Muğla’nın Abaza köyü: Döğüşbelen

0
26

Eylül ayının sonuna yaklaşıyoruz ama henüz her taraf yemyeşil. Fethiye’den Köyceğiz’e yol alırken bu bölgedeki tek Abaza köyünü ziyaret edecek olmanın heyecanını yaşıyoruz. Bizi bu yıl açılan Muğla Kuzey Kafkas Kültür ve Dayanışma Derneği Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Haldun Önal davet etti Döğüşbelen’e. Pek çoğumuzun tatil nedeniyle yakınından geçip gittiği ama varlığından haberdar olmadığı bu yemyeşil Abaza köyündeki sohbetimize, pek çok ortak tanıdığı, arkadaşı keşfetmenin samimiyeti hâkim oluyor kısa sürede…
Haldun Bey’in Demirkapılı Adige eşi Janset Hanım’ın hazırladığı nefis halujlu kahvaltı eşliğinde dinliyoruz köyün öyküsünü; bisikletiyle avluya giren, dimdik duruşlu, 89 yaşındaki babaları Hayati Amca’dan:
“Abazalar 1867’de buraya birkaç yer değiştirerek gelmişler. 90 hane geliyor önce Dalaman’a. Bir kısmı Dalaman’a, bir kısmı Toparlar adlı beldemize yerleşmişler. İlk yerleşim yeri Fevziye Köyü. Ama bataklık, sivrisinek, çoğu orada hastalıktan ölüyor. Çoğunluğu daha sonra buraya gelmiş. 45 hane. Sevmişler burayı. Çok da mücadele etmişler. Çiftlik sahipleriyle mücadeleleri var. Devlet yok. Çiftlik sahipleri devlet gibi, vatandaşı tanımıyor. Ama bizim Abazalar bunlara karşı çok dik durmuş. Köyün içinden çiftlik sahipleri geçemez. Abazalar öyle! Çok mücadele vermiş. Başarmışlar. Hem çalışmalarıyla örnek olmuşlar hem de âdetlerini, kendilerini kabul ettirmişler havaliye. En medeni köy haline gelmiş. Köyceğiz’de 35-40 köyün sadece 5’inde okul var, onlardan biri de Döğüşbelen. Geldikleri zaman okul, cami, yollar, su arkları, değirmen kurmuşlar; bunlar mücadeleyle meydana gelmiş, Abazaların mücadelesiyle…”
Haldun, ocak kültürünü bu bölgeye getirenlerin Abazalar olduğunu belirtiyor. Hayati Amca devam ediyor:
“Bugüne kadar da havalinin en medeni, en çok sevilen, temiz yerleşimi olarak kabul ettirmiş Abazalar bu köyü ama şimdi hepsi değişti. Dışardan gelenler çok. Biz azınlıktayız. Buna rağmen eski âdetlerimiz hâlâ hüküm sürüyor. Abazaca bilmeseler de bütün geçmişlerini ispat ediyorlar.”
50’li yıllarda köyün genç kızları, akraba evliliği de ayıp sayıldığı için Muğla ve çevresine gelin gitmişler. Fethiye’ye, Ula’ya, İzmir’e… Gittikleri yerde de kendilerini kabul ettirmişler ağırlıklı olarak… “Gençlerden okuyan gidiyor, geri gelmiyor, gelse de kalmıyor” diye açıklıyor Hayati Amca köydeki Abaza nüfusunun azalarak dışarıdan yerleşenlerin olmasını. Uzun süredir tamamı Abaza/Çerkes düğünü olan bir eğlence yapılmamış, sadece bazı düğünlerin sonunda mızıka olmasa da küçük bir eğlence yapıldığını vurguluyorlar. Haldun, “Köydekiler Abaza, Çerkes olduğunun bilincinde, onunla yaşıyorlar. Ama dil ve gelenek görenek, âdetler, bunları unutmamış ama uygulayamıyor ya da unutmaya yüz tutmuş” diye ekliyor.

Abhazya’dan getirilen ateş 1980’lere kadar yandı
Haldun’un annesi Birgül Teyze Haldun’un annesi Birgül Teyze ve bize ilginç bir öykü anlatıyor:
“Annemin sülalesi Abhazya’dan sürüleriyle çıkmışlar. Ellerindeki asaları oyup altınları, paralarını onların içine koymuşlar. Annemin babası Yaşbalardan ve Dalaman’a ilk yerleşenlerden, ondan sonra buraya geliyor. Kız kardeşleri burdan evlenince ‘Abi biz sensiz duramayacağız’ diyorlar, o da buradan yer alıyor. Dedecim evini yapıyor ama içine girmeden hastalanıyor, 35 yaşında ölüyor. Bir akrabam vardı, Zeliha Teyzem, Abhazya’dan buraya bakraçta, külün içinde ateşi getiriyor. Sağlığı boyunca da ateşi koruyor. 1980’lere kadar yandı. Zeliha Teyzem ölene kadar…”
“Var olan sülale adları ile kurduğumuz bağlantıyla köyün Abhazya’nın Tsabal bölgesinden geldiğini tahmin ediyoruz. Türkiye’de de Bilecik-Eskişehir hattında var bu sülaleler” diyor Haldun. Anavatanla ilişkilerini sürdürmeye çalışıyorlar. Sohbetimize katılan, Birgül Teyze’nin yeğenleri Melda ve Sabri Özden anavatanı ziyaret etmişler, arkadaşlar edinmişler Abhazya’da. Son yıllarda kurulan bu bağı şöyle açıklıyor Melda:
“Ben son 20 yılın etkileşimi olarak görüyorum kültüre bugünkü ilgiyi, alakayı. Abhazya’ya gidip geliyoruz, arkadaşlar edindik bu çevrede, bunlar ciddi bir etkileşim. Ama bu köy tek olunca etkileşememişler çevreyle, kültür alışverişi pek olmamış. Evlilikler de hep dışarıya olunca çocuklar da dışarda. Sorsan hepsi Abaza ama nerden geldiler, nereye gidiyorlar, bilen yok. Şimdi işler yavaş yavaş değişiyor. Dernekler, bağlantılar, kültür alışverişi daha iyiye doğru gidiyor diyebiliriz. Çerkes Ethem ile ilgili de herkes yaşamıştır bir şeyler, bunun sonucunda merak etti insanlar, okudu, öğrendi.”
Bölgede hangi halkların yoğunlukta olduğunu merak ediyoruz. Sabri şu bilgileri veriyor:
“Dalaman’dan geldiklerinde yer arıyorlar, sivrisineğin az olduğu, mısır yetiştirebilecekleri bir yer. Köyü kurduklarında iki Rum hane varmış. Onun dışında Yörükler var. Yörükler bizden arazi satın alarak buraya yerleşmişler. Kuruluşu Abaza köyü. Ağalarla aralarında çekişme olmuş değirmen kuracakları zaman, çünkü ağanın da değirmeni var burada, orada yapacaksınız her şeyi diye baskı yapıyorlar. Bizimkiler de biz kendimiz yapacağız diyorlar. Aralarında çatışma oluyor, bizimkiler püskürtüyorlar. İki sene sonra tekrar yapılıyor, bizimkiler kazanıyorlar bu defa kavgayı.” Hayati Amca kazanılan bu savaşta kadınların katkısını unutmamış, ekliyor: “Asker ağanın yanında ama Çerkes hanımları da altta kalmıyor, eteklerine topladıkları taşları karşı tarafa atarak mücadele veriyorlar… Ağa, örneğin köylü susam ekti mi başında bekliyor, susamı elinden alıyor ama bizimkilere bunu yapamıyor.”
Melda, “Bizler 4. jenerasyonuz. İlk geldiklerinde çok büyük zorluk çekmişler; buranın kurulması, sıtma türü hastalıklar, erken ölümler, her ne kadar malın mülkünle de gelsen yoklukla da mücadele etmişler ve buradaki feodal düzene karşı da başkaldırı ile hem özgürlük mücadelesi hem ayakta kalma, yaşam mücadelesi gerçekten zor olmuş. Seferberlikte giden gençlerin çoğu şehit olmuş. Sıcak bir iklim, uyum sağlayamamışlar” diye hatırlatıyor yaşananları.
Dil peki?.. Abazaca bilen var mı? Hayati Amca’nın ağabeyi bilirmiş, meraklıymış, öğrenmiş. Şimdilerdeyse en iyi bilen, bizi Abazaca karşılayan Günay Teyze. Eşi, Hayati Amca’nın kardeşi. Evleri, oturduğumuz avlunun hemen karşısında. Eşi Düzceli olan Kevser Ablamızla ortak pek çok tanıdıkları çıkıyor. Hemen telefonlar alınıp veriliyor. Köye ailesiyle birlikte, bir kan davası nedeniyle küçük yaşta gelmiş Hendekli Günay Teyze. Bir yanlışlık sonucu yaşanan ölüm ve amca oğlunun kaybından sonra ailesinin göç kararını şöyle anlatıyor bize:
“Babamlar çok üzüldüler duruma. Amcam, ‘Çocuğumun mezarına baka baka burada duramayacağım’ dedi. Babamgil de neleri varsa yarı fiyatına sattılar, toparlandılar, yalnız Abaza bir köy olsun istediler. Muğla’yı bilen yok daha! Bıçkı’dan bir genç Ula’da askerlik yapmıştı, bu çocuk Abaza köy dediklerini duymuş, ‘Benim askerlik yaptığım yerde, Muğla’da Döğüşbelen Köyü var, orası Abaza köyü, gidip bakın’ demiş. Gelip bakıyorlar buraya, beğeniyorlar. Sonra onlar gelince annem de Muğla diye duyunca Bolu sanmış. ‘Yine fazla uzağa gitmiyoruz’ diyor annem. O zaman duyulmamış Muğla.”
Adapazarı’na seyrek de gidebilse akrabalarından ziyaretine gelenler oluyormuş; onlarla ve bir erkek, bir de kız kardeşiyle konuşuyormuş anadilini. “Abazaca konuşan bulunca da kaçırmayız” diye ekliyor Günay Teyze ve dilini daha da geliştirmeye gayret ettiğini belirtiyor. Ancak öğrenme konusunda talep gelmediğini, kendisinden sonraki kuşaktan pek bilen olmadığını söylüyor. Melda da “Biz aç susuz kalmayacak kadar biliyoruz; ekmek, su gibi” diyor.
Haldun’un “Abaza gençleri içinde Barbaros’u herkes tanır Abaza camiasında. İnterneti çok iyi kullanır, sosyal medyayı… İnternet üzerinden öğreniyor Abazacayı” diyerek tanıttığı Yaşba Barbaros Aydoğan ise Birgül Teyze’nin yeğeni. “İnternet üzerinden öğrenmek kolay. Telaffuzu çözmek zor ama yardımcı olanlar büyükler var. Ancak uygulama olmayınca öğrendiğin nereye kadar” diye anlatıyor anadil konusundaki açmazları. Barbaros köyün son dönemde en önemli geçim kaynağı olan narenciye işiyle uğraşıyor. Sabri de öyle…
“Eskiden ilk yerleşimlerinde mısır ve susam vardı. Şimdi onlar para etmiyor, onlar bırakıldı. Narenciye ile geçiniyoruz. Mandalina, portakal, limon; geçim kaynağı onlar” diye anlatıyor Hayati Amca; böylece söz tarıma, temiz tarıma, kooperatifleşmeye, üretici-tüketici ilişkilerine geliyor. Mısır sözü geçince biz de hemen Jıneps’in mısır yetiştirme girişiminden söz ediyoruz. Bunun üzerine Birgül Teyze bir beyaz mısır koçanı getirip bize hediye ediyor. Babasının arazisinde yetişen, tohumu Abhazya’dan sürgün esnasında getirdikleri mısırlardan, heyecanlanıyoruz.
Hayati Amca, “Tavuğu bizde susamla yapıyorlar. Üzerine susamın yağını dökerler. Ama biraz ağır olur. İçine koyduğumuz otları kendimize yetecek kadar yetiştiriyoruz” diyerek Abaza yemeklerinden tarif veriyor. Bugün köyde varlığını sürdüren en önemli kültür öğesinin yemekler olduğunu vurgulayan Birgül Teyze, beyaz mısır koçanımızın yanına “ahuska” (kişniş) tohumlarını ekliyor. Sohbet, Abaza yemeklerinde kullanılan malzemelere, diğer bölgelerle benzerliklerine, farklılıklarına uzanıyor. Ortak bilgide, birikimde buluşmanın hazzını yaşıyoruz. Tanelenip güneşte kurutulmuş mısır, su değirmeninde çekilerek un haline getirildiğinde onunla yapılan “abısta”nın tadına doyum olmayacağını öğreniyoruz. Ancak hiçbir şey tozpembe değil. Melda tarımdaki olumsuz değişimi vurguluyor:
“Çocukluğumuzda, rahmetli babam zamanında, bizim eve koçan halinde 6-7 römork mısır geldiğini bilirim. Günlerce soyulurdu. Artık eskisi kadar yapılmıyor, sadece yiyeceğimiz kadar. Çiftçi günün şartlarına uygun çiftçilikten çekiliyor. Burdaki insanlar tam bir çiftçi kavramına sahip değil. Üretim konusunda büyük sıkıntılar var. Maliyetler çok yüksek. Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi burada da çiftçi yavaş yavaş en kolay şeyle geçinmeye çalışıyor. İşte narenciye daha bir kolay… Bunun yanında mısır, buğday, susam… Pamuk unutuldu zaten bu topraklarda. Hayvancılık zaten bitti. Eskiden herkesin kapısında bir-iki tane ineği olurdu. Şimdi hayvanı olan en fazla 5 aileyi geçmez.”
Tüm bu olumsuzlukların bir araya gelindiğinde çözülebileceğine olan inancımızla tek tek kucaklaşarak kendileriyle vedalaşıyoruz. Köyceğiz sadece bir tatil beldesi değil artık bizim için. Dileğimiz, tıpkı Caretta caretta’lar gibi kültürümüzün de korunması, varlığını sürdürmesi, diğer halklarla kardeşçe bir arada yaşaması…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here