Söke’de oldukça iyi bir ekonomik refah seviyesine ulaşılıyor. Zahire ve kereste ticareti yapıyorlar. Elbette aynı günlerde siyasi hareketlilikten de söz etmemiz gerekiyor, bölgenin etnik yapısında ciddi bir hareketlenme, gerilim yaşanıyor. İtalyan işgali günlerinde pek çok Sökeli gibi kentten ayrılmıyorlar, ama Yunanlılar İzmir’i ve bölgedeki kentleri işgal etmeye başlayınca yeniden göç yolları gözüküyor; Çine üzerinden zorlu bir yolculukla Muğla’ya gidiyorlar. Babam ilkokula Muğla’da başlıyor. Dedemin Muğla’daki tüccar dostları daha ev bulmadan bir işyeri açmasına yardım ediyorlar, Muğla’da ticarete devam ediliyor. Büyük kapılı, avlulu bir Muğla evinde geçirdikleri günleri, günün birinde akrep sokunca bağıra bağıra dedemi bulmak için camiye kadar koştuğunu anlatır babam.
Nice sonra tekrar Söke’ye dönüş başlıyor. Söke yangın yeri gibidir, geldiklerinde hâlâ yanan yerlerin olduğu anlatılır. Çerkesler için oldukça zorlu bir dönem geçeceğe benzemektedir. Kurtuluş Savaşı sonrasında bölgede Çerkeslere yönelik tepkiler yoğunlaşmıştır. Sürgüne gönderilen 150’liklerin yarıdan fazlası Çerkestir ve Çerkes Ethem olayı farklı anlatılarla resmî söylemin içinde verilmektedir. Bu kapsamda özellikle bölgede yaşananlarla ilgili pek çok şey aktarılabilir, ancak burada özellikle üzerinde durmak istediğimiz konu bu ortamın aile yaşamı üzerindeki önemli etkisidir. Dedemin Türkçeyi sonradan öğrendiğini belirtmiştim, aile büyükleri kendi aralarında Çerkesçe, ama çocuklarıyla Türkçe konuşuyor, Çerkesçe öğretmiyorlar. Doğal olarak aradaki kuşak onların dediklerini, Çerkesçeyi anlıyor, ama meramını Türkçe ifade ediyordu. Bizim kuşağa gelinceye kadar ise bu konu tamamen bitti denilebilir. Bir tür “gönüllü” asimilasyon söz konusu; ya da bir başka deyişle “güvercin tedirginliği” diyebiliriz.
Trenin gelmesi, ticaretin gelişmesi, bölgeyle ilişkilerin yoğunlaşması gibi nedenlerle Söke erken belediye teşkilatı kurulan kentlerden. Çerkes Hasan Ağa da kentin varlıklı tüccarlarından olarak belediyede daimi encümen azası olmuş. Müntehib-i sani yani ikinci seçmen olarak mebus seçiminde etkili olduğu söyleniyor.
Aile 1929-30 yıllarında dünyadaki krize paralel olarak darboğaza girmiş, iflas ettikleri, ellerindeki malların, mülklerin gittiği söylenir; oldukça zor günler yaşamaya başlamışlar. Daha sonraki yıllar hem Söke’de kalan aile fertleri, hem de çalışmaya ve okumaya başka yerlere giden çocuklar için oldukça sıkıntılı geçiyor. Taşınılan büyük ev dışında neredeyse hiçbir şey elde kalmayınca evin bir odası, ticarethane olarak düzenlenmiş.
Pek çoklarımız gibi benim de çok iyi duygularla andığım güzel büyük bir evde yaşıyorduk. Girişte sağda ihtiyarlığında dedemin yattığı odanın zemini ve dış cepheye bakan penceresi farklıydı. Nedenini çok sonra anlamıştım, burası eskiden Çerkes Hasan Ağa’nın dükkânıydı. Kereste boyları sığmadığı için zemin bir metre kadar alçaltılmış, dışarıya da kapı açılmıştı.
Annemin babası dedem Ali Çavuş 1886, babaannem 1892, anneannem ise 1894 doğumlu. Doğum tarihlerinden hareketle Söke’de doğduklarını, zorlu göç yolculuğunu yaşamadıklarını söyleyebiliriz. Aile büyükleri arasında Çerkes Sürgününü yaşayan başka birisini tanıma şansım olmadı. Çerkes Hasan Ağa’nın uzun ömrünün son yıllarına yetişebildim, ne yazık ki sağlık sorunlarıyla boğuştuğu bir dönemdi. Eski heybetinin izini taşıyan çok uzun boylu, bastonlu bir ihtiyar olarak hatırlıyorum. Evde özel odasında yatar, bazen de bir yerlere gitmeye yeltenirdi. Öldüğü günü çok iyi hatırlıyorum, çünkü ölüm olayıyla ilk tanışmamdı diyebilirim. İlkokul ikinci sınıfta olmalıyım, okuldan çıkmış çarşı içerisinden arkadaşlarla güle oynaya eve gidiyorum. Beni tanıyan bir esnaf dükkânının önünden geçerken “ne oynuyorsun, deden öldü, eve koş haydi” diye beni azarladı. “Dedem öldü mü, ölüm, o da ne, dedem ne oldu, şimdi ne olacak…” sorularıyla dolu olarak eve koştuğumu hatırlıyorum. Bu kadar uzun yaşayan birisinin neredeyse ölümsüzlüğüne inanılır. Kalabalık avludan çıkışını camiye götürülüşünü hatırlıyorum. Sonuçta “bir namazlık saltanatın olacak…” Ardından onca yaşanmışlığın izlerini bırakarak bilinmezliğe gidiş. (Bitti)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here