Ekolojik kriz ve devrimin güncelliği

0
146

Bu yazı, COVID-19 salgını öncesinde planlanan ancak salgınla birlikte iptal edilmek zorunda kalan “Artık Devrim Zamanı” sempozyumu için bir tebliğ metni olarak kaleme alınmıştı…
Şu günlerde güncelliğini koruyan metni ufak tefek değişikliklerle sizlerle paylaşıyoruz.

Cemil Aksu – Onur Yılmaz


Kimse iyi bir gelecekten bahsetmiyor. Herkes felaketten bahsediyor. 2008’den beri kapitalizmin, neo-liberalizmin, emperyalist küreselleşmenin krizini yaşıyoruz, tartışıyoruz. Artan işsizliği, açlığı, binlerce insanın yeni bir yurt bulmak ümidiyle kendini yollara, okyanuslara atışını; güvencesizliğin, geleceksizliğin ayyuka çıktığı bir dünyanın sonunu konuşuyoruz. 6. büyük yok oluşu konuşuyoruz. İklim krizini, gıda ve su krizini. Koronavirüs gibi salgınları ve daha bir sürü felaketi. Sadece biz değil, egemenler de, mesela Davos’ta Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu da bu krizleri konuşuyor.
Emperyalist küreselleşme, bir küresel ekonomik politikalar manzumesi, bireyin ve toplumun yönetimine dair bir “rasyonalite” olarak, 1980’lerden itibaren küresel çapta yürürlüğe sokularak, finansal sektörün diğer sektörlerin üzerine çıkarak finansallaşmanın belirleyici hale geldiği, borçlandırma teknikleri sayesinde hem makro ekonomilerin hem de tek tek bireylerin yönetiminin gerçekleştirildiği, sermayenin küresel olarak faaliyetlerinin her türlü sınırlamadan kurtarılması için ulusal ekonomi ve ulus-devlet hukuklarının olabildiğince aşındırıldığı, üretimin uluslararasılaştırılmasıyla birlikte üretim süreçlerinin esnekleştirildiği, iş ve sosyal güvencelerin tırpanlandığı, yıkıcı bir emek rejiminin inşa edildiği hızlı bir süreç oldu…
…Kriz ile ekolojik yıkım arasındaki bağı göstermek bakımından bir iki noktaya değinmek gerek… Kriz demek, sermayenin kendini arttırarak yeniden üretme kanallarının, yol ve yöntemlerinin işlememesi, dolayısıyla yeterince kâr elde edememesi, emek üretkenliğini arttıramaması, para-meta-daha-çok-para ve para-daha-çok-para çevrimini döndürememesi demektir. Bu çevrimlerin sonunda daha çok para-sermaye elde etmek için esasında hedefte her zaman emek ve doğa vardır. Çünkü kapitalistler açısından daha çok kâr elde etmek, daha ucuz hammadde ve daha ucuz işgücü gerektirir.

Yani bağın ilk boyutunu, kapitalizmin mali-ekonomik krizini aşmak için doğa ve emeğe önceki aşamalarından daha azgınca saldırması oluşturuyor. Bugün 4,3 milyar insan (dünya nüfusunun %60’ından fazlası) yoksulluk sınırının altında yaşıyor (günde 5 dolar gelir tüketebiliyor). Dünya Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) verilerinden yola çıkılarak dünyada en az 1,5-2,5 milyar insanın aç olduğu ileri sürülüyor. Buna karşılık dünyanın en zengin 8 kişisinin dünya nüfusunun en yoksul %50’si kadar servetleri var.
Neo-liberalizmle birlikte daha önce kamu eliyle yerine getirilen altyapı, su, enerji gibi büyük boyutlu hizmetlerin piyasa kurallarınca şirketlere devredilmesiyle, dünyanın her yerinde hem emeğin haklarının yok edildiği hem de doğanın yeniden ve daha geniş bir biçimde temellük altına alındığı bir süreç yaşandı. Bu da kapitalizmin krizi-ekolojik yıkım bağının iyice belirginleştiği ilkinin devamı olan ikinci boyutudur. Şöyle ki; IMF, Dünya Bankası gibi kurumlar tarafından yaratılan uluslararası iş bölümü ve yapısal uyum politikaları çerçevesinde:
Hem emperyalist kapitalist merkez ülkelerde ama özellikle “gelişmekte olan ülkeler” olarak kategorize edilen ülkelerde tarımın geriletilerek nüfusun mega-kentlere yığılması ve bu kentlerde mega-inşaat projeleri üzerinden bir birikim yaratılması; … yerinden edilmeler…, finansal borçlandırma, mekanın dönüşümü, “zorla türetilmiş” ihtiyaçlar ve başkaca telafi mekanizmaları ile hizmet sektörünün genişletilmesi, bütün bunların ihtiyaç duyduğu enerji ihtiyacının karşılanması için başta fosil ama yenilenebilir olanlar da dahil enerji şirketlerinin oldukça geniş kuralsızlaştırmalarla desteklenmesi, neredeyse bütün ülkelerde harfiyen uygulandı.
…Maden ve enerji şirketleri, endüstriyel tarım şirketleri ve inşaat şirketleri neoliberalizmin emeğe ve doğaya saldırısının koçbaşları oldular. Kentsel dönüşüm politikaları ile kentlerdeki kamusal alanları, parkları, tarım alanlarını, mahallelerimizi; enerji ve endüstriyel tarım politikaları ile su varlıklarını, vadileri, ormanları, toprağı temellük ettiler.

Ve sermayenin bu yeni temellük dalgasına karşı yaşam alanlarını savunan yaygın, zaman zaman kitlesel çevre ve ekoloji direnişleri, hareketleri ortaya çıktı. Toplumsal hareketlerin içinde çevre ve ekoloji hareketleri ayrı bir departman olarak kendilerini var ettiler ve sürdürdüler.
…Emperyalist küreselleşmenin aslında çok boyutlu krizini tartışırken ya da değinildiği gibi varoluşsal krizini tartışırken, ekolojik sorun ile toplumsal sorunun iki ayrı, bağımsız departman olarak ele alınmasının ve de öyle hareket etmesinin koşullarının kalmadığını; …ileri süreceğim.

***
19. yüzyılda gerçekleşen sanayi devrimi fosil yakıt ile işliyordu. 20. yüzyıl ise bu petrol, kömür ve doğal gaz kaynaklarına, nükleer enerjiye ve silahlara kimin egemen olacağını belirlemek için verilen savaşlarla geçti… Kapitalizmin … şimdiki krizinin en önemli farklılığı, ekolojik kriz ya da iklim krizinin de kritik bir aşamasına denk gelmesidir. …Ekolojik kriz bir sorun, bir sonuç ama gelinen aşamada hem mevcut toplumsal eşitsizlikleri, adaletsizlikleri derinleştiren, hem de toplumsal sorunun muhtevasını değiştiren etkileri ve de insan dışındaki canlı hayatı üzerindeki etkileriyle başka krizler, yok oluşlar yaratan bir neden ya da daha doğru bir ifadeyle belirleyici faktör haline gelmiş durumda.
Bugün ekolojik yıkım deyince kabaca, … küresel ısınma, okyanusların asidifikasyonu, hava ve su kirliliği, ormansızlaştırma ve türlerin yok oluşunun coğrafyalarda yarattığı tüm gezegeni eş zamanlı vuran yıkımları, etkileri anlıyoruz.
Dünya Ekonomik Forumu’nun yayınladığı 2020 yılı Küresel Risk Raporu’nda, dünyanın karşı karşıya kaldığı en yüksek 5 risk şöyle sıralanıyor: 1. Olağandışı hava koşulları, 2. İklim değişikliğine karşı alınan önlemlerin başarısız olması, 3. Doğal felaketler, 4. Biyoçeşitlilik kayıpları ve ekosistem tahribatı, 5. İnsan kaynaklı çevresel zarar ve afetler (nükleer, kimyasal, biyolojik silahlar dahil). Yine rapora göre, 2018’de ekolojik felaketlerin neden olduğu ekonomik zarar 165 milyar dolar…
2019’a damga vuran 11 binden fazla bilim insanının imzasıyla yayımlanan bildirinin ana mesajı şuydu: Eğer hayatlarımızda hızlı, köklü ve kalıcı değişiklikler yapmazsak yakın bir zamanda “tarifsiz insani acılarla” karşı karşıya kalacağız…
Bilim insanları; iklim değişikliği, tarım ilacı kullanımı ve doğada bulunan bitki, hayvan ve diğer türlerin insan kaynaklı tüketilmesi ya da öldürülmesi sebebiyle kelebek, karınca, arı, yaban arısı, çekirge ve diğer uçabilen böceklerin yok olmasının ekosistemlere olan yıkıcı etkilerinden de bahsediyorlar. Araştırmalara göre endüstri devriminin yaşandığı son 200 senede tüm dünyada böcek türleri %5-19 oranında yok oldu. Sorun sadece canlı türlerinin, biyolojik çeşitliliğin yok olması değil, bunlarla beraber bütün ekosistemlerin krize girmesi, karbon, fosfor, su ve besin döngüsünün bozulması. Bunun sonucu da kuraklık, su krizi, gıda krizi, yeni virüsler, hastalıklar…
1988’de kurulmuş olan Birleşmiş Milletler Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli IPCC’nin 2018 iklim özel raporunda bildirdiğine göre dünyadaki yıllık ortalama sıcaklık artışı 2100’e kadar 2°C olursa deniz seviyesi yüksekliği yaklaşık 20 cm., 1,5°C olursa yaklaşık 10 cm. yükselecek. Bu ikisi arasındaki fark yaklaşık 10,4 milyon daha fazla ya da daha az insanın etkilenmesine tekabül ediyor. IPCC’nin raporuna göre, 2015 Paris İklim Anlaşması’ndaki vaatler yerine getirilse bile daha fazlası yapılmazsa sıcaklık artışı 3,2°C civarında olacak. Raporda belirtilen 1,5°C’lik hedefe geri dönülmesi için küresel çapta karbon salımlarının önümüzdeki 10 yıl boyunca her yıl %7,6 azaltılması gerektiği söylemi her geçen gün gerçekliğini yitiriyor.

Ekim 2019’da Nature Communications’ta yayımlanan bir araştırmaya göre ise yükselen deniz seviyesi 300 milyon insanı risk altında bırakıyor. Kıyı kesimleri bu gidişle 2050’ye gelindiğinde yılda bir sel felaketine uğrayacak.
Antarktika’daki yıllık buz kaybı 40 yıl öncesine göre 6 kat fazla gerçekleşiyor. Grönland’daki buzlar ise 2003’e göre 4 kat hızlı eriyor… IPCC raporu 3°C ısınma senaryosunda ise yükselmenin 2100’e kadar 1 metre olacağını bildiriyor.
Alanında öncü bir grup bilim insanının Nature dergisinde yer alan makalelerinde, doğal çevrenin, iklim değişimi ve buna bağlı diğer değişimlere direncine ilişkin 10 yıl önce belirledikleri 9 taşma noktasının … yarıdan fazlasının aşıldığını, bunun da bir domino etkisine neden olabileceğini vurguladılar. (Bu 9 sınır: Grönland buz katmanının tamamen erimesi, Sibirya permafrost topraklarının çözülmesi, Atlantik okyanus akıntısının bozulması, Kuzey Amerika’daki Boreal ormanlarının kuzeye kayması, Amazonların yok olması, Batı Antarktika buz tabakasının erimesi, Batı Afrika musonlarının şiddetlenmesi, mercan kayalıklarının ölümü.)
50’den fazla ülkeden, doğa ve sosyal bilimler alanlarından 145 uzman tarafından, toplam sayısı 15 bine yakın bilimsel ve resmi kaynak sistematik biçimde gözden geçirilerek hazırlanan raporda 1 milyondan fazla türün yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu ortaya kondu.
Tüm bu araştırma sonuçları bir “kıyamet alameti”, “felaket çığırtkanlığı” olarak algılanmamalı. Aksine artık ana akımlaşmış bu bilgiler, kapitalizmin ekolojik rejiminin kurduğu ilişkiler bütünüyle birlikte toplumsal bilince çıkarılarak ve mücadeleye tahvil edilerek birer akademik çaba, uzmanlık alanı verisi olarak kalmasının önüne geçilmeli. En fazlasından “alarmist”lerin ehven-i şere ikna için kullanacakları argümanlar olmaları engellenmeli. Korona sürecinde gördüğümüz bu uzmanlık dili, tam da ekoloji mücadelesinin diğer toplumsal mücadelelerden ayrıksılaşmaması için kaçınmamız gereken şeydir.

***
…Ekolojik krizin doğrudan kapitalist toplumun krizi üzerindeki etkilerini de incelemek lazım…
Krizin “herkesi eşit oranda etkilediği” savı elbette açık bir yalandan ibaret. Ekolojik yıkımın her bir veçhesi saraylarda başka, kondularda başka sonuçlar doğuruyor…
Oxfam’a göre en zengin %10 tüm salımların %50’sinden, en yoksul %50 ise yaklaşık %10’undan sorumlu. Bu en zengin %10’un ise çok büyük bir kısmı en varlıklı 25 ülkede yaşıyor. Bireysel tüketim tüm salımların %64’ünü oluşturuyor ve “gelişmekte olan ülkelerdeki” üretimin büyük bir kısmı emperyalist merkezlerdeki bireysel tüketim için üretiliyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün 2018’de yayınladığı rapora göre 2030-50 yılları arasında sıcaklık stresi, yetersiz beslenme, ishal ve sıtma kaynaklı her yıl fazladan 250 bin ölüm yaşanacak… Ölenlerin sınıfsal analizini yapmaya bile gerek yok, safariye çıkmış burjuvalar dışında sivrisinek sorunu yaşayan zengin yoktur herhalde dünyada.
WWF-Türkiye’deki bilgilere göre ise dünyada 795 milyon insan yetersiz besleniyor. 150 milyon çocukta kronik beslenme bozukluğu var. Üstelik buna yol açan endüstriyel tarım, tarım kaynaklı sera gazı salımlarının %80’inden, tüm üretimin ise ancak %30’undan; köylü tarımı ise üretimin %70’inden, tüm salımın %20’sinden sorumlu. Endüstriyel tarım ve küresel gıda sistemi toplam salımların ise %44-57’si kadar bir paya sahip… Bu gerçeklik altında tarımda yüksek CO2 nedeniyle besin değeri düşük hasatlar, bugün bile yetersiz gelişim, anemi ve açlık gibi sağlık sorunlarına yol açıyor. İklim değişikliği sonucu tarımda verim azalışı, sulama suyu maliyeti artışı, ekme-hasat zamanlarının kayması, ürün yetiştirmeye elverişlilikte azalma, daha fazla tarım zararlısı görülüyor. Neo-liberalizmle birlikte kırı kuşatan kentler ve kapitalist ilişkilerin tüm toplumsal mekanı kuşatması ile yabanıl ekosistemleri daraltan ve içlerine kadar giren tipik bir endüstriyel üretim sürecine bürünmüş olan endüstriyel tarım ve küresel gıda zinciri bugün toplumsal yaşamı sarsan koronavirüsünün insanlara geçişini sağlamıştır.
…Kritik bölge kabul edilen yerlerde 1,9 milyar insan su sorunu yaşayacak. Şu an en olası senaryo olan 3°C sıcaklık artışında 2100’e kadar 410 milyon insan şiddetli kuraklığa maruz kalacak, 49 milyon insanın yaşam alanları deniz seviyesi artışından etkilenecek. Şu an 500 milyon emekçinin yiyecek, koruma, gelir ihtiyacını karşılayan mercan resifleri tamamen yok olacak.

350.org’un dünyanın farklı bölgelerinden 10 vakayı incelediği “Fosil Yakıt Şirketlerinin İnsan Hakları İhlalleri” adlı rapor; petrol, gaz ve kömür şirketlerinin özellikle son 30 senede yol açtığı hak ihlallerine ışık tutuyor. Meksika, Nijerya ve Kenya’da fosil yakıt şirketlerine karşı mücadele eden topluluk önderlerinin ve yaşam savunucularının öldürülmeleri ve keyfi tutuklamalarından… Bangladeş’te 24 bin düşük doğuma yol açacak Rampal termik santralı projesine kadar birçok vakanın incelenmesi göz önüne alındığında fosil yakıt şirketleri en az 45 bin kişinin erken ölümünden, 60 bin insanın yerinden edilmesinden ve 18 milyar galondan fazla toksik atık suyun nehirlere karışmasından doğrudan sorumlu durumda.
Bu rapora Türkiye’den son yıllardaki insani kayıpları; süreğen şekilde katledilen İstanbul Kuzey Ormanları’nı, Kazdağları’nı, Kirazlıyayla’yı, Avdan’ı, Kamilet’i ve buralarda tarımla uğraşan insanları, Soma maden faciasını, Yırca zeytinliklerinin yok edilmesi sonucu madende çalışmaya zorlanan köylüleri, kentlerdeki yeni termiklerle zaten kötü olan hava kalitesinin daha da kötüleşmesi sonucu yaşanan hastalık ve ölümleri, 3. Havaalanı inşaat işçilerini, Hasankeyf’i terk etmek zorunda bırakılan insanları ekleyebiliriz.
Ekolojik felaketlerin sorumlusu şirketlerin, doğa savunucularının yaşam haklarına doğrudan ve dolaylı saldırıları sonucu 2002-2017 arasında 50 ülkede en az 1558 aktivist katledildi…
Bütün bunları hesaba kattığımızda, yani iklim krizinin yaşamımızı belirlemeye başladığı bu koşullarda toplumsal sorun yani emek-sermaye arasındaki çelişkiler, gelir adaletsizliği, işsizlik, güvencesizlik gibi sorunlar ve bunlar için üretilen çözüm önerilerimiz ne anlama geliyor? Öyle ya, eğer üzerinde yaşayacağımız bir dünya kalmayacaksa devrim yapmanın ne anlamı var ki? Şimdiye kadar doğa asude kalmıştı, daha doğrusu biz duymuyorduk. Ama artık doğa asude değil, tayfunlarla, yüksek ısı dalgalarıyla, kuraklıklarla, konuşmaya başladı, bir özne olarak konuşuyor, konuşmakla kalmıyor çığlık atıyor.

***
Günün sonunda ekmeğiniz doygun değilse, kana kana içeceğiniz suyunuz yoksa, koşup eğleneceğiniz bir parkınız, bahçeniz yoksa, sigortalı bir işe sahip olmanın değeri nedir? Teknoloji, bizi mide illetinden kurtarabilir, filmlerdeki gibi bir hapla yemek sorununu çözebilir… Güneş ışığı görmeden sebzenizi, meyvenizi yetiştirebilirsiniz. Kapitalizm buna gelişme, kalkınma, ilerleme diyor. Peki, bizim ütopyamız nasıl olacak?
Ekolojik krizin yarattığı etkilere karşı alınacak tedbirler, sorunların tarihsel bir perspektiften, ekonomik, toplumsal ve siyasal ilişkilerdeki adaletsizliklerin, eşitsizliklerin bütünlüklü olarak ele alınmasıyla belirlenmelidir. Küresel iklim krizine acil, adil ve gerçekçi bir cevap üretmek için, gıda krizi, toplumsal cinsiyet eşitsizlikleri, enerji politikaları, göçmen ve mültecilerin hakları, demokratik katılım süreçlerindeki engeller gibi birçok alandaki sorun ve mücadelelerle ilişkili enternasyonal düzeyde bir program ve örgütlenme gerçekleştirmek gerekir.
Bu noktada iklim krizine karşı kapitalistlerin ürettiği çözüm önerilerine ve küresel iklim hareketinin bazı sınırlarına da değinmek istiyorum.

Paris İklim Anlaşması (PİA) taahhütleri, Yeşil Yeni Düzen (YYD) ve Küçülme programları gibi daha kapsamlı öneriler ya da korona sürecinde pek çok kesimden aydınlardan çıkan krizden çıkış manifestoları tam da bu kıyamet teması üzerinden sunulan “acil çözüm” planları olarak karşımıza çıkıyor. Her bir hat kendi içinde de daha radikal ve daha düzen içi uçlarını barındıracak şekilde çatallansa da sorunu görüp gerçek çözümü dillendirmekten çekinen bir zemindeler.
PİA’nın bir oyalamadan başka bir şey olmadığı onu hararetle savunanlar tarafından bile kabul edildi. Hiçbir kapitalist ülke taahhüt ettiği emisyon azaltım hedefine uymuyor… 1,5 ya da 2 derecelik sıcaklık artışının engellenmesi için bugün mangal bile yapmamak gerekirken bu bağlayıcılığı olmayan ve ağırlıkla henüz geliştirilmemiş karbon çekme teknolojik mekanizmalarına dayanan anlaşmayla bu zaten mümkün değil. Dolayısıyla küresel ısınmanın kısa sürede 1,5 dereceyi geçeceğini görmek ve maruz kalacağımız etkilerini öngörmek gerekiyor.
Kapitalist sınıfın bir kısmı ki bunlar fosil ekonomisinin ve savaş ekonomisinin oligarşileridir, zaten “iklim krizi”ni reddediyorlar. Bir kısmı, ana akım yeşillerde somutlaşan bir şekilde aşırı finansallaşmış dünyada yeniden yeşil kapitalizm/büyümeyi canlandırmanın peşinde. Bunlar için kapitalizm gelişmeye devam ettikçe rasyonel adımlar ve teknolojik atılımlarla yol üstünde ekolojik krizi de çözecektir… Diğer bir kısım, esasen güneş, rüzgâr gibi yenilenebilir enerji sektörlerinde, bilişim ve otomasyon alanlarında faaliyet gösteren şirketler ve onların politikadaki izdüşümleri ise iklim krizine karşı “Yeşil Yeni Düzen” (YYD) programını savunuyorlar. Bunlar dışında, küresel iklim hareketinde yer alan birçok örgüt ve ekososyalist de farklı versiyonlarıyla “YYD”yi savunuyor. En son kendini eylül ayında ilan edeceğini duyuran İlerici Enternasyonal’in de ekolojik krize karşı çözümü küresel bir YYD programı.

Kapitalizmin sonunu düşünmeyen bu tür politik “projeler” çubuğu teknik fizibilite çalışmalarına büküyor… YYD dünyadaki politik güç ilişkilerini, emperyalizmi, sömürgeciliği, ırkçılığı, sınıfsal konumları göz ardı ettiği için zaten ekolojik krizden çıkış için geçici bir program olarak bile yetersiz kalıyor.

Sosyalistlerin de şuna cevap vermesi gerekiyor: Bu farklı çıkış programları etrafında biriken bu “en geniş” kitleyi hareketin içinden mi değiştireceğiz, yoksa ayrı örgütsel yapılarda, anlarda mı harekete geçeceğiz. Kapitalizmi aşan bir programı, programımızı kitlelerin önüne getirmek için tüm dünyada bu bahsettiğimiz “projeler” etrafında harekete geçen insanlara ulaşmamız gerekiyor, öyle ya da böyle… Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da farklı sınıfsal çıkar stratejileri, ideolojik saflaşmalar olması doğal. %1’in iklim krizi üzerinden başkaca kara-ütopyaları olabilir. Ama bunlar %99’un yaşadığı yok oluş gerçeğini değiştirmiyor.

***
İnsanın insanla olan ilişkisi, yani toplumsal üretim ilişkileri değişmeksizin çevreyle olan ilişkisinin değişeceğine dair olan inanç ekolojik çöküşü durdurma özelinde en az otuz yıldır fiyasko üretiyor. ‘Bağımsız’ durmak, ‘-izm’lerden kaçınmak bugünün akademisinde, hatta bazı ekoloji aktivistlerinde adeta bir amentü. Fakat ekolojik yıkım özelinde kapitalizmi lanetlemek yetmez. Meselenin boyutlarını ve karmaşıklığını gözeterek alternatifin ne olduğunu sormalı, sosyalizmi inatla ve yüksek sesle dile getirmeliyiz.
…Farklı Marksizm yorumları ve pratikleri olmasına rağmen, demokratik katılımcı bir planlamaya dayanan, dolayısıyla toplumsal ihtiyaçları ve doğanın sınırlarını baştan kabul eden sosyalist bir ekonominin ekolojik krizi, iklim krizini durdurmanın en acil çözümü olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz.

Bugün tam da ekolojik krizin, iklim krizinin geldiği düzeyden dolayı, … daha gerçekçi ve devrimci bir programa ihtiyacımız var! Sadece semptomlara müdahale etmeyip, sorunların kökenine inen, sermaye ilişkilerine saldıran, planlı merkezi bir ekonomiye bugünün ekolojik sınırlarını koyan, yeniden bir toplumsallaşmayla insanları yabancılaşmadan çıkararak insan-doğa ilişkisini onarmayı esas alan bir program…

Tam metin:
https://www.polenekoloji.org/ekolojik-kriz-ve-devrimin-guncelligi/

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here