Minareye yamalı mamalı kılıf dikilir

0
273

Bugün gündeme gelen sosyal medyanın kontrol edilmesi ya da kapatılmasına dair beyanlar tamamlanmaya çalışılan büyük bir resmin sadece bir parçası. Resim çok büyük; çünkü 80 milyonluk bir toplumu, üstelik küresel irtibat alanlarının neredeyse sınırsız olduğu bir zaman diliminde, kontrol altına almak çok kolay değil. Bir tarafını kontrol altına aldığınız zaman başka bir taraf elinizden kaçabilir.

Aslında medyaya dönük uygulamaya konan tasarruflar, barolar üzerinde pişirilmeye çalışılan “kanunumsu” çabalar, Barış Akademisyenleri’ne dönük operasyonlar, Gezi davaları, STK’lar üzerindeki baskılar, 15 Temmuz ve akabinde yürütülen politikalar, KHK’lar, okullar ve üniversiteler üzerinde sağlanmaya çalışılan kontrol, örneğin İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kapatılması vs. ne varsa, hepsinde bir büyük hesap var.

Hatırlamakta yarar var; 2016 yılında Başkanlık sisteminin kampanyası yapılırken, dönemin Cumhurbaşkanı “üniter devlette başkanlık sistemi”ne örnek olarak “Hitler Almanya’sını” göstermiş ve aslında giderek daha çok dile gelmeye başlayan “tek devlet, tek millet… ” tekerlemesinin satır arasındaki “tek lider” ve onun insanları “dost – düşman (hain)” ikilemi içinde hapsederek yöneteceği bir ülke ilkesi de şekillenmeye başlamıştı.

İşte bütün bu olup bitenlerde, o rejimi kurmak için yapılan hesaplara uygun “minare ve kılıf” ilişkisi var bence.

Minare şu: “her şey kontrol altına alınacak”, “her şey benim olacak, bana göre olacak”, “her şey bu çıkar düzeninin devam etmesi esasına dayalı olacak”. Toplumsal hayatın bütün yatay ve dikey ilişkilerini kapsayacak bu total kontrol çok önemli, çünkü bu kadar geniş alanın bir ucunu gevşek bırakırsanız, tamamında sizi ve geleceğinizi garantiye alacak mekanizma çökebilir ve altında kalabilirsiniz. Bu yüzden, peşinizden kovalayan adalet ve özgürlük taleplerine karşı, yeni önlemler alarak, düşmemek ve arkadan kovalayanlar tarafından çiğnenmemek için, sürekli olarak öne doğru kaçmanız lazım.

Üniversite: Yeter ki bizim olsun

İstanbul Şehir Üniversitesi bu açıdan iyi bir örnek. Şehir, yükselen AKP rejimi için seçkin bir kurum olması beklenirken, başka bir şey oldu; gerçek bir “üniversite” oldu. Yani siyasi niyetlerin tersine, Şehir, idarecisi, öğretim üyesi, öğrencisi ve çalışanıyla gerçekten üniversite olmaya uğraştı ve “arka bahçe” hesapları tutmadı. Davutoğlu’nun siyasi bağımsızlık girişimleri bu hesaplara tuz biber ekti ve “bize yâr olmayacak üniversitenin kapatılması” (minare) cezasına hükmedildi.


Bu arada zaten Gabriel Garcia Marquez’in romanına nazire yaparcasına “ilan edilmiş bir cinayetin” adım adım gerçekleşmesine şahit olurken, geride kalan adımlar hakkında da çok fikir sahibi olduk. Örneğin İstanbul Şehir Üniversitesi’nde öğrenci temsilciliği seçimlerinin neden “çok önemli” olduğunu bugün anladık. Şehir ve Şehir’in öğrencileri bu seçimlere “reis adına” katıldığını iddia edip, diğerlerini caydırmaya çalışan ve mobing yapan “partili aday öğrencilere”, alternatif öğrenci temsilcisi adaylarını “partiden” arayıp, çekilmeleri yönünde tehdit eden siyasilere dair oldukça zengin bir tecrübe birikimini ve hafızasını taşıyorlar. “Reis” kültürüyle hemhal olmuş milliyetçi çevrelerin tarzını özendirecek bir habitusla, lümpen tehditlerle AKP’nin “gençlik tabanı” ihya edilmeye çalışıldı. Ama bu “eşyanın tabiatına” aykırıydı. “Küçük reis” kıvamında insanlarla üniversiteleri ele geçirmeye çalışırsanız, orayı ele geçirebilirsiniz ama orası artık üniversite olamaz. Fikriyatı, bilgi düzeyi ve bilgiyi edinme tarzı en basit ifadesiyle “iptidai” bir ezbercilik ve lümpenliğe dayalı bu çömezlerin kazanamaması, buna karşılık başka adayların kazanması, yani Şehir’in bir türlü istenilen kıvama gelememesi… Belki de Şehir’in ipinin çekilmesine çok önceden karar verilmesinin işaretlerini de bu hafızada bulabiliriz.

Aslında, Şehir de muhtemelen imam hatip okulları türünden bir kurum yapılmak isteniyordu. Mesela her seçim zamanı takım taraftarı gibi alenen AKP’yi destekleyecek; AKP kazanırsa alenen sevinecek, kaybederse alenen üzülecek öğretmen ve öğrencilerden oluşan bir okul nüfusu… Birçok imam hatipte olduğu gibi…

Bir zamanlar imam hatipleri çift yönlü, hem seküler hem dini düşünme kapasitesini en azından potansiyel olarak taşıyan okullar olarak düşünürdüm. En azından Türkiye’deki okullar arasında imam hatiplerin diğerlerinden daha kötü olabileceğini düşünmem için herhangi bir nedenim yoktu. İmam hatip mezunu çok sayıda mükemmel öğrenciyle tanıştım, onlarla muhteşem muhabbetlerim, fikir alışverişlerim oldu. Ancak bugün bu okulların nasıl basit bir ideolojik aygıta dönüşmüş olduğunu, totaliter projenin bir parçası olduğunu da görmüş oluyoruz. Bugünkü eğitim sistemi, AKP siyaseti tarafından yedeğe alınmış, kifayetsiz bir akademik kadronun bir türlü kalburüstü üniversiteleri “ele geçirememesi” üzerine açılan ve memuriyet mantığıyla adam yerleştirilen çok sayıda üniversiteyle bir yetersizlik manzarası sunuyor. Ancak AKP siyasetinin bu yetersizliği entelektüel olarak aşmak gibi bir kaygısı yok; sadece alternatif düşüncenin üreyememesi ve engellenmesi onun için büyük bir kazanç olacak. Nasıl yazıldığı oldukça sorunlu olan, ancak sonrasında AKP’nin üniversitelerde temizlik yapması için mükemmel bir fırsat sunan “Barış bildirisi” olayı bu engellemenin tipik bir örneği olarak düşünülebilir.

Düşünmeyi değil, ezberlemeyi öğreten bir sistem tabii ki Şehir’e de tahammül edemeyecekti. Çünkü bu rejim, son derece doktriner, kontrol altında, baskıcı okullardan başka bir okul tahayyül edemiyor. Dolayısıyla dünya tarihinde, totaliter yapılarda bol örnekleri görüldüğü gibi, alabildiğine çifte karakter yaratan, öğretilmeye çalışılan din-iman-ideoloji meselelerinden uzaklaşan, maskelerle dolaşan, bazen o maskeleri bile atan genç insanlar üretiyor bu okullar.

Ama memlekette gene de kırık dökük kanunlar, banka kredileri, Danıştay kararları, YÖK yönetmelikleri falan olduğu için, “ben kapattım” demekle gerçekleşemedi bu ceza. “Kılıfın hazırlanması” için çok uğraşıldı; yeni kanunlar çıkarıldı; medyadaki yandaşlar vasıtasıyla, Şehir hakkında tonla tezvirat üretildi, Şehirli bir kişinin bile olmadığı programlarda Şehir asıldı, kesildi… Ama söz konusu olan “şey” bir üniversite idi ve üniversite ile ilgisi olmayan insanların bu türden asıp kesmeleri de bir kerede işin bitmesini sağlayamadı. Yapılan dersler, bölüm müfredatları, öğrencilerin hami üniversiteye devri vs. yüzünden kılıfa sürekli yeni dikişler, yeni yamalar yapmak gerekti. 7000 öğrenci, yüzlerce öğretim üyesi ve çalışanın söz konusu olduğu koskoca bir yapıyı iki dudağın arasından çıkacak sözle kapatmak kolay değildi. Üstelik kapattıktan sonra da bu binlerce insan üzerinde ciddi bir duygusal tahribat yaratan bu süreci silmek, orada biriken duygusal sermayeyi yok saymak mümkün olmayacak.

Devlet kurumlarına ya da devlet kontrolü altındaki özel şirketlere eleman alımlarındaki mülakat soruları bile, düşünen ve üreten insanlar yerine, yetersiz ama uysal ve otoriteye uyum sağlayan, partiye bağlı “aparatçikler”in şart olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla üniversitelerde ve diğer kurumlarda bilgi ve düşünce değil, “bizim adamımızın” varlığı önemlidir. Eğer bu sağlanamazsa, o kurum kapatılır.

“Çoğulluğun” barolarda hatırlanması, medyada tükenişi

Baroları da siyasal piyasa mantığına hapsedecek yani güçlü olanın borusunun öteceği bir hukuk düzeni için hazırlanan yasa da benzer bir minare-kılıf ilişkisi taşıyor. Eğer bütün çabalarınıza rağmen, hukuku kontrol altına almaya çalışmanıza rağmen, avukatlık mekanizmasını kontrol altına alamadıysanız, minareyi sığdırabileceğiniz bir kılıf hazır değil demektir. Dolayısıyla, adliyeyle işi olan bireylerin karşısına devletin doğrudan müdahalesiyle şekillenmiş bir barolar arası güç ilişkisi olacaksa, beklenen eğilim tabii ki o bireylerin davalarını kazanmak için devlet destekli “güçlü” baroya yönelmesi olacak. Dolayısıyla “tekliği” yücelten ve çıkarları, yoksulluğu, yolsuzlukları, adaletsizlikleri görünmez kılacak total kontrol bir kere daha sağlanmış olacak.

Son olarak sosyal medyada gündeme “bir vesileyle gelmiş gibi olan” kapatma / kontrol etme meselesi de diğer örneklerden farklı değil. Hatırlanacağı gibi, bundan yıllar önce, özellikle 2014’te bariz bir şekilde ortaya çıkan ve “havuz medyası” olarak nitelendirilen ve medyada tekelleşmeyi sağlamak üzere atılan adımlar çok işe yaradı. İnsanların haber alma özgürlükleri aşırı derecede baltalandı. Yeni merkez medya sadece haber alma özgürlüğüne vurulan bir darbe değil, “kamunun oyunu” inşa etmek için de mükemmel bir imkândı. Bu vesileyle, herhangi bir meselede bu merkez “kamu oyu” ile diğer her türlü fikriyatın bilinmemesi, gerekirse “hain” ilan edilmesi, tek doğrunun o organlarda dile gelen olduğunun gösterilmesi mümkün oldu. Bugünden medyanın o “hazırlık günlerine” bakınca, total kontrol rejiminin aslında ne kadar “mantıklı” bir iş yaptığını çok daha iyi anlıyoruz. Aynı zamanda, bu sayede mesela Şehir’de ne olup bittiğini Şehirlilerden başka kimsenin doğru dürüst bilememesi, Diyarbakır’da ne olup bittiğini Diyarbakırlılardan başka kimsenin bilmemesi, Kanal İstanbul konusunda doğaya verilecek korkunç tahribatı bu meseleyle ilgili ve duyarlı bir kesim dışında kimsenin bilmemesi vs. sağlanmış oldu.

Ya da kabaca sağlanmış oldu. Çünkü sosyal medya hızla alternatif bir mecra oldu. Sosyal medya bütün karmaşasına rağmen, içinde AKP’nin, sosyalistin, liberalin, faşistin, tecavüzcünün, demokratın, küfürbazın, sahte isimler arkasına saklananların var oldukları bir mecra oldu. Ama en önemlisi total kontrolün sağlanamadığı, eksik kaldığı bir yer oldu. Bugün işte maaşlı troller vasıtasıyla ele geçirilmeye çalışılıp, farklı olanlara karşı her türlü küfür, tehdit, linç ve yıldırma operasyonlarına rağmen, ele geçirilmeyen bir nefes alma aracı olarak medyanın bir minare olarak büyük hesaba engel olmaktan çıkarılması hesaplanıyor ve gereken kılıflar hazırlanıyor, dikişler atılıyor. Ama bu yeni zamanlarda çok adım atsanız bile, saklamak istediğiniz şeyleri saklayabileceğiniz total bir kontrolü sağlamanız galiba pek mümkün değil. Aslında trafik kazalarına çare bulamayınca, kazaya sebep verenleri kontrol etmek yerine, yolları tamamen kapatmayı çözüm olarak görebilen bir zihniyete benzer şekilde, bütün bu adımları atma çabaları da ciddi bir güç aşınmasını, zayıflığı ve o totaldeki yetersizliği gösteriyor.

Doğaya efendilik taslayarak, güvenlik-gereklilik takıntısıyla Hasankeyf’in kültürü, tarihi, hafızası sular altında kalırken, dünyada güzel şeyler de oluyor: ABD’de direnen Sioux halkı Standing Rock’taki sularını ve kutsal mekânlarını kurtardı. Mahkeme petrol boru hattını durdurdu!

Tabii biliyorum “Burası Türkiye! Yok öyle!” diyebiliriz ama gene de sosyolojinin ve tarihin birikimi bize hiçbir baskıcı yapının sürekli olamayacağını, insanların toplumu üretmede sonsuz yaratıcılıklar gösterebileceğini söylüyor.

Sayı:2020 08

Yayınlanma Tarihi:2020-08-01 00:00:00

Önceki İçerikBu kaçıncı sürgün: Suriyeli Çerkes sığınmacıların yaşama tutunma hikâyesi
Sonraki İçerikÇeçen halk hekimleri
Ferhat Kentel
Son olarak, kapatılan İstanbul Şehir Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi olan Ferhat Kentel 1981’de ODTÜ’de işletmecilik lisans eğitimini tamamladıktan sonra 1983’te Ankara Üniversitesi SBF’den yüksek lisans ve 1989’da Paris, Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’den sosyoloji doktora derecesi aldı. 1990-1999 arasında Marmara Üniversitesi Fransızca Kamu Yönetimi Bölümü’nde, 2001-2010 arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Fransa’da Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales (EHESS)’de ve Université de Paris I’de çeşitli dönemlerde misafir öğretim üyesi ve araştırmacı olarak bulundu. Türkiye’de ve yurtdışında çeşitli kitap ve dergilerde modernite, gündelik hayat, yeni sosyal hareketler, din, İslâmi hareketler, aydınlar, etnik cemaatler üzerine makaleleri yayımlandı. Yayınlanmış araştırma ve kitapları şunlardır: Ermenistan ve Türkiye Vatandaşları. Karşılıklı Algılama ve Diyalog Projesi (Gevorg Poghosyan ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2005; Euro-Türkler: Türkiye ile Avrupa Birliği Arasında Köprü mü Engel mi? (Ayhan Kaya ile birlikte) İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2005; Milletin bölünmez bütünlüğü: Demokratikleşme sürecinde parçalayan milliyetçilik(ler) (Meltem Ahıska ve Fırat Genç ile birlikte), TESEV, İstanbul, 2007; Belgian-Turks: A Bridge, or a Breach, between Turkey and the European Union? (Ayhan Kaya ile birlikte), King Baudoin Foundation, Brüksel, 2007; Ehlileşmemek, düzleşmemek, direnmek, (Söyleşi: Esra Elmas), Hayykitap, İstanbul, 2008, Türkiye’de Ermeniler. Cemaat-Birey-Yurttaş (Füsun Üstel, Günay Göksu Özdoğan, Karin Karakaşlı ile birlikte), İstanbul Bilgi Üniversitesi yayınları, İstanbul, 2009; Yeni Bir Dil - Yeni bir Toplum, (Söyleşi: M.Talha Çiçek, Gülçin Tunalı Koç), Bilsam yay., Malatya, 2012; “Kır Mekânının Sosyo-Ekonomik ve Kültürel Dönüşümü: Modernleşen ve Kaybolan Geleneksel Mekânlar ve Anlamlar” (Murat Öztürk ile birlikte), TÜBİTAK araştırması, 2017.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here