“Diasporada en çok kadınların canı yandı”

0
20

Nakletmeye çalışacağım olay bir hikaye değil, bir zamanlar (50’li yıllar) Uzunyayla’da sıklıkla yaşanan bir durum…
Uzunyayla, yazları gündüz neredeyse ağaçsız denecek kadar çorak olması nedeniyle güneşin kavurucu olduğu, geceleri ise soba ve ocaklarda harlı ateşin yakıldığı garip bir iklime sahip. O nedenle de bir kaç çeşit tahıl dışında hiçbir şeyin yetişmediği, geçimin hayvancılıkla desteklendiği, biz Çerkeslerin geçmişinde alışık olmadığı bir ortam. Sürülmenin ve yurtsuz kalmanın yarattığı kaygı nedeniyle olsa gerek bu durumdan çok da yakınılmadan yaşam sürdürülmeye çalışılmakta. İklime ve şartlara inat insanların birbirine saygı duyduğu, akrabaya komşuya değer verildiği, yardımlaşmanın paylaşımın olduğu, başında erkeği kalmamış kadın yardım talep etmese bile xabze gereği elbirliği ile işlerinin görüldüğü insana yakışır bir yaşam…
Lakin insanların çoğu yoksul, imkansızlıklar içinde hayatta kalma mücadelesi vermekte. Bu durumlarını öğrenmiş olan özellikle Adana civarından Çerkes olmayan birileri yılda bir kez gelip Uzunyayla köylerinden gencecik güzellikleri aşikar yoksul aile kızlarından birilerini seçip başlık adı altında para karşılığı satın alıp gitmektelerdi.
Günümüzde düşünüldüğünde insanın dehşete düşmesine neden olan bu durum o zaman yoksul aileler için umut gibi görülmekteymiş demek ki.
Olayı anlatan annem bir aylık gelinken, yine sıcak bir yaz günü köye bir otomobilin gelip bir evin önünde durarak bahçede oynayan çocuğa ablasının olup olmadığının sorulduğunu, çocuğun ablasının olduğunu söylemesi üzerine o eve konuk olarak girdiklerini ve bir süre sonra kendisinden misafirleri oturtmak için minder, ikram için bardak vb istediklerini (ne kadar yoksul olunduğunu düşünün) öğleden sonra da yeni gelin olması nedeniyle Adanalılara verilen kıza giydirilmek üzere çamaşır ve elbise için gelindiğini söyledi. Kendisinin de uygun olan eşyaları kıza çok üzülerek verdiğini ve bir süre sonra da kızı alıp köyden ayrıldıklarını anlattı. Kızın akıbeti ile ilgili tek güvencelerinin de daha önce aynı şekilde Adanalılara verilen Çerkes bir kadının yanlarında olması imiş.
Ben durumu anlamaya çalışıp o kızı kime götürdüklerini, nasıl bir ortama gittiğini, başına neler gelebileceğini, kızı Adana’nın meşhur pavyonlarına veya benzeri bir yere satmayacaklarının garantisinin olup olmadığını çaresizlikle sorgularken, kızın ailesinin bu durum için ne söylediklerini sorduğumda aldığım cevap bir kadın olarak içimi daha da acıtmıştı. Aile, “Allah yüzümüze baktı hayatımız kurtuldu” demektelermiş. Ve o kızın hayli zaman sonra köye aileyi ziyarete gelişi de ayrı acı. Ne kadar mutlu ve varlık içinde olduğunu köye göstermek, ezikliğini saklamak için saat başı kıyafet değiştirip etrafta dolaştığını, annesinin de ona eşlik ederek “Bizim için fakirlik bitti artık” diyerek övündüğünü, kocası denen adamın beş para etmez biri olduğunu annem anlattığında boğazım düğümlenmiş, kime lanet okuyacağımı şaşırmıştım.
Aynı acıları yaşamış bir Çerkes kadın yine yukarıda anlattığım şekilde Adana’ya gelin götürülmüş. Gittiğinde tek kelime Türkçe bilmediğini, götürüldüğü eve girerken Adana’nın sıcağından bayıldığını, kendisine sorulan hiç bir şeyi anlamadığını, kocası olacak adamı ilk gördüğünde ölmek istediğini gözlerindeki hüzünle söylerken “Peki şimdi mutlu musun?” diye sorduğumda ‘’Mutlu değilim ama alıştım, çocuklarım ve torunlarım var, bundan sonra hayattan ne bekleyebilirim’’ demişti.
Evet diasporada herkes çok zorlandı, nice acılar çekti ama galiba en çok kadınların canı yandı.
Kırıldık, sürüldük, hayatta kaldık ama nasıl kaldık?

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here