Çocuğun dünyası oyun

0
43

Almanya’da yaşayan kuzenim ile yaşadığı bölgedeki eğitim sisteminin dinamikleri üzerine bir sohbetimiz olmuştu. Almanların, masal, oyun, şarkı vb. kültürel değerlerini nesilden nesile aktarma konusunda büyük bir hassasiyet içinde olduklarını öğrenmiştim. Bir çocuğun söylediği neşeli okul şarkıları yıllar önce annesi hatta büyükannesi tarafından da söylenmiş şarkılardı. Müthiş bir hafıza. Kuşaklar arası duygu ve ilham birliği. Böyle bir hafıza üzerine rahatça yeni ve güçlü kültürel öğeler eklenebilir. Yaratıcı bireyler için bir fırsat. Bunları düşünürken bir de dönüp içinde bulunduğumuz sisteme baktım. ‘Her dönemin ruhu ayrı’ yaklaşımıyla anlatı geleneğinin ihmal edildiği izlenimine kapıldım.


Annem çocukluğunda öğrendiği fıkraları bana Adigece anlatır, şarkıları anadilinde söylerdi. Dile hâkim olmadığım için hüzünlü anlam boşlukları oluşurdu, yine de o anlarda ikimizin çocukluğu kucaklaşırdı. Bu çok özel bir duygu. Ben de anılarımı çocuklarıma anlatıyorum. Hatıralar içinde yakınlaşıyoruz. Mahalle arkadaşlarımla sokakta geçirdiğim saatleri, tekerlediğimiz sözcükleri, mırıldandığımız şarkıları onlara anlattıkça azgın bir zaman nehri üzerine güçlü bir asma köprü kurduğumuzu hissediyorum. Aramızdaki kuşak farkı ortadan kalkmayacak. Kalkmasın da! Ortak hafızamız tümden kopuşun önüne geçsin kâfi…
Eğri oturup, doğru konuşalım mı? Kimliğimizin temel taşlarına; Nart hikâyelerine, Xabze’nin her biri ayrı hikâye konusu olabilecek benzersiz öğelerine tam hâkim değiliz. Ya da biliyoruz ama önceliğimiz çocuklarımıza aktarmak olmuyor. Ağıtı yakan hüznün yorgun sözcükleri, parmak ucuna yükselten coşkunun evrensel notaları bize sesleniyor. 150 yılı aşkın süredir üzerinde yaşadığımız coğrafyanın kültürel değerleri üzerine de kafa yormuyoruz. Genel bir ilgisizlik söz konusu. Kaf Dağı’nın mitleri, Anadolu’nun efsaneleri soluklaşmış. Kültürel heybemiz bu kadar doluyken çocuklarımıza anlatmıyoruz. Gözlemliyorum da anlatmadığımız gibi, onlarla oyun da oynamıyoruz. İstiyoruz ki kendi başlarına vakit geçirebilsinler. Bu becerinin kazanımı bile en başta onlarla oyun oynamamıza bağlı. Takla atmadan, beş taşı zıplatmadan, istop, sobe, yerden yüksek diye coşkuyla bağırmadan büyüyorlar. Körebe desek, aaa ayıp ebeye kör denmez diyebilecek tuhaf bakış açıları geliştirdik. Bir kız çocuğunun erkek çocuğu kadar misket oynamaktan keyif alabileceğini biliyorduk. Erkek çocukları iğne deliğinden ip, ipten boncuk geçirebiliyordu. Ne oldu da bunlar şimdi dalga konusu oldu? Oyuncak endüstrisinin ayrıştırıcı pazarlama tuzaklarına düştük. Oyunun ta kendisi olan gündelik uğraşlarımızı bile rafa kaldırdık. Fiziksel motor becerilerinin oyunla, duygusal ve ruhsal becerilerin oyuna ilave anlatıyla geliştiğini unuttuk. Neyse ki çocuk denen canlı her koşulda yeni oyunların mucidi! Mucizenin kendisi. Bu sayede minik renkli dünyaları tümden çoraklaşmıyor. En güzel oyunlar, oyuncağın sınırlı, oyuncağa ulaşma isteğinin canlı olduğu yoksunluklarda kuruluyor. Nesiller arası iletişimi güçlendirmek adına iyi niyetli çabalar içinde olan eğitimciler ve çocuk gelişimi uzmanları var. Geleneksel öğeleri günümüz çocuklarının ilgisini çeken dijital platformlarla harmanlıyorlar. Tabii bu, aileler istekle devreye girmezse, onların tek başına üstesinden gelebilecekleri bir telafi değil.
Teknoloji bağımlılığının çağımızın kaçınılmaz sonucu olduğunu söyleyerek zaman zaman kendimizi kandırıyoruz. Kavrayış dünyası oyun oynayarak genişlemiş olan bir çocuk (dijital ortamdaki de bir oyundur fakat ben canlı, duyusal temaslı, yönergelerini çocukların ortak akıl yürütmesi ve görev paylaşımıyla belirlediği oyunlardan bahsediyorum) ne dijital ortamın yoksunluğunu hisseder ne de oyun oynayalım dendiğinde aklına ilk gelen şey tabletinin şarj durumu olur. Bu konuda içim hep dolu. Büyük büyük sözler etmek için yazmıyorum inanın. Değişik bir sancı hissediyorum. Herkesin elindeki ekrana baktığı akşam yemeği masaları! Buluştuklarında, birbiriyle düşünsel teması en aza indirip dikkatini yalnızca tablet üzerindeki oyuna çeviren çocukların körelen arkadaşlıkları! Önünde masmavi bir deniz uzanırken merak ve macera duygusunu dijital ortama teslim eden çocukların güneş şemsiyesi altındaki hüzünlü görüntüleri! Bu örnekler bir şeylerin yolunda gitmediğinin göstergesi bence. Hepimize sorumluluk düşüyor! En başta geçmişimizi hatırlama, sonra onu çocuklarımıza aktarma sorumluluğu. Ardından onlarla oyun oynama sorumluluğu. Dijital bağımlılıkların önüne geçmek adına net sınırlar koyabilme sorumluluğu…


İşte bu çaba içinde çocuk kitapları yine yardımcı oluyor bizlere. Değerli yazar Filiz Özdem’in yazdığı “Kulaktan Kulağa” kitabı bunlardan biri. Sarıasma kuşunun arkadaşlarıyla oyun oynamaya karar vererek Arapbülbülü’nün kulağına bir şeyler söylemesiyle başlıyor öykü… Baştankara, Yalıçapkını, Balaban ve daha pek çok kuş dahil oluyor oyuna. Sonunda Kara Leylek dönüp dolaşıp geliyor Sarıasma’nın yanına. Oyunun başında kurulan cümle neye dönüştü dersiniz? Keyifli mi keyifli! Seçil Çokan’ın çizimleri renkli ve gerçekçi. Çocuk eğer daha önce kulaktan kulağa oynamamışsa içindeki mizahı kaçırabilir. İşte burada biz ebeveynlerin devreye girip çocuğu öyküye ve dolayısıyla oyuna hazırlamamız gerekir. Kitabın sonunda bir zarf var. İçinde de kuşları tanıtan kartlar. Bu da eğlencenin bonusu.
Çocuğun dünyası oyun dedik. Oyunlaştırabileceğimiz kitaplar okulöncesi dönem için büyük bir zenginlik. “Neden Farklı Bu Kelebekler?” kitabı ile de keyifli bir anlatımı oyunla bütünleştirebilirsiniz. Pöti Kare Yayınları tarafından basılan kitapta anlatıcının aklına türlü sorular takılıyor. Bu gibi durumlarda danıştığı kırmızı bir kuşu olduğunu öğreniyoruz. Bir sabah anlatıcı keşke tüm kelebekler aynı renk olsa diye geçiriyor içinden. İşte o anda kırmızı kuş başlıyor anlatmaya. O anlattıkça dünyayı ne kadar farklı kelebeklerle paylaştığımızı ve renklerinin anlamını öğreniyoruz. Yazarı Işın Nur Cicerali aynı zamanda biyolog ve ressam. Çocuğunuzla birlikte öykü içinde geçen kelebeklerin resimlerini çizebilir, kolaj yöntemiyle bir kelebek ağacı oluşturabilirsiniz. Resim çizmeye ve doğaya ilgi duyan çocuklar için bu da böyle bir öneri olsun. Kitabın çok cici kapak resmine bakınca sizin içinizden de çabucak sayfaları aralamak geçmiyor mu?
Hikâye, bilgi, oyun öğelerinin bir arada olduğu son bir öneri. Baskısı Dinozor Çocuk’a ait olan “Mete ve Maya Uzayda” kitabı. Ailesiyle birlikte sarı bir karavanda yaşayan Mete’nin öyküsü. Karavanları maceracı bir karavan. Aile uyurken onları bambaşka yerlere taşıyor. Dünya’nın yörüngesine kadar çıkan karavanın içinde yaşananları, yerçekimsiz ortamın curcunalı halini, uzay istasyonundaki görevli astronotlarla karşılaşma anını merak ediyor musunuz? Kitabın sonu leziz bir çorba kıvamında. “Hayal bu ya!” diyerek bir çırpıda okuyabileceğiniz bir kitap. ‘Merak edilenler’ bölümüyle uzayla ilgili yeni şeyler öğrenebilir, karşılaştırmalı dikkat oyunuyla öykünün detaylarını pekiştirebilirsiniz. Son sayfasında aile üyelerinin minik birer maketi var. Kes, yapıştır, hayal et, yeni öykü kurgula… Çocuklarınızın ilgi alanına göre kitabı çok yönlü değerlendirebilirsiniz.
Anılarınızı kulaktan kulağa aktararak, sevgiyle kalın!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here