Kafkasya’dan İstilli’ye… Bir yolculuktan hatırlananlar

0
13

Birgül Asena Güven – Gül Yılmaz
Yaşar Güven – Erdoğan Yılmaz

 

Kanoko Meliha, pırıl pırıl bir çift mavi gözle karşıladı bizi. Ayırdıkları zaman için tüm aileye, samimi ve kıymetli sohbet için Kanoko Meliha Teyzemize çok teşekkür ederiz.

***

Biyografi*

Ben Kanoko Meliha, Adigelerin Besleney boyu Kanoko sülalesindenim. Düzce’nin İstilli Köyü, yani Kanoko Hable’de 15 Temmuz 1920 tarihinde doğdum, 99 yaşındayım. Babam Pşı Kanoko Kaspot Kazım, annem Abazaların Ajiba sülalesinden Müminet’tir (Yıldız Sarayı’ndaki ismi Müstalem).
Besleneylerin büyük bir kısmı dönemin yönetici pşı’sı (pşısım pşı) olan Kanoko Adilgeri öncülüğünde, 1854 yılından itibaren Kafkasya’daki Besleney’den Osmanlı topraklarına gelmişler, Pşı Kanoko Adilgeri ve beraberindeki 30 ile 40 kişiden oluşan seçilmiş bir heyet, ülkenin bazı şehirlerinde incelemeler yaptıktan sonra Osmanlı Padişahı ve sarayın yetkilileri ile görüşüp Çorum, Yozgat, Düzce, Ankara, Sivas ve Manisa’da Besleney köylerini kurmuştur. Dedem Pşı Kanoko Bekmirza ise Kafkasya’da Kanokoey veya Bekmirzey diye bilinen köyümüzde kalmış, Kafkasya’daki savaşlarda aldığı yaralar neticesinde hastalanarak vefat etmiştir.
Düzce’de bulunan Kanoko Hable/İstilli Köyü’nü, Kanoko Adilgeri’nin vefatından sonra Türkiye’ye gelen oğlu “Küçük Bey” diye adlandırılan Pşı Kanoko Saadgeri yapılandırmıştır. Saadgeri 1910 yılında Düzce’de vefat ettikten sonra, Düzce’deki Kanoko Hable ile diğer Besleney köyleri babam Kanoko Kaspot Kazım Bey tarafından, Çorum, Ankara Balâ ve Çerkeshöyük Besleney köyleri de babamın abisi Kanoko Zabitgeri tarafından yönetildiler.
Pşı Kanoko Zabitgeri 1866 Kafkasya, Besleney doğumlu olup Türkiye’deki Besleneylerin ikinci yerleşim yeri olan Çorum’da 1917 yılında vefat etmiştir. Babam Pşı Kanoko Kaspot Kazım Besleney de 1885 yılında Vepsine Eminet Hanım ve Pşı Kanoko Bekmirza’nın oğlu olarak doğmuş, üç yaşında Türkiye’ye gelmiş, Kuleli Askeri Mektebi’nde okumuş, Balkan Harbi ve Kurtuluş Savaşı’na katılıp gazi olmuş, 1949 yılında Düzce’de vefat etmiştir. Türkiye’deki Besleneylerin son pşı’sıdır. Ben İstanbul’da çocuklarım ile yaşantıma devam etmekteyim.
Düzce İstilli/Kanoko Hable’de bulunmuş olan Adige sülaleleri; Kanoko, Berzeg, Sımha, Netabje, Kezak, Sehoşuka, Yeleçıe, Yenemiko, Donec, Petres, Çekal, Şıbzoho, Afemiğoet, Abat, Deguf, Kaf, Çibziko, Doksoko, Döneç, Hacıguluko, Akumot, Hamidiko, Keteko ve Petrezlerdir. Şu anda bu sülaleler köyde tükenmiş olup 5 veya 6 Çerkes hanesi köyde yaşamaktadır.
*Bu biyofrafi, 1998’in sonlarında Kabardey-Balkar Çerkes Enstitüsü’ndeki Aişet Hanıma gönderilmiştir.

***

-Öncelikle bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. Kimlerdensiniz, kaç yaşındasınız? Aileniz Kafkasya’dan Osmanlı’ya göç etmiş. Siz nerede doğdunuz, göç ile ilgili neler hatırlıyorsunuz, neler biliyorsunuz? Aileniz Kafkasya’nın hangi bölgesinden gelmiş?
-Temmuz 15’te doğdum. 99’a giriyorum yıl itibariyle.

-Doğum tarihinizi bir yere not mu etmişler, nasıl biliyorsunuz?
-Doğduğum vakit yazılmamış. Yazılırken babam “15 Temmuz olsun” demiş. Düzce’de doğdum.
Babam Kazım Kanoko, Besleney. Annem Abaza, Ajiba sülalesinden; annemin söylediğine göre Karadeniz tarafından gelmişler. Nezihe isminde bir ablam vardı, başka kardeşim yoktu.
Amcam varmış, Kafkasya’dan gelmiş ama onu hiç görmedim. Babam üç buçuk yaşındayken gelmişler. Dedem Kanoko Bekmirza, Kafkasya’da ölmüş, babamlar ise Besleney’deki “Kanoko Hable”den, Kuban’dan. Babama yıllar sonra “Gelirken neden mallarınıza sahip çıkmadınız?” diye sormuşlar. Üç yaşında çocuk malı mülkü mü bilir! O zaman Kafkasya’dan Türkiye’ye gelen yoktu, gidebilmek mucize gibi bir şey olurdu. Babam üç buçuk, büyük halam beş, küçük halam bir buçuk yaşındaymış. Ne bilir ki onlar? Babaannem gelirken ışıkları görünce “Bizi karşılıyorlar!” demiş.
Bizim köyümüz İstilli. Babam savaşa katıldı, İnönü ve Atatürk ile birlikte okudu Harbiye’de. Dedem babaanneme bir mektup vermiş. “Osmanlı’ya git, İstanbul’da kal, bunu Sultan Hamid’e ver ve çocuklarımı okut. Bu da şeceremiz. Al bunu sakla. Büyüyünce çocuklara verirsin” demiş. Dedemin ölümünden sonra İstanbul’a gelince babaannem mektubu tercümanlara vermiş ve Sultan Hamid’in eline geçmesini sağlamış. Babaannem tercümanlara “Ben çocuklarımı okutmak istiyorum. İstanbul’dan gitmem” deyince aileye Maçka ile Nişantaşı arasında bir konak vermişler.
Babam Harbiye’de okumaya başlamış. “İnönü benden bir sınıf küçüktü, Atatürk de bir sınıf büyüktü” diyordu. “Bir öğretmen vardı, her sınıfa girdiğinde ana-babamıza küfrediyordu. Bir, iki, üç oldu, dayanamadım, sonunda yakasına yapıştım. ‘Senin anan baban küfre layıksa benimkiler değil. Ya sen beni öldürürsün ya ben seni!’ dedim” diye anlatırdı. Öğretmenler araya girmişler, özür dilerse okuldan ayrılmak zorunda olmadığını söylemişler ama babam ayrılmak istemiş. “Bu adamla aynı okulda olmaya devam edersem, birimiz birimizi öldürürüz. Ayrılacağım bu okuldan” demiş. Sonra Harbiye’yi ikinci sınıfta bırakmış. O zaman da çok talep yokmuş tabii, müracaat etmiş ve polis olmuş. Karaköy’e vermişler. Bir tarafta Ermeni, diğer tarafta Rum mahallesi varmış. Çok kavga gürültü oluyormuş, dayanamayıp ayrılmış, o arada evlenmiş ilk eşiyle de.
İstiklal Harbi o sıralarda çıkmış. Babam ayrıldığı Harbiye’deki arkadaşlarını silahlarıyla Sultanahmet’te görmüş. “Kazım sen burada ne arıyorsun?” demişler. “Okuma yazma bilmeyenler bile katıldı, harbe gidiyoruz. Utanmıyor musun, o kadar askeriyede okudun? Harpten mi kaçıyorsun yoksa?” diye sitem etmişler. Babam da kaçmadığını söyleyince, “Hadi o zaman yaz bir dilekçe, sen de subay olarak gel” diye ısrar etmişler. Öyle harbe gidiyor ve yüzbaşı olarak alıyorlar. Harpten sonra ayrılmıyor, subay olarak kalıyor. Trakya tarafında savaşmış, Balkan Harbi’nde. Sonra seferberlik ilan edilince Erzurum’a gidiyor.
Seferberlik sırasında üç kez künyesi gelmiş öldü diye. O zamanki eşi de eldeki her şeyi satmış. Ayağına üç kez şarapnel parçası gelmiş babamın, kolundan da kurşun yemiş ama kurşunu Trakya’da değil deErzurum’da yemiş. Harp biteli 10 gün olmuş, kırlarda onu Erzurum’un Kürtleri bulmuş. Bunda para vardır, diye düşünerek almışlar babamı yanlarına. İyileştirdikten sonra para istemişler. “Verirsen bu parayı, istediğin yere götürürüz” demişler. Babam da “Çorum’da zabıta abim var. Oraya götürün. Paradan puldan haberim yok, alın ne varsa” demiş. Abisine götürmüşler babamı. Abisi onu çok merak etmiş, o da anlatmış durumu; yanında kısa bir müddet kaldıktan sonra atına binmiş, haydi Düzce’ye. Annemle Düzce’de evlenmiş.

-Anneniz Abaza, onun ailesi nasıl gelmiş Türkiye’ye?
-Annemin babası hacca gitmek istemiş. Anneannem de demiş ki: “Benim annem ve kardeşlerim zamanında Türkiye’ye gittiler. Sen onları görmeden gelirsen hacılığın kabul olmasın.” Bunun üzerine dedem dönüşte Türkiye’ye gelmiş ama çok kötü durumda görmüş Türkiye’yi. Elindeki parayı da almışlar. Sonra ona “Biraz kal burada, beraber gideriz” demişler. Borç harç etmişler, dedemle birlikte anneannemin kardeşi de Kafkasya’ya gitmiş. Dedemin oradaki durumu çok iyiymiş ama anneannem kardeşini görünce “O nereye gidiyorsa ben de oraya gidiyorum, burada durmam” demiş. Dedem de “Sen gidince ben ne yapayım çocuklarla?” demiş. Hepsi birlikte toplanıp, Türkiye’ye gelmişler. Sütkardeşleri de birçok Çerkes de onlarla gelmiş. Sürgün değil, kendi isteğiyle gelenlerden…
Dayımlar koca bir dağ satın aldılar, onu açtılar. Kardeşlerinin durumu kötüydü, zengin oldular. “Çay takımları, at eyerleri hep gümüştendi” diye anlatırdı annem. Neler neler…
Dedemin koyun sürüsü varmış. Köylüleri dizmiş sıraya. Ne kadar koyun yavrusu varsa onlara dağıtmış. “Bıktım, her sene yavruluyor bunlar. Ne yapacağım bu kadarını, olmayanlara vereyim” demiş.
Koyunlar yavrulamaya devam etmiş. Almış koyunları, bir dağın tepesine çıkmış. Bakmış alttan şırıl şırıl sular akıyor. İndirmiş koyunları oraya, bırakmış. “Bir dahaki seneye gelir bakarım” demiş. Ertesi sene koyunlara bakmaya gitmiş. Bir kadın görmüş. “Gel de al götür. Bir senedir bakıyorum koyunlarına” demiş. Dedemin malları çokmuş; kimini satmış, kimini vermiş.

-Babanız Besleney Kanoko, anneniz Abaza, siz onların dilini biliyor musunuz? Türkçeyi ne zaman öğrendiniz?
-Annemin lisanını çat pat biliyorum. Babamın dilini de biliyorum. Okulda Türkçe konuşuyorduk, sokağa çıkıyorduk, Türkçe oynuyorduk. Yine de lisanı nasıl almışım hayret ediyorum. Dayım Kafkasya’dan geldi, o da Çerkesçeyi çok iyi konuşurdu. Onlar orada hem Çerkesçe hem Abazaca konuşurlarmış. Rusya’daki o sultanı görsem var ya… (Putin) söyleyeceklerim çok ama görmek de istemem.
Bir gün Şişli Hastanesi’ne gittim, bize yakındı. Beklerken oturmaya yer yoktu. Bir genç hanım oturuyordu, yanında da bir kız çocuğu vardı. Küçük kızı kaldırıp beni oturttu. Ben de kıza “Kusura bakma kızım. Benim yüzümden seni kaldırdılar” dedim. “O Türkçe bilmez ki” dedi annesi. Kürtlermiş ve çocuklarına okula başlayıncaya dek Türkçe öğretmezlermiş. Bizim Çerkeslerde de Abazalarda da yok böyle bir şey artık. “Anlıyorlar ama konuşamıyorlar” yeni moda.

-Anne-babanız hangi dilde anlaşıyorlardı?
-Annem Besleney aksanı konuşuyordu. Kafkasya’dan gelenlerin hepsi, ölen de kalan da Besleney aksanı konuşurdu. Teyzemin kocası Kabardeydi, o da Besleney aksanında konuşurdu.

-Gözlerinizin rengini kimden aldınız?
-Annemden. Baba tarafım da çok açık kahverengiydi. Anne tarafım renkli gözlü.

-Kanokoların Düzce’deki hayatına ilişkin neler hatırlıyorsunuz? Düzce’de mi, İstilli’de mi bulundunuz daha çok?
-Babam oraya üvey kızı ve amcamın kızı ile mal bölüşmeye gidince demiş ki: “Bak Hanife, sen Düzce’de büyüdün, oraya alıştın, Düzce’de kal. Ben de köyde kalayım çünkü tarlalar var, evimiz var. Bu benim işim. Seninki şehir işi.” Beş katlı konak vardı. Amcamın kızının eşi onu bir Mısırlıya satmış. Bütün çayır onların oldu. O arada bizim evi de satmışlar, orası şimdi belediyenin. Birkaç sene önce Düzce’ye gittiğimde yıkılmıştı. Görünce “Ben burayı tanıyorum, Kanokoların evi bu” dedim. Okula gittiğim yolu tanıdım. Babam kışın okula rahat gidelim diye kirayla bir ev tutmuştu. Yazın da köyümüze giderdik. Köyümüz de yıkılmış, kimse kalmamış, viran olmuş, o beni mahvetti. Şöyle bir baktım, bir okul yapmışlar. Orası çayırdı, kocaman otlar vardı, biz aralarında saklambaç oynardık. O okula şimdi civar köylerden öğrenciler geliyormuş. Eskiden de tek tük ev vardı ama genelde tarlalar ve cevizler vardı. Kargalar cevizlere konar, onları tak diye önümüze düşürürdü. Her yer yıkılmış derken, sonra bir de baktım ki benim doğduğum ev.

-Kanokolar Osmanlı’ya geldiler, Düzce’ye yerleştiler. Başka yerde Kanoko var mı?
-Çorum, Düzce. Bildiğim kadarıyla başka yerde yoktu. Kafkasya’dakilerin kimi öldü, kimi kaldı. Kalanlardan evlilik yoluyla Kabardeylere karışanlar oldu. Kanokoların sekiz tane köyü varmış. Bir köyde istasyon varmış. Dedem ölünce İstanbul’a gelmişler. Nişantaşı civarındaki konak yanmış.
Babaannem “Ev sahibinin bir evi, kiracının çok evi var. Ne yapacağız evi? Kirayla otururuz” demiş. Abisi Çorum’da ölünce, babama miras kaldı. Ben 5 yaşında yoktum, babamı aradılar Çorum’dan. Mirası aldıktan sonra bir ara tekrar gitti Çorum’a. Kanokoların bir çocuğu varmış, kız kardeşinin oğlu.
Ona diyor ki: “Benim oğlum yok. Kimsenin Kanokolardan oğlu olmadı Türkiye’de. Sen de ablamızın oğlusun.” Mektubu da şeceremizi de sahip çıksın diye o çocuğa veriyorlar. O da evlendi mi ne yaptı belli değil, ortadan kayboldu. Sonra da öldü. Babam da “Şeceremiz yok oldu” diyordu. Şimdi devlet kayıtlarından izini sürebiliyoruz.

-Dedenizin padişaha yazdığı mektuba gelelim… Kafkasya’dan, Osmanlı padişahına mektup yazmış. Bir ilişkileri var mıymış?
-Dedemin babasının döneminde sarayla ilişki kurulmuş. Dedemin yazdığı mektup ve soyağacı kayboldu ne yazık ki.
Bir gün küçük oğlum, Çerkesleri, özellikle de Kanokoları araştıran, Kafkasya’dan gelmiş bir ekipten bahsetti. Oğluma Çerkes olup olmadığını sormuşlar. O da “Babam Türk, annem Çerkes” demiş.
“Kimlerden” diye sorunca Kanokolar olduğunu söylemiş. Onların da aradıkları zaten buymuş. Hemen beni görmek istemişler. Saat geçti, hazırlığımız yoktu ama gelsinler, dedim. Çerkesçe konuştum, tercüman çocuk benim Besleney aksanımı önce anlamadı ve “Bu nasıl Çerkesçe?” dedi. Kafkasya’dan gelen kişi ise “Biz Kabardey aksanı konuşuyoruz, onun konuştuğu Çerkesçenin en kibar halidir” dedi.

-Eşinizle nasıl tanıştınız?
-Eşim öğretmendi. Babamın bir ahbabı vardı, saraydan çıkmış bir müzik öğretmeni. Biz ona hala derdik çünkü bizim için haladan öteydi. Onlara gelip gidiyormuş eşim. Dermiş ki, “Benim kimsem yok, bir kardeşim var. Babamız, annemiz öldü”. Halam da acımış, üzülmüş. Fatih’te oturuyordu Kevser Halamlar, bir de kızları vardı. Bir gün gelip beni aldılar. Ben orada otururken Ahmet geldi, eşim. Tombala oynuyorduk, “Ben bitirdim, tüm sayılar çıktı” dedi. “A öyle mi, bir kontrol edin, yanlış olmasın” dedim. Çok kızdı, “Yalan mı söyleyeceğim bu yaştan sonra?” dedi, kalktı. Gel zaman git zaman Ahmet, “Bu kız sizin akrabanız mı?” diye sormuş halamın kızına. Olaylar gelişti, 2-3 gün sonra erkenden kapımız çalındı. Kalktım, Ahmet de vardı aralarında. Beni istediler, o sırada beybabam geldi Meliha’yı götüreyim diye. Eniştem de hastalandı, Kevser Halamlar da Moda’ya taşındı. Oraya gittik babamla beraber. Kevser Halam, “Çok efendi çocuk. Kimsesi yok, sadece kardeşi var. Beğenmiş. Verelim Meliha’yı Ahmet’e” dedi. Dediler ki; sigara içmez, içki kullanmaz, çok efendidir. Babam, “Ben Meliha’yı eve götüreyim. Annesi de bir görsün, özlemiştir. Kısmetse olur. Sigara içmedikten sonra, kumar oynamadıktan sonra, bir de memurmuş, kısmet” dedi. Küçük halam istemedi; “Memurun karnı yarı tok, yarı aç. 15’ine kadar tok, 15’inden sonra aç. Vermeyelim” deyince babam, “Toku açı Allah belirler, öyle şeyler söyleme, ayıp” diye itiraz etti. Aslında o zamanlarda memurların durumu çok iyiymiş. Evlendik. 3-4 gün sonra Ahmet mektup yazmış, “Anneciğim ben evlendim” diye. Dedim ki: “Hani annen yoktu senin?” “Annesi olmayan çocuk olur mu?” dedi. Ben de sonra “Belki baban da vardır. Bir kardeşim var diyordun, ne yalancıymışsın sen” dedim. “Öyle dedim, öyle kaldı” dedi.

-Kayınvalideniz ile tanıştınız mı?
-Kızımız olmuştu, Nurhan. Ahmet yedek subay olunca dedi ki: “Meliha seni annenlere mi götüreyim, benim anneme mi?” Ben de düşündüm, bizde anne-babanın yanında, kucağında çocukla ayıptır.
Annesinin yanına gitmeye karar verdik Nevşehir’e.

-Kaç yaşına kadar Düzce’de kaldınız?
-17-18. İstanbul’a halama gezmeye gitmiştim, o da geri göndermem, dedi.

-Köyde Çerkes âdetleri, düğünleri nasıl oluyordu?
-Ooo düğünler ben olmadan olmazdı. Oynuyordum tabii. Benim annem akordeon, mızıka çalıyordu, piyano çalıyordu ama biz öğrenmedik. Şimdiki oyunlardan pek oynanmazdı, sonradan geldi bunlar.
Tleperuş vardı. Çok Çerkes köyleri vardı, düğünler olurdu. Sandıklarla ekmek çuvalları olurdu, bir de arabaların arkasına koyun bağlarlardı. Bir de makhsıma yaparlardı. Giderlerken kır gördüler mi oynarlardı, atlarlar, çalarlardı. Öyle zamanlar geçirirdik.

-Zehesler nasıl olurdu?
-Otururduk, herkes birbiriyle dalga geçerdi, ne olacak? Bazısı da beğendiğiyle evlenirdi. Eskiden annem de anlatıyordu. “Akrabaların evine tanıdıklarını yanlarına alıp gelirler, ceketinin düğmelerini sökerlerdi. Kızın olduğu yerde misafir kalırlardı, güzel mi dikiyor düğmeyi, bu ev hanımı olur mu diye bakarlardı.” Şimdi o da kalmamış.

-O zamanlarda Çerkes kızı olmak nasıl bir şeydi?
-Rahattı bizim Çerkes kızlarımız. Annesi babası gönderdikten sonra her yere giderdi, eğlenirdi.
Sıkıntısı yoktu ama çok deli adamlar da vardı, takıldılar mı felaketti. Annem 15 yaşında Kafkasya’dan geldiğini anlatıyor. Bir düğüne gitmiş, “Kafkasya’daki o oyunu oynayın” deyip annemin eline akordeon vermişler, dayım da karşısına çıkmış. İkisi oynamışlar. Bir Abaza çıkmış, tabancayı ateşlemiş. “Bu kızı ben alacağım. Almazsam ya ben ölürüm ya onları öldürürüm!” demiş. “Ne? Deli misin sen, o kızı sana vermezler” demişler. Alacağım diye tutturmuş. Annem diyor ki “Kapıyı açıp da bir yere gidemedim onun yüzünden.” Dayımın iki kızı “Kan kusturdu bize” diyorlardı. Bir düğüne gidileceği zaman atlar etrafında öyle gidermiş. Annemi İstanbul’a getirmişler, orada da bulmuş onları. Baktılar olacak gibi değil, dayımın iki kızı ve annemi saraya vermişler. Benim sarayda ne işim olacak, demiş ama mecbur kalmış, gitmiş. Sultan Hamid tahttan ininceye kadar sarayda kalmışlar. Sultan Hamid tahttan inene dek, o adam da evlenip çoluk çocuğa karışmış da öyle kurtulmuş. Abazalarda da aksi aksidir. Bir gün halamın kızı “Sana bir müjde vereceğim. O adam öldü” deyince, annem de “Ver elini öpeceğim. Onun yüzünden bir yere gidemedim, genç kızlığımı göremedim. Saçımın örgüsünü kesmişler uyurken, artık büyü mü yapacaklardı ne anlamadım. Neler geldi başıma” demişti.

Çerkes âdetleri nasıldı?

– Babamla beraberdi bizim âdetlerimiz. Her sofrada beni yanına alırdı. Annem ve babamın sofraya beraber oturup yemek yediklerini görmedim, ayrı yerlerdi. Evde çalışanlar vardı, Hasan vardı atlara bakan, o ayrı yerdi. İki tane çalışan kadın vardı, akşam yemeğini yemeden gitmezlerdi. Annem oturup onlarla yerdi. Ben beybabam ile yemek yerdim. Babamın odasına girerdim, Hasan da bana kızardı.
“Bunu sokmayın içeri!” derdi. Her yemekten sonra babamın semaveri aşağıda yanardı. Gelen gelirdi.
Kimi yardım istemeye gelirdi, kimisi başka şeye. Babam herkese yardım ederdi, çok iyiydi ama ablam yüzünden mahvoldu. Dayımlara misafirliğe gitmiştik, düğün sonrası 15 atlı misafir gelmişti o akşam.
Babam ablamın, onaylamadığı birine kaçtığını duyunca “Düzce bana haram olsun… İstemiyorum” dedi. Ne kadar mal mülk varsa sattı. Perişan olduk. Çok çok kötü oldu. Damadıyla konuşmadan öldü babam. Bir kere bile evime gelsin, demedi.

-Vase hep var mıydı?
-İstanbul’da yoktu, Düzce’de vardı.

-Kafkasya’da var mıymış acaba, orada mı çıkmış?
– Orada varmış.

-Evdeki yardımcılar sizinle beraber Kafkasya’dan mı gelmişler?
-İki tane kadın vardı. Köydendi.

-Çocuklarınız Çerkesçe öğrendiler mi?
– Ben çocuklarıma Çerkesçeyi öğretemezdim çünkü babaları Türkçe konuşurdu. Oğlum okula gidecekti, çok zayıftı ve ona uygun palto bulamadık. Fatih’e, her yere baktık. Ahmet’e dedim ki: “Balıkçının yanında ufak bir konfeksiyon var, bir de ona bakalım.” Ahmet pazarlık yapmak istedi, adam da inmeyince, “Israr etme, bulamıyorduk bulduk. Alalım işte” dedim. Bunun üzerine Ahmet “Siz Çerkesler birbirinize yardım edersiniz zaten” deyince adam da şaşırdı. “Hocam, yenge Çerkes mi, niye söylemedin şimdiye kadar?” dedi. Orada yaşlı bir adam oturuyordu, kalktı, “Kimlerdensin?” diye sordu. “Kanoko Kazım Bey’in kızıyım ben” cevabını verince “Hay anasını ya! Kanokoların kızısın da kendini inkâr mı ediyorsun, neyin var senin?” dedi. “Kimi alay ediyor, kimi anlamıyor, onun için hiç Çerkes olduğumu söylemiyorum” dedim. “Hiç olur mu öyle şey!” dedi.

-Bir daha sorduklarında söylediniz mi?
-Söyledim. Geçen de fizik tedaviye hastaneye gittim. Bir hanım oturuyor, yanında da bir kadın. Ben içeriden sargıyla çıkınca hanım kalktı. “Neden kalktın? Otursana” dedi diğeri. “Olmaz, o yaşlı. O ayakta duracak, ben oturacak mıyım? Ayıptır bizde” diye cevap verdi. “Abazalarda da yoktur, Çerkeslerde de yoktur böyle. Zaten ikisinin âdetleri birdir. Oturulmaz. Yaşlıya hürmet” dedi. Benim için Abazası da bir,
Çerkesi de bir. Hepsinin başımın üstünde yeri var.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here