Muhacirin anadili, komşu dili

0
7

Khuşatı Hayri Ata’nın Dünya Anadil Günü dolayısıyla yazdığı yazıyı ve Badtı Muammer Tekin’in çevirisini yayınlıyoruz

Hasan Cemal’in Kürt kökenli yazar ve romancı Mehmet Uzun röportajını okuyunca “Ne kadar da benzer hikayeler yaşamışız” diye düşündüm…
Benim de hayatım dil öğrenmekle geçti…
Doğduğum köy geçen yüzyılın başlarında Rusya ve Kafkasya’da meydana gelen “sosyal tsunami”lerin önünden Sarıkamış’ın bir köyüne kadar sürüklenenler tarafından kurulan bir Oset köyü…
Köydeki yaşlılar ya birinci ya da ikinci kuşak “Kafkas muhacirleri”…
Anadilimiz Oset dili (biz İronau deriz); Hint Avrupa büyük dil ailesinin bir kolu olan İrani diller gurubunun kuzeydoğu dalından…
Dilbilimciler, dünyada halen konuşulan en eski üç dört dilden biri diyorlar…
Türkçe ile uzaktan yakından alakası yok…
Bağlı olduğumuz ilçe Sarıkamış ve köyleri Azeri, Türkmen, Kürt, Lezgi (Dağıstanlı) ve az sayıda da Osetlerden müteşekkil idi; Türk çocuklar bize hakaret babından “At eti yiyen Çerkesler” derlerdi…
Yaşlılar kendi aralarında Osetçe konuşurlardı; çoğu Türkçe bilmezdi; bizimle de yarı Türkçe yarı Osetçe konuşurlardı…
Konuştukları Türkçe de çarşıda pazarda öğrendikleri, kırık dökük, toplam en fazla 200 kelimelik bir acayip Türkçe…
Evde eski gelinlerin çeyiz sandığı gibi bir radyo var ama radyoda konuşulan Türkçe bana Çince gibi geliyor…
Bizim kuşak bu “çok dilli ve çok kültürlü” ortamda “dilsiz ve kültürsüz” olarak büyüdü; ne ana dilimiz Oset dilini ne de Türkçeyi konuşabiliyorduk; iki ara bir derede “At eti yiyen Çerkesler” olarak Türklerle anlaşmaya çalışıyorduk…
Ortaokul bittikten sonra, o zamanlar Sarıkamış’ta lise olmadığı için ve de köyde geçim sıkıntısı başladığı için, biz de modaya uyduk ve büyük şehirlerin yolunu tuttuk, Ankara’ya taşındık…
“Ankara Türkçesi” ile bizim bildiğimiz “Sarıkamış Türkçesi” arasındaki fark İspanyolca ile Fransızca arasındaki fark gibi bir şey; anlıyoruz ama konuşamıyoruz hesabı…
Liseye başladım; başlamaz olaydım…
Sözlü sınavlar olurdu, ayda bir yapılan yazılı sınavların yanı sıra…
Dua ederdim, inşallah beni sözlü sınava kaldırmazlar diye; konuyu bilmediğimden değil, kendimi “Türkçe” ifade edebileceğimden emin olmadığım için…
Sınıftaki “Angaralı piçler” zaten yeteri kadar dalga geçiyorlar suskunluğumla, bir de sınıfın önünde sözlü sınavdan geçmek korkusu vardı…
Ben de farkı kapatmak için yazılılara abanıyorum ve sınıfın neredeyse ilk üçü arasındayım çoğu dersten…
Kısaca, Türk dilini lisede öğrendim ben ama zaten anladığımız ama konuşamadığımız“ana dilimiz” Osetçeyi de rafa kaldırdık…
Köprülerin altından sular akarken ben 12 Eylül’den sonra zorunlu olarak yurt dışına, Almanya’ya gittim…
Bir sene kadar Almanca dil kursları derken Almanlar tipimi beğenmedi galiba bana oturum hakkı vermediler…
Oradan Fransa’ya gittim; yeni baştan bu kez Fransızca dil kursları, ardından üniversite…
İnsanlar iş ve ekmek peşinde iken ben hala dil öğrenmekle meşgulüm…
Neyse iyi kötü Fransızcayı hallettim, yanına da kdv gibi İngilizce kattım…
Türkiye’ye döndükten sonra, bağımlılar gibi, “Yav benim “Ana dilim” Osetçe ise ben bunu niye bilmiyorum” demeye başladım…
Bir kez daha “anlıyorum ama konuşamıyorum” durumlarından çıkmaya karar verdim ve Osetçe – Kiril alfabesi- okumak ve yeniden öğrenmek için çalışmaya başladım…
Benim ölçülerime göre bu işi de iyi kötü hallettim…
Şimdi anadilimin yanında üç yabancı dili “hem anlıyor hem konuşabiliyorum ama bu arada “Atı alan Üsküdar’ı geçti”, ya da “gün akşam oldu”…
Hülasa, hayatımda çok zorluklarla karşılaştım ama hiçbir şeyden çekmedim bu dil bilmemekten ve dil öğrenmekten çektiğim kadar…
Tanrı kimseyi “muhacirlikle” imtihan etmesin…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here