Atlar, İstingler, Klueler

0
8

Tam da anlamına (arkadaşlık, yarenlik, konuşma, görüşme, birlikte oturup söyleşmeye) yakışır bir ‘söyleşi’ oldu bizimkisi. Ne ararsak vardı. 

Hatta üzerine birkaç doz da gülüşme ekledik ki… Tadı damağımızda kaldı.

Kiminle?
Sevgili Erol Yıldır ile…

Neyi konuştuk?
İsting/Çeçen-İnguş Keçe Sanatı’nı…

Neyi öğrendik?
Öncelikle 1987-2015 yılları arasındaki süreçte ‘üzerine araştırma yapılması’ fikrini doğurduğu, büyüttüğü ve kitap haline getirdiği bu derya deniz konunun birkaç saate sığamayacak kadar zenginlik, derinlik, hüzün ve keyif içerdiğini…

-Jıneps olarak uygun olan her fırsatta bir ressamla, bir heykeltıraşla, yani güzel sanatlarla ilgilenenlerle söyleşi yapalım istiyoruz. Özellikle gençlerin sizleri tanıması için bu oldukça önemli diye düşünüyoruz. Gerçi gençler her şeyi bizden daha iyi ve önce biliyordur ama… Ne dersiniz?
-Gençler aslında her şeyi çok iyi biliyorlar ama bilmiyormuş gibi yapıyorlar. Ben seviyorum bu yönlerini. Dinlemiyormuş gibi görünüp ‘ne söyledim’ diye sorulduğunda anında cevap verebiliyorlar. Bir yandan dersi dinleyip bir yandan mesaj atıp aynı anda birden çok işi yapabiliyorlar.
Ben kesinlikle derste de sınavlarda da öğrencilerden telefonlarını almam; yorum sorusu sorarım. Zaten çocuk sorduğum soruları yorumlayacak yetenekteyse telefondan yararlansın istiyorsa. Bugün artık olmazsa olmazımız çünkü bunlar…

***

Erol Yıldır

1960/Göksun-Kahramanmaraş’ta doğdu, (Çeçenlerin Enganoy taybındandır)
1983/Gazi Üniversitesi Resim Bölümü’nü bitirdi.
1987/Sanat tarihinde yüksek lisansını tamamladı.
2015 yılından bu yana İstanbul Gelişim Üniversitesi Dekan Yardımcısı ve Grafik Tasarımı Bölümü öğretim üyesi olarak görev yapmakta.
Sanatsal çalışmalarına, resim alanında yağlıboya ve akrilik tekniği ağırlıklı olarak İstanbul’daki özel atölyesinde devam etmekte.
Bugüne kadar 4 kişisel sergi açan, yurtiçi-yurtdışında çeşitli çalıştaylara ve karma sergilere katılan Yıldır, çağdaş Türk resminin son dönemde öne çıkan ressamları arasında kabul edilmekte.
Sanatsal çalışmalarına, resim alanında yağlı boya ve akrilik tekniği ağırlıklı olarak İstanbul’daki özel atölyesinde devam etmektedir. Bugüne kadar 4 kişisel sergi açan, yurt içi-yurtdışında çeşitli çalıştaylara ve karma sergilere katılan Yıldır, Çağdaş Türk Resminin son dönemde öne çıkan ressamları arasında kabul edilmektedir. Sanatçının Pakistan, Bosna Hersek, Çeçenya, Mısır, Sırbistan, Makedonya, Rusya, Kore, Hindistan, Arnavutluk, Lübnan, Almanya, İtalya ve Hollanda’da resmi ve özel koleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır ve 11 kitabı vardır.

***

Eyvah, fotoğraf mı?

Hiç unutmuyorum. Rahmetli babam, annemle fotoğraf çektirmiş. Mersin’e gitmişler bunun için ve fotoğrafta, muhtemelen fotoğrafçının yönlendirmesiyle, annem hafifçe başını babama doğru eğerek poz vermiş ve bu fotoğraf dedemin eline geçmiş (bunu annem yıllar sonra anlatıyor bize). Dedem “Şunlara bak, hiç ahlak kalmamış” diyerek epey kızmış bizimkilere. Fotoğrafı bir ihtiyaç ya da zamanın gereği olarak değil de kendi kültürlerini yok eden bir unsur olarak görmüş.

Amaç öğretmekse…
Şimdilerde pek çok ebeveyn de bilgisayarı, interneti, telefonu çocukları için tehlike olarak görüyor. Bence bu yanlış bir düşünce. Zamanımızın gerçeği bunlar. Bazen üniversitede de diğer meslektaşlarım “Öğrencilerin sınavlarda telefonlarını alalım” diyor ama bana göre ders gibi sınav da eğitimin bir parçası. Öğrenci sorunun cevabı için araştırmak zorunda kalınca da öğrenme sürecinin içinde olacak. Zaten amacımız öğretmek değil mi? Ben böyle bakıyorum konuya… Bu nedenle de şimdiki gençler sanki pek çok şeyi bilmiyor gibi görünebilir ama ailelerin korkmasına gerek yok, bizden çok daha iyi durumdalar.

Eskiden bilgiye ulaşmak mı…?
Bilgiye ulaşmak bizim zamanımızda -yani 1980’lerden bahsediyorum- çok zordu. Elimizde bakabileceğimiz doğru düzgün basılı kaynak dahi yoktu. Sanat alanında yapacağım araştırmalar için Amerikan Kültür, İngiliz Kültür, Alman Kültür kurumlarına giderdim; renkli baskılar oralarda vardı. Orijinal resimleri Hayat Mecmuası’nın içinde, baskısı çok kötü, renkleri gerçek renkleriyle alakası olmayacak şekilde ancak görürdük.

Hayat… İstingler…Tesadüfler…
Keçelerle ilgili konunun benim özel ilgi alanıma girmesi tamamen tesadüf aslında… Şöyle ki benim çocukluğumda babam memur olduğu için, siyasi düşüncesi nedeniyle genelde sürgün hayatı yaşadık. Kendi memleketimde hiç vakit geçiremedim bu yüzden. Yazları birkaç ay kaldım. Gazi Üniversitesi Resim Bölümü’ne gidince, yüksek lisans için tez hazırlayacaktım. Ne yapabilirim derken rahmetli Medet Ünlü (çok yakın arkadaşımdı) “Çeçenlerin evlerinde asılı el sanatlarımız var, onlarla ilgili tez hazırlasana” dedi. O yaz konuyu saptamak için köye gittik. Sene 1987… Danışman hocama aktardım konuyu; “Olur mu öyle şey” dedi, “Onlar çobanların kepenekleri, tez konusu olmaz” diye beni reddetti ve bana ‘Maraş yöresi Türk işleme sanatları’ konusunda tez hazırlattı.
Tabii o zaman üniversiteye zar zor girmişiz, herkesin bulamadığı bir imkâna sahipken mecburen hocanın dediğini kabul ettim tez konusu olarak ve Maraş’a araştırma yapmaya gittim.
Maraş’taki ablaları, kuzenleri, arkadaşları topladım. Malum muhafazakâr yerler oralar, herkesin evine girmek kolay değil; ancak akrabalar, ablalar, eş-dost sayesinde yöredeki evleri tek tek dolaşıp tez konumu hazırladım. Bu tezin bana en büyük avantajı ‘araştırma metodolojisi’ni öğrenmem oldu. İsting konusu hiç aklımdan çıkmamıştı ve bu metodolojiyi kendi konumda da uyguladım.

Yıl 1987… Doküman nedir… İsting nedir kim bilsin…
Kitabımda yer alan örneklerin çoğu büyük emekler sonucu, köy-köy, ev-ev dolaşılarak çok zor şartlarda belgelendi.
Araştırmamın başında akrabalarım bana “Bunların hepsi birbirine benziyor” dediler. Ben de “Olsun, şansımı deneyeceğim, bakalım kaç örnek çıkacak” diye işe koyuldum ve sadece Gücük ve Çardak’ta 150 adet örnek buldum.
Sonra çevre köylere gelin giden Çeçenlerin peşi sıra o köyleri de ziyaret ettim. Kireçköy, Ortatepe köyleri gibi… Hızımı alamadım, Malatya’da öğretim üyesiyken Uzunyayla’daki tüm köylere gittim. Önceden araştırma yapıyordum nerelerde olabilir diye ve duyum aldığım yerlere bizzat giderek bilgi edinmeye çalışıyordum.
Çok ilginçtir, bazı yerlerde Türkiye’deki hiçbir Kabardey köyünde olmayan ama Kabardey-Balkar keçe örnekleri ile birebir aynı keçeler ile karşılaştım. Kabardeyce “Vupşa” deniliyor keçeye… Yarhisar’da, Uzunyayla’daki Çeçen köylerini de tek tek gezdim.

Sıcak tutuyormuş demek ki…
Beyşehir’deki Çeçenlerin yanına gittim. İçerisinde istingler olduğunu duyduğum bir Çeçen camisi vardı. Sağ olsun oradaki yakın dostum aracılığıyla gece yarısı hocadan anahtarı alıp camiye girip keçe aradık. En sonunda imamın oturduğu yerde üst üste katlanmış halde bulduk bizim keçeleri… Herhalde kendine sıcak yastık olsun diye yaptı bunu…

Araştırma demek para demek…
Tüm bu geziler epey pahalıya patladı tabii bana… Ulaşım şimdiki gibi kolay değil. Çoğu zaman özel araba tutup, cebimden parasını verip gezmek zorunda kalıyordum.

Pencereden bir keçe uzatır mısın?
Türkiye’deki tüm örnekleri topladım; bir dezavantajım evler karanlıktı. Elektrik yoktu. Flaşla fotoğraflamak iyi sonuç vermiyordu. Evden dışarı çıkarıp çekmem lazımdı ama buna da izin vermiyorlardı. Bazen pencereden görüyordum keçenin duvarda asılı olduğunu ama “Bizde yok” diye içeri almıyorlardı. Ne var ki kokusunu aldıktan sonra hiçbirini bırakmadım; mutlaka tanıdık falan bulup girdim içeri ve çektim fotoğrafımı.

28 yıl, dile kolay…
Araştırmalarım 1987’de başladı ve kitabım ancak 2015’te basıldı. Kitabım biter bitmez ilk önce Kültür Bakanlığı’na gönderdim. Bekledim, sonuç yok… Bir öğrencim aracılığıyla öğrendim ki bina taşınmış, benim kitap numunesi de kolilerin arasında kaybolmuş.

Kitap biter, baskı serüveni bitmez…
Sonra bulundu, incelendi ama ‘yayımlanamaz’ raporu verildi.
‘İçerisindeki kelimeler Türkçeye uygun değil’, ‘Örnekler çok benzer’ gibi 9-10 adet eleştiri vardı raporda. Hiç yılmadım, yine de haklı olabilirler diye düşündüm ve kitabımı yeniden düzenledim.
Bu kez yine bir arkadaşımız aracılığıyla bir yayınevine verdim ama maalesef ekonomik sebeplerle basılamadı. Daha sonra Flaş Ajans’a verdim. Hatta aradan onu da çıkarayım, basım daha ekonomik olsun diye sıradaki çalışmam olan “Vaynakh Kuleleri” kitabımı 15 günde yayına hazır hale getirdim; ama yine düşündüğüm gibi olmadı…
“Vaynakh Kuleleri” basıldı ama “İSTİNG” kitabım yine çok renkli, masraflı oluyor diyerek basılamadı.

İsting (İstang) nedir?
Çeçen-İnguş kökenli Türkiye vatandaşlarının Anadolu’da iklim ve tabiat şartlarına da bağlı olarak ürettikleri geleneksel el sanatlarından bir bölümünü oluşturan ve eski bir geçmişe sahip olduğu anlaşılan motifli renkli yaygı keçelerdir…
Keçe = İsting / Çeçence
Vupşa / Abhazca-Adigece
Nimeat / Osetçe
Burtina / Avarca
Kiyiz / Karaçayca

Emekli ikramiyesini eve, arabaya yatırmak mı kitap bastırmak mı?
Artık sonuç almaktan vazgeçmiş ve “Emekli olunca ikramiyem ile ben yine bastırırım bu kitabı” derken Kafkas-İnguş Dostluk Derneği kuruldu ve sağ olsunlar, derneğin ilk çalışması olarak bulunan sponsorlar ile kitabım bastırıldı.
Kitabın araştırmasından daha çok basımı için uğraştım diyebilirim. Çünkü böyle görsel materyalleri olan bir çalışmanın basımının sıradan olmaması, belirli bir kalitede olması gerektiğini biliyordum ve bu baskıyı yapabilmek de kolay değildi. Bunu gerçekleştirebildiğim için gururluyum… Bir kızım olmuş kadar mutluyum.

Desenlerin çizimleri, renkleri…
Odalara girip fotoğraf çekiyordum ama flaş parlaklığı renkleri bozuyordu. Almanya’da tab ettirdim ama yine de bazılarında renkler koyu çıktı. Çok fotoğraf, slayt çektiğim için bunlara bakarak -özellikle 1988-1993 yılları arasında- desenleri bizzat kendim çizdim ve çizimlerin büyük çoğunluğunu guaş boya ile aslına sadık kalarak renklendirdim.
Daha sonraki yıllarda eklenen örneklerin ise gelişen teknolojiden yararlanarak bilgisayar ortamında çizimleri ve renklendirmeleri yapıldı.
Kitap baskı aşamasına geldiğinde etraftan duyanlar yeni örnekler de gönderdiler. Mesela evinde keçe var ama tam ne olduğunu bilmiyor, “Erol Hoca bir şeyler yapıyor keçeyle ilgili” diye bana fotoğraf göndermişler! İçlerinde bende olan örnekler de vardı, olmayan birkaç yeni örneği de ekledim.

Gerçek olan… 150 yıl öncesine ait…
Gerçek olan şu ki kitaptaki 100’e yakın farklı örneğin hepsi bizim 150 yıl önce Anadolu’ya gelen keçelerimizin aslına sadık olarak üretilmiş hali…
Keçe çabuk bozulan organik bir malzeme. Göçten sonra bozulmuş, güve yemiş, eskimiş; ama insanlarımız motiflerin kalıplarını alıp yeniden yeniden çoğaltmışlar. Böylece günümüze kadar yaşayabilmiş.

Sürgünün etkisi her yerde, her şeyde…
Bugün bizim kullandığımız örnekler 150 yıl önce Çeçenya’daki evleri süsleyen örnekler ama maalesef şu anda Çeçenya’da bunlardan sadece 50 tanesini görebiliyoruz. 1944’eki Sibirya sürgününde çoğu imha olmuş durumda…
Ve bu sürgünün etkisiyle Kafkasya’daki örnekler değişerek hayvan figürlerine ağırlık verilmeye başlamış. Nitekim günümüzde Kazakistan’dan alınmış hayvan figürleri ağırlıklı motifler daha çok kullanılıyor Kafkasya’da…
Diasporadaki keçeler ise Kafkasya’nın 150 yıl önceki beğenilerini gösteren, natüralist, daha çok bitkisel örneklerden oluşan motifler…

Dilleri olsa da konuşsalar…
Dilleri var ve anlatıyorlar…
Sadece İSTİNG/ KEÇE gibi bir konuyu ele aldığımızda bile kendi tarihimizin izlerini sürebiliyoruz. Keçelere bakarak ne tür bir psikolojiyle yapıldığı anlaşılabiliyor. Yaşadığım ilginç bir örneği anlatayım:
Yılar önce Tombak Ahmet adıyla bilinen, Maraş kökenli, Çukurcuma’da oldukça ünlü olan antikacı bir abimiz vardı. Halılar, kilimler konusunda da uzman birisiydi kendisi. Ben Maraş’tayken, o da annesinin hastalığı nedeniyle Maraş’a yerleşmiş ve bir akşam bizi ziyarete gelmişti. Duvarımda eski keçelerden biri asılıydı. Ahmet Abi keçeyi inceledi ve “Vah, vah” diyerek söze başladı. “Bunu yapan insanlar ne acılar çekmiş. Bu ölü, acılardan oluşmuş bir sanat, yaşayan sanat değil, her yerinden acı okunuyor” diye devam ederek kardeşim ve bana neredeyse birebir sürgünü anlattı. Ahmet Abi hayatında benden başka Çeçen tanıdığı olmayan, Çeçenler kimdir, nedir bilmeyen birisiydi ve bir keçede tüm bu acıları okuyabilmişti. Öyle etkilendim ki o günden sonra bu keçeyi bir daha duvarıma asamadım, baktıkça anlattıklarını hatırlıyordum çünkü…

İsting mi… Vupşa mı…
Nimeat mı…
Çeçen-İnguş modelini başka bir kültürün motiflerinden hemen ayırabilmek çok iyi uzmanlık gerektirir. Avarların, Kazakların motiflerini ben net ayırabiliyorum artık; ama mesela Kabardeylerin ve Osetlerin motifleri de Çeçen motiflerine benziyor. Zaten bu tarz sanatların bir milliyeti, kimliği olmaz! Bunlar bölgeye has sanatlardır. O bölgedeki insanlarının görsel beğenileriyle oluşur. Ama her millet de kendinin ifadesi olarak bir şey eklemiştir tabii…
Örneğin 150 yıl boyunca bizim evimizde asılı duran motifler yıllar boyu Türkiye’deki çevreden kimsenin ilgisini çekmemiş ve dolayısıyla kimse de alıp uygulamamış. Sadece bilenler arasında kalmış. Bu da bir seçim… Beğenilip devam edilseydi farklı bir süreç yaşanmış olacaktı.

Motifler… Sessiz ifadeler…
Her bir motifin farklı anlamları muhtemel var ancak buna dayalı herhangi bir araştırma, bilgi olmadığı için tam olarak bilemiyoruz. Bazı duyumlar aldım ancak güvenilir kaynak olmadığı için kitapta yer vermedim (Motiflerin damga gibi her aileyi temsil ettiği ve duvarlarda yer aldığı yönünde bir bilgi). Zaten gerçekçi gelmedi bana çünkü Çeçenlerde mülkiyet kavramı olmadığı için damga kavramı da yoktur.
Motif çeşitliliği ise beğeniyle ilgili… Örneğin genç kız annesinin evinde beğenip bu motifi, keçeyi alıyor, ona benzer başka keçeler yapıyor. Ya da aileler hediye olarak çocukları için keçeler yapmışlar.
Keçelerde geçme motifler olduğu için önce komple beyaz yapılıyor, sonra renklendiriliyor. Motifleri dişi-erkek geçmeli yapıp motif renkleri farklı ‘ikiz’ dediğimiz keçeleri oluşturuyorlarmış… ki bunları ayrı ayrı iki kardeşe de veriyorlarmış; böyle böyle çeşitlilik oluşmuş.

Motifler… Gizli kalmış tasarımcılar…
Türk sanatını araştırırken -hocalarımızın bize öğrettiği gibi- bir sanatın ustasını bulunca “Bu motifi nereden buldun, nasıl yaptın” diye sorardık. Usta da “Kibrit kutusunun üzerinde buldum, yaptım” diyebiliyordu mesela… Bizler de yok öyle bir şey…
Bizlerde köyün eli becerikli, motif yapma becerisi olan, sanatçı kişilikli olanları diğer hanımlara çizimlerde yardımcı olarak motiflerin oluşmasını sağlarmış.

Farklı teknikler ama hep marifetli eller…
Kafkas keçelerinde iki teknik var ama Türkiye’ye “Enkrüste” (geçme) tekniği ulaşmış sadece…
Çeçen-İnguş keçelerinin büyük bir çoğunluğu enkrüste tekniğiyle yapılmıştır. Bu tekniğin yapımına, yaygıyı oluşturacak keçe yüzeyler üzerine istenilen motifin patron-kalıp aracılığıyla çizilmesiyle başlanır.
Çeçence ‘Bustum’ denilen ve merkeze konulan ana motif çok önemlidir. Bu motif, keçe makasıyla farklı renk keçeden kesip çıkarılırken aynı motif deseni yaygı keçede de kesip çıkarılır. Her iki keçe dişili erkekli olarak takas edilerek iç içe yerleştirilir ve dikilir. Dikiş üzeri ise örgü şeritler ile kapatılır.
Enkrüste tekniğinde dişi-erkek yerleşim ile motifler geçmeli olduğu için çift taraflı kullanılabiliyor…

Biraz keçe bulsak, bir de makas…
Aslında birkaç saatlik çalışmayla rahatlıkla öğrenilebilecek bir uygulama; keçeyi imal etmiyorsanız tabii! Keçeyi de yapacağım derseniz o çok zor çünkü imece usulüyle paylaşılarak yapılabilen zahmetli bir iş…
Anlatması kolay, uygulaması ise özen istiyor tabii…
Büyük bir dikkat isteyen enkrüste tekniğinde püf noktası, kesiminin çok düzgün yapılmasında gizli…

Kafkasya genelinde keçeler…
Kafkasya’da Kabardeyler tamamen unutmuş, bırakmış keçe yapmayı… Muhtemelen keçe yapımı Karaçayların egemenliğine geçmiş ve Kabardeyler de terk etmiş bu sanatı.
Abhazya’ya gittiğimde orada da araştırdım ama Abhazya’da keçe pek yok. Bunun sebebi de iklim çünkü ılıman iklim keçenin kalıcılığı için uygun değil. Kalpak, yamçı yapılıyor ama keçe için hem iklimin daha sert hem de küçükbaş hayvan yetiştiriciliğinin de (keçe yapımında koyun kılından yararlanılır) yaygın olması lazım.

Kimisi süslemiş… Kimisi ısıtmış…
Keçeler pek çok yerde kullanılıyor aslında… Genelde ‘motifli’ olanlar duvarlarda dekoratif amaçlı kullanılıyor ya da sırt minderlerinde…
Yer / döşeme için yapılanlar ‘motifsiz, tüylü’ keçeler. Daha renksiz ve daha ısıtanlar yani… Aynı keçeler, Çeçen-İnguş’taki taştan yapılmış, yüksek kulelerin duvarlarında da ısı yalıtımı olarak kullanılmış.

Motiflerin yolculuğu…
Keçe motifleri başka malzemelerde de kullanılmış. Örneğin ahşaplar üzerine de yapılmış. Günümüze ulaşmasa da evlerin tavanlarına, duvarlarına uygulanmış. Hatta benzer motifler üretilip ayakkabıların üzerinde kullanılmış.
Bir örneğine Maraş müzesinde rastladım. Sonradan Çardak’tan müzeye getirildiğini öğrendiğim bir deri erkek ayakkabısı… Çarık şeklinde ve üzerinde benzer motifler vardı.
Biliyorsunuz bizde çizme kültürü sonradan Ruslardan geçmiştir. Öncesinde ayakkabı / çarık üzerine tozluk kullanılırmış. Ve demek ki ayakkabı yapılırken de bu motifler değerlendirilmiş.

Diasporada usta eller…
Türkiye’de bunu yapabilen ustalar var mı? Var. İstesek bugün tüm örnekleri bu ustalara tekrar yaptırabiliriz. Uğraşılarımız sonucu biz de bunu yaşayan sanat haline dönüştürebildik…

Hayatlar bitince… İstingler…
Önceden insanlar bu sanatı küçük görüyordu, önemsemiyordu. Ama cenazeyle gömmek gibi bir âdet de yoktu tabii… Eskiden bir evden cenaze çıkarsa o kişinin tabutunun üzerine bir keçe konuluyor ve sonrasında da bu keçe camiye bağışlanıyordu. Camide de -İslamiyet’e aykırı olduğu için- motif görülmesin diye genelde bu keçeler halıların altında kalıyordu. Gözden uzak bir şekilde yalıtım görevine devam ediyordu kısaca…

Sürdürülebilir olamadı…
Bizim el sanatlarımız göçler, sürgünler derken tarihsel gelişimini sağlayabilecek bir süreç geçirememiş maalesef. Ben de bu unutulmuşluğa yaptığım çalışmalar ile bir parça engel olmak istedim.
Bu çalışmanın içinde yüzlerce arkadaşımın emeği, katkısı var ve emeğimiz yerine ulaştı diye düşünüyorum. Kafkasya’da artık bu biliniyor. Çeçenya’dan gelenlerin kitabı ve çalışmaları bilerek beni aramaları, bu konuyla ilgilenmeleri beni mutlu ediyor, amacımıza ulaştığımızı gösteriyor.

Bundan sonra… Projeler…
Öncelikle elimde olan keçe örneklerini Kafkasya’ya ulaştırmaya çalışacağım çünkü Türkiye’de Çeçen keçesi diyerek bir müzede yer alması mümkün görünmüyor. Orada daha iyi değerlendirilecektir.
Bundan sonraki projemin ise “Türkiye’de üretilen İSTİNGlerin aynılarını üreterek bunları Çeçenya’ya götürmek ve ‘keçenin dönüşü’ daimi sergisini açabilmek” olduğunu söyleyebilirim…
Çünkü böylece İSTİNGin yaşatılması gereken bir “Çeçen El Sanatı” olduğu anlaşılmış olacak…

Bundan sonra… Kitaplar…
“Yitik Kule 2018 / Çeçen Kültür Yıllığı”nın 4. cildini Mimarlık konulu olarak 2020 yılında yayımlamayı düşünüyorum. Yine aynı serinin 5. ve son cildini ise Müzik, Dans konulu olacak şekilde hazırlıyorum.

Su gibi akıveren söyleşimizin sonunda sevgili Erol Yıldır’a hangisi için ve ne kadar teşekkür etsek / takdir etsek / imrensek az idi…
Emeği, azmi, kariyerini kenarda bırakma uğruna sarf ettiği çabası, hayalinin peşinde -tek başına kaldığında bile- vazgeçmeden yol olması, enerjisi, zamanı ve bu güzel sohbeti ve hatta bununla da kalmayıp “resimler, bilimsel diğer çalışmalar” konulu gelecek sohbetlere dair verdiği söz için de tabii…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here