İstanbul Sözleşmesi’ne dair

0
55

Bayram öncesi idi, dostlarımız hatırlattılar ve eleştirdiler bizi.
Çerkes kurum ve kuruluşları “İstanbul Sözleşmesi” gündemine dair neden bir kelam etmiyorlar diye.
Haklı, yapıcı bir eleştiri olduğunda hemfikir olduk.
Yaşadığımız ülkelerin sorunları bir etnisitenin, bir kesimin veya bölgenin sorunu olmuyor genellikle. Hepimizi tabii ki ilgilendiriyor, ilgilendirmeli.
Çağdaş insani değerlerden yana olmak, birey ve kurumlar olarak içselleştirmek hem daha yaşanır bir dünyayı kurgusunu, hem de bizler açısından Çerkes sorunsalının diasporada ve anavatanda çözümünü kolaylaştırır. Bundan hiç şüphemiz yoktur.
Değerli Üyelerimiz ve dostlarımız,
Bu günlerde ülkemizde hemen tüm “taraflar” 2011 yılında Türkiye Cumhuriyeti devletinin imzaladığı uluslararası bir sözleşmeyi tartışıyor. Yaşadığımız toplumun da büyük sorunlarından biri olan “şiddet ve cinsiyet ayrımcılığını” engellemek, erkek egemen ve çoğunlukçu baskı gruplarına karşı kadın, çocuk, engelli, etnik veya siyasi azınlık gruplar gibi “dezavantajlı” kesimleri şiddete karşı devlet korumasına almak, cinsiyet eşitliğini sağlamak saiki ile mevcut iktidar tarafından imzalanan, çok önemli bir adım olarak lanse edilen ve büyük sükse ile karşılanan İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye çekilmeyi tartışıyor.
Sözleşmenin tam adı “Kadına Yönelik Şiddet ve Aileiçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”. Sözleşmenin amacı ilk maddesinde şöyle tariflenmiş:
“Kadınları her türlü şiddete karşı korumak ve kadına karşı şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek, kovuşturmak ve ortadan kaldırmak.”
Devamında kadınlarla erkekler arasında eşitliği yaygınlaştırmak, şiddetin tüm mağdurlarının korunması ve bunlara yardım edilmesi, şiddeti ve aile içi şiddeti ortadan kaldırma amacıyla uluslararası işbirliğini yaygınlaştırmak, şiddetle mücadelede kolluk kuvvetleri birimlerinin birbiriyle etkili bir biçimde işbirliği yapmalarına destek ve yardım sağlamak şeklinde sıralanmış. Sözleşmenin ruhu tarihsel süreç içinde oluşan erkek egemen bakış ve uygulamaların analizi, çözüm önerileri, önlenmesi, farkındalık eğitimleri ve hatta cezalandırma dahil olmak üzere çok detaylı bir perspektif sunmakta.
Kuşkusuz bu sözleşme ve vazettiği tedbirler birtakım ihtiyaçtan doğmuştur. İlişkide olduğumuz ya da olmadığımız uzak diyarlar da dahil olmak üzere dünyanın pek çok bölgesinde her geçen gün etnik, dini, siyasi, cinsel pek çok farklı bahanelerle psikolojik ve fiziksel şiddete maruz kalan, darp edilen, ayrımcılığa uğrayan, dahası yaşama hakkı elinden alınan pek çok kadın, çocuk, engelli veya dezavantajlı birey gazete haberi olarak gündemimizde kısa bir süre kalıyor. Bu mağdur veya mağdurlar eğer şanslı ise, medyada yer bulabilmekte ve kamuoyu baskısı oluşursa failler kolluk tarafından işleme tabi tutulmaktadır.
Çoğu kez devlet görevlileri bile şiddeti “aile içi mesele” diye kategorize edip fail ile mağduru eski pozisyonlarına ikna etmeye, affettirmeye, barıştırmaya yeltenmekte ve sorunun gerçekliği ile yüzleşmekten kaçınmaktadırlar. Katledilen her kadından, küçük yaşta evlendirilen her çocuktan, zorbalığa maruz kalan her bireyden sonra gözyaşı dökmek veya döküyormuş gibi yapmak zevahiri kurtarmaya yönelik gayri samimi ve gayri insani bir tutumdur. Bu sözleşme işte bu noktada devlet ve bireyler açısından hem bir turnusol kâğıdı hem de bir kriter olması yönüyle çok güçlü, sağlam bir çerçeve çizmekte, devletlerin rolünü de oldukça makul bir zemine oturtmaktadır. Çağdaş devlet şiddete karşı “cezalandırıcı büyük kudret” değil “önleyici ve akil güç” rolünü benimsemelidir. Toplumun her bireyini şiddetten, ayrımcılıktan uzak tutmak, eşitlik zemininde bir toplum kurgulamak, şiddete karşı rasyonel devlet politikalarını geliştirmek, hayata katmak ve denetlemekle mümkün olabilir.
Yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığımız noktaları kapsayacak şekilde ete kemiğe büründürülen ve İstanbul Sözleşmesi adıyla uluslararası sözleşme statüsü kazandırılan bu metni Türkiye Cumhuriyeti adına imzalayan siyasi iktidar için 2011 yılından bu güne neyin değiştiğini anlamakta zorlansak da bazı çıkarımlarımız var elbet. Ancak kimi açık oturumlarda ve gazete köşelerinde zikredilen irrasyonel ve karikatürize itirazların hiçbirinin bu geri adımın gerekçesi olmadığına inanmak istiyoruz.
Yeri gelmişken belirtmek isteriz ki bizim toplumumuzda birlikte yaşadığımız topluluklarla karşılaştırıldığında kadına şiddet ve istismar görece olarak çok az ise de Çerkesler de şiddet, istismar ve ayırımcılıktan azade değildir. Bu itibarla biz İKKD olarak ülkemizin 2011 yılında attığı bu çağdaş ve en önemlisi “doğru” adımdan vazgeçmesini, çağdaş ve demokratik insanlık değerlerinden ricat sayılabilecek şekilde İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini kabul edilemez bir büyük hata olarak görmekteyiz. Eğer siyasal iktidar İstanbul Sözleşmesi’ni toplum nezdinde tartışmaya açacaksa bunu günlük ve kısır siyasi mülahazaların öznesini yapmak için değil sözleşmenin ruhunu geniş toplum tabanlarına anlatmak için yapmalıdır.
Kamuoyuna saygıyla duyururuz.

İstanbul Kafkas Kültür Derneği

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here