“Kadına ve heykele yönelik şiddet bitmiyor”

0
30

Milliyet Sanat Dergisi tarafından ilki düzenlenen “Heykelde Yeni Keşifler” yarışmasında 200 başvuru arasından seçilen 10 kişiden biri olan heykeltraş Nihal Konar Naş ile sanat yolculuğunu ve ürettiği ahşap eserleri konuştuk.

-Kendinizi tanıtır mısınız?
-1977’de Adapazarı’nda doğdum ve Çerkes bir aileden geliyorum. Hem anne hem baba tarafından Adigeyim. Her iki taraftan dedemin dedeleri 1864 sürgün kararından sonra Kafkasya’dan Adapazarı’na gelip yerleşmişler. Anne tarafımdan Şapsığ’lardan Kobli sülalesindenim. Baba tarafımdan yine Şapsığ olup Naş sülalesindenim. Hatta bu nedenle aile soy ismimiz iki tanedir. Babam 1980’li yıllarda mahkeme kararıyla Çerkes sülalemizin adını ikinci bir soy ismi olarak almış. Bu nedenle soyadımın benim için anlamı çok büyük.
1994 yılında İstanbul’a üniversite eğitimi almak için geldim. 1998 yılında Marmara Üniversitesi, İktisat Bölümü’nü bitirdim. Mezun olduktan sonra menkul kıymetler piyasası araştırma-geliştirme bölümünde ekonomist olarak çalışmaya başladım. Bu ilk iş tecrübesinin hayatımdaki önemi çok büyüktür. Çünkü bugün dahi sanatımı etkilemektedir. “Eğitim ve sürekli olarak kendimi geliştirme” yaşam mottom oldu. 2007 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi İşletme Bölümü’nde yüksek lisansımı tamamladım. Yaklaşık on üç sene çeşitli firmalarda çalıştım.

-Sanatla ilişkiniz nasıl başladı?
-İstanbul’a ilk adım attığım andan itibaren müzelere, sanat galerilerine gidip gelmeye, kültürel etkinlikleri takip etmeye başlamıştım. Küçük ve muhafazakâr bir kentten gelmiştim; bu tür mekânlara ve sanatsal faaliyetlere karşı büyük bir açlık duyuyordum. Çocukken resim yapmayı çok seviyordum; lise yıllarında ise edebiyatla yoğun bir şekilde ilgilenmeye başlamıştım. Bu ilgim İstanbul’a geldikten sonra da devam etti. 2008 yılında bazı şiirlerim Sözcükler Dergisi’nde yayımlandı. 2010 yılında Nesin Vakfı’nın Nesin Yayınevi’nden çocuklar için yazdığım ilk kitabım yayımlandı. Bu kitap, sanatla profesyonel olarak ilgilenme konusunda beni cesaretlendirdi. Artık bu yola baş koymaya hazırdım. Ancak yeterli eğitimim yoktu. Sanat lisesi mezunu değildim ve gitmek istediğim okula özel yetenekle öğrenci alınıyordu. Bu nedenle cesaret etmem zor oldu. Ama sevdam büyüktü.
Sanat okumaya karar verdikten sonra çok zorlu bir süreç başladı. Tam üç sene okulun sınavlarına hazırlandım. Bir yandan da çalışıyordum. Hafta sonları atölyeye gidiyordum. O dönem hayatımın en zorlu yıllarıydı diyebilirim. İlk yıl sınavlara girdim kazanamadım; ikinci yıl girdim yine olmadı artık insanlar bu işi bırakmamı söylüyorlardı. Hatta annem halime öyle üzülüyordu ki “Kızım gençliğin geçiyor” diyordu. Çünkü bu üç yıl boyunca hayatımda sadece iş ve atölye vardı. Yaklaşık beş bin kişinin başvuru yaptığı sınav, üç aşamalıydı ve bölüme 15 kişi alınıyordu. Üçüncü senenin sonunda sınavı kazandım. 2011 yılında Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’ne girdim. Heykel hiçbir şeye benzemiyordu. Üç boyutun getirdiği büyü bambaşkaydı. Bir hocamız “Heykel yapan her şeyi yapar” demişti. Çok doğruydu. Heykele aşık olmuştum ve karşılığını da aldım; alıyorum. 2016 yılında Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü’nü ikincilikle bitirdim. Okurken okulun sunduğu imkânlar oldukça iyiydi. 2015 yılı bahar döneminde Erasmus öğrenci değişim programıyla Almanya-Halle Saale Burg Giebichenstein Üniversitesi Heykel Bölümü’nde eğitim aldım. Almanya’da geçirdiğim zamanın sanatıma etkisi de büyük olmuştur. 2016 yılından bu yana Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Heykel Ana Sanat Dalı’nda yüksek lisansıma devam etmekteyim. Yurt içinde ve yurt dışında birçok sergiye katıldım. İstanbul’da çalışmaya ve üretmeye devam ediyorum.

-Okulu kazandıktan sonra hayatınızla ilgili radikal bir karar aldınız; bu karar çevrenizde nasıl karşılandı?
-Okulu kazanmam zor olmuştu; şimdi önümde daha da zorlu bir süreç vardı. Belli bir yaşa gelmiştim ve Türkiye’nin en iyi kuruluşlarından birinde iyi bir pozisyonda çalışıyordum. Çevremdekiler, Türkiye gibi bir ülkede bütün bunları bırakıp bir bilinmezliğe doğru adım atmamı delilik olarak görüyorlardı. İlk etapta annem dışında ailemden hiç kimse bu kararımı doğru bulmadı. Zamanımı boşuna harcayacaktım. Türkiye’de sanat yapılamazdı; yaşamımı nasıl sürdürecektim gibi… İş yerimde de bu kararım şaşkınlık yarattı. Müdürüm istifamı ilkin kabul etmedi. “Sen git biraz daha düşün” dedi. Ancak sanatı o kadar çok seviyordum ki başarılar kazandıkça bu tepkiler tam tersine desteğe döndü.

-Yapıtlarınızı oluştururken çıkış noktanızın iktidar, emek, eşitlik gibi kavramlar olduğu anlaşılıyor. Bu konuda ne söylemek istersiniz?
-Bir ekonomist ve heykeltıraş olarak kapitalizm, iktidar, emek ve statü kavramları üzerine çalışıyorum. İş hayatında menkul kıymetler piyasasının araştırma-geliştirme bölümünde çalışmış olmamın etkisi büyüktür. Sadece ekonomi alanında almış olduğum eğitimden beslenmiyorum. İş hayatında kazanmış olduğum tecrübeler, gözlemler ve analizler sistem üzerinde çok düşünmeme neden oldu. Tüm bunları sanat alanındaki eğitimim, görgüm ve tecrübemle harmanlıyorum. Sonuç olarak da üretmiş olduğum ahşap heykellerim ortaya çıkıyor.

-Neden ahşap malzeme ile çalışıyorsunuz?
-Ahşapla, okurken tanıştım ve bir daha da kopamadım. Heykellerimde malzeme olarak hep ahşabı kullanıyorum. Çünkü geleneksel bir malzeme olan ahşabı oymak için sabır, emek ve zaman gerekiyor. Oysa günümüz tüketim toplumunda her şey çok hızlı tüketiliyor ve zamanla yarışılıyor. Ahşap canlı, sıcak, konuşan bir malzeme… Çalışırken onun da halen kendi içinde çalıştığını, nefes aldığını ve reçine vermeye devam ettiğini görmek başlı başına büyüleyici bir deneyim.

-Kazandığınız ödüller var? Biraz onlardan bahseder misiniz?
-2018 yılında Mamut Art Project’i kazandım. Mamut Art Project, güncel sanat alanında Türkiye’nin sayılı yarışmalarından biri. 1000 başvuru arasından her biri kendi alanında uzman bir jüri tarafından 50 sanatçı seçiliyor. Gelecek vaat eden bu 50 sanatçıya 10 metrekarelik bir alan veriliyor ve sanatçı eserlerini orada sergiliyor. Bu sene de Milliyet Sanat Dergisi tarafından ilki düzenlenen ve Kemer Country’de gerçekleştirilen “Heykelde Yeni Keşifler” yarışmasında dereceye girdim. 200 başvuru arasından 10 sanatçı seçildik. Bu yarışma, özellikle açık alanda heykel sanatının Türkiye’deki gelişimi açısından oldukça önemli.

-Sanırım bu konuda da bir tez yazıyorsunuz. Türkiye’de açık alanda heykelin durumu hakkında biraz bilgi verir misiniz?
-Türkiye’de heykel sanatına karşı bir mesafe var. Tıpkı kadına yönelik şiddetin bitmemesi gibi heykele karşı şiddet de bitmiyor. Türkiye’de kadının durumu ile kamusal heykelin durumu arasında büyük bir benzerlik var. Her ikisinin de kaderi aynı. Hiçbir cezanın olmaması saldırıları daha da teşvik ediyor. En son Maçka Demokrasi Parkı’nda güpegündüz baltayla büstlere saldırı gerçekleştirildi. Bu bitmeyen ve çözülemeyen probleme tekrar dikkati çekmek istedim. Çıkış noktam da Tophane Parkı’ndaki İşçi Heykeli oldu. Cumhuriyetin 50. Yıl Kutlamaları çerçevesinde, Türkiye’nin ilk özerk kamusal heykel projesi gerçekleştirilecekti. Bu proje için yirmi heykel İstanbul geneline yerleştirilecekti. Davet alan heykeltıraşlardan birisi de Muzaffer Ertoran’dı. Sanatçı o sıralarda İşçi Heykeli üzerinde çalışmaktaydı. Proje teklifi geldiğinde İşçi Heykeli’ni sundu. İşçi Heykeli yerleştirildiği andan itibaren sürekli saldırıya uğradı; kolu, bacağı kırıldı. 2016 yılında koskoca beton heykel bir gece ansızın yok oldu. Buradan hareketle, Türkiye’de kamusal heykelin varlık koşullarını değerlendiren bir tez yazmaya karar verdim. Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de emeğe adanmış kamusal simgeler yok denecek kadar azdır. Ülkemizde Zonguldak ve Karabük’teki işçi heykelleri dışında işçi heykelleri bulunmuyor. Bunların dışında kalan çöpçü, simitçi, çömlekçi gibi emekçileri anlatan başarısız plastik uygulamalar var.

-Çerkes kimliğiniz eserlerinize yansıyor mu? Son olarak Çerkeslerle ilgili bir proje var mı?
-Sanırım bu kadar mücadeleci bir ruha sahip olmam, Çerkes kimliğimden geliyor. Heykellerime direkt yansıyan bir etki söz konusu değil. Ancak sonuçta bu kültürel bir zenginlik ve bir şekilde o mücadeleci ruh, heykellerimin dilinde de var. Almanya’da okurken üniversitenin yılsonu sergisi vardı ve ben de bir proje ile katılacaktım. Ne yapabilirim diye çok düşündüm. Orada, Adige alfabesinin harflerinden oluşan Kiril harflerinin sürgün yollarını simgelediği kavramsal bir eser ürettim. Esere Çerkesçe harfleri okuyup, o harfle başlayan kelimeleri tekrar eden bir dedenin sesini ekledim. Eser çok ilgi çekmişti. İzleyiciler hem Çerkesleri hem de Çerkes dilini az da olsa tanımışlardı. Çerkeslerle ilgili uzun süredir üzerinde düşündüğüm bir projem var. Çocuklar için “Çerkes Masalları” yazmak istiyorum.

-Teşekkür ederiz.
-Ben de teşekkür ederim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here