‘Burada her bir evin evladı olarak gördüm kendimi’

0
179

“Çok seviyorum Mıyekuape’yi, yağmur sonrası ağlamış da susmuş, annesini arayan yetim bir çocuk gibi…” diye tanımladığı kentte tanıştık Mefeş’uko Şengül ile. Adigey’e gideceğimizi söyleyince Fulya Sarıgül “Müzeyi mutlaka Şengül ile gezin” diye tembihlemişti. Onun rehberliğinde, ayrıntılı bilgiler alarak gezdik müzeyi. Bu arada Huşt Emel Bezek’in “Lhepkım Yıpşaş” başlıklı, Şengül’ün yaşamöyküsünü kendisinin ve arkadaşlarının ağzından ayrıntılı biçimde anlatan, 2013 yılında 16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Yönetmenler Film Festivali’nde de gösterimi yapılan filmini hatırladık. Bugünlerde neler yaptığını da sorularımızı kendisine iletip cevaplarını alan, yazıya döken Sinem Kılıç aracılığıyla öğrendik…

-Müzedeki işinizden söz eder misiniz, oradaki göreviniz nedir?
-Adigey Ulusal Müze’de Adige Diasporası Bölüm Başkanlığı’nı yürütüyorum. Etnografya müzesi olan kurum, Abrec Almir Bey’in müdür olarak atanmasıyla yeni bir ruh kazanmaya başladı. Türkiye’den dönüş yapan kardeşimiz Kançeri Jane’yi işe aldı. Böylece diasporadan müzeye uygun objeler getiriliyordu. Kançeri inşaat mühendisi, kendi alanında bulunca müzeden ayrıldı. Onun yerine Etnografya Bölümü’ne, diasporadan gelen objeleri kayıt altına almak ve çevirmen olarak 16 Şubat 1993’te işe alındım.
Aralık 1994’te yeni binamıza taşındık. Entelektüel bir kişi olan, tarihçi, İngilizce, Almanca, Adigece, Rusça ve Abazaca bilen Almir Bey, müzenin ulusal müze statüsü alma girişiminde bulundu ve kazandı. Ardından “Diaspora” bölümünü açtı ve beni bu bölüme getirdi. Diaspora dünyasında tek resmi kurum bu bölüm.
Diasporadan Adigey’e gelenlerin gezmek istediği yerlerden biri oldu müzemiz. Bu sayede eski yeni birçok obje de müzeye hediye edildi. Ben de iyi işler çıkardığımı, elimden geleni yaptığımı düşünüyorum. Çok iyi objeler biriktirdim; bir salon doldurabilirim. Dünyanın dört bir yanından etnografik objeler, kitaplar, gazeteler, fotoğraflar, Çerkes Teavün Cemiyeti ve dönemin diğer kurumlarından yayınlar, alfabeler, dergiler vs. mevcut.

“Diaspora bölümü çok sevildi, bu benim için gurur kaynağı”

Objeleri toplarken Türkiye’ye daha çok yüklendim çünkü gidip gelebildiğim ve diasporanın yoğun olduğu yer Türkiye. Uzunyayla’dan, evimizden, köyümüzden getirdiklerim arasında sürgün sırasında beraber götürülenler var. Örneğin; “şıvuan” (kazan), “dışeyide” (altın sırma) ve “vuağe” (şerit) işinde kullanılan aletler, “şegecatl” (kurşun hazırlarken kullanılan kalıp), “şerıvualh” (hazır), demir, deri ve at kuyruğundan yapılmış “tlahe”(köstek), “şkho” (gümüşlü at gemi), “ç’epş” (kamçı), “şharhon” (başlık), “vupç’e” (keçe) ve “şuaş’e” (dericilikte kullanılan aletler), “tıjınçı’u” (gümüş düğmeler), tlawo (halk hekimliğinde tansiyonun düşürülmesinde kullanılırdı – Ürdün’den Kültür Bakanlığı aracılığıyla getirildi, “umbırıtl” (erkek kıyafeti aksesuarı, hekimlikte kullanılan aletler ve diğer ufak araç gereçlerin korunduğu kemere takılan deri cüzdan – Manyas’tan gönderildi)… Bazı objeler var ki müzenin koleksiyonunda yoktu ya da bir tane vardı…
Suriye, Ürdün, İsrail, Amerika, Almanya, Hollanda gibi diasporamızın yaşadığı her yerde yayımlanan kitap ve dergileri bölümümüz müzeye kazandırmıştır. Anavatandan sürgünde götürülmüş, müzeye geri dönmüş kıymetli objeler arasında Ürdün’den resmi kanallarla getirilen XIX. yüzyıl yapımı “Adige tıjınkame” (gümüş Çerkes kaması), önce Balkanlar’a, sonra Suriye’ye gitmiş “vuane” (at eğeri) de var. 1857’de Kazan’da basılmış Kuran’ın biri Düzce’den gönderilmişti. Yine aynı tarihli, Kazan’da basılmış Kuran, Kültür Bakanlığı aracılığıyla Kosova’dan gönderildi. Met İzzet Paşa’nın 1937’de Kahire’de basılan ‘Çerkes Tarihi’ adlı kitabı… Son birkaç yıl içerisinde Elmas ve Ayşe Dışek dışeyide panolar yolladılar. Gazeteci-yazar Pşevu Atiye Keskin’in annesinin kıyafetini, kızı müzeye hediye etti. İsrail Adigelerinden beş kişi, Adige bayrağını Almir Bey için özel yaptırıp müzeye getirdiler.
Buradan gitmiş bir geyik boynuzu var; Samsun-Alaçam Karlı Köyü’nde, Çupe Musa Bey’in evinde korunan… O günün şartlarında bile onu geride bırakmamışlar. O boynuzun anavatana dönüşü Kültür Bakanlığı eski çalışanı Çepay Murat vasıtasıyla oldu. Her sergimize alıyoruz.
Kosova’dan iki tane beşik geldi; bir erkek, bir de kız çocuğu beşiği (kuşe). Onlar da buradan gitmişler. Tsey ailesi korumuş. Çok güzel geleneksel kadın kıyafetimiz var. El sanatları ustamız, rahmetli Zehra Yağan kırmızı kadifeden dikmiş. Hediye ettikleri şapka ve dışeyide panolar Türkiye’den özel olarak getirildi.
Diaspora bölümü çok sevildi, bu gurur kaynağı olmakla beraber bana çalışma azmi kazandırdı. Müzenin ve bölümün benimsenmesi Abrec Almir’in diaspora insanına yansıttığı saygı ve güveninden kaynaklandı. Sosyal konum gözetmeksizin herkese aynı değeri verirdi. Diasporadan gelenler atalarından bahsederken, yer isimlerini söyledikleri zaman duygulanırdı. Onun algısı müze çalışanlarını da etkiledi diye düşünüyorum.
Rusça da çalışıyorum ancak çok fazla değil; genel olarak Adigece ve Türkçe çalışıyorum.

“Savaşlar esnasında ilk darbe alan yerler müzeler”

Adigey Ulusal Müze oldukça zengin koleksiyona ve paha biçilemez eserlere sahip. Bahçesinde inşa edilen bina arşiv olacak nitelikte; oldukça donanımlı, özel malzemeler kullanılıyor.
Bu güven veriyor çünkü savaşlar esnasında ilk darbe alan yerler müzeler ve halkın tüm değeri orası. Abhazya savaşı sırasında ilk darbeyi müze almıştı. En hassas objeleri toplayıp bizim müzemize getirdiler. O zaman eski binadaydık, Abrec Almir hepsini arşivimizde korumuştu. 2-3 yıl misafir ettik onları; kırmızı deri eyerler vardı, inanılmaz güzellerdi. Bir genç kız eyeri vardı, normal eyerlerden daha ufak yapılmış. Abhazya’dan gelen objeleri “Kafkasya Hepimizin Evi” adıyla açtığımız sergide gösterime sunmuştuk.
Yine Çeçenya’da, Irak’ta ilk darbeleri müzeler aldı. Ülkelere ilk kurşun atıldığında ilk tahrip edilmek istenen yerler müzeler. Örneğin, 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlar Maykop’a (Mıyekuape) girdiklerinde eski müzeyi ateşe vermişlerdi, paha biçilemez koleksiyondan geriye yalnızca birkaç eşya kaldı. Yakılmadan önce sergilenen koleksiyonun fotoğrafları korunuyor. Bakakalıyorsunuz, insan yanınız acıyor. Bu sefer genel arşivimiz özel kumlarla beslenmiş, kolay tahrip edilemeyecek bir sistemle yapılacak. Almir Bey döneminde hazırlanan projenin devamı olarak avlu içinde geleneksel Adige mutfağı, hemen yanında da mısır değirmeni… Açık hava müzesi de bahçeye konuşlandırılacak.

‘Haftanın Gündemi’ devam ediyor

-Adige Radyo’daki programınız devam ediyor mu? Radyoyu online dinlemek mümkün mü?
-Evet, devam ediyor. Adigece, Arapça ve Türkçe, üç dildeki programın adı ‘Haftanın Gündemi’. Adıgabze verilen metni çeviriyoruz. Arapçada arkadaşım, Türkçede ben çevirmen spikeriz. Haftanın haberlerini okuyoruz. Online dinlemek mümkün. Adige Televizyonu ve Adige Radyosu internet üzerinden yayımlanıyor, Adige Tv ile aynı sitedeyiz. Latin alfabesiyle GTRK, Kiril ile ГТРК yazmak yeterli; Adige Radyo Dış Yayınlar Servisi çıkıyor, radyo bölümüne tıkladığınızda, takvimden pazartesiyi buluyorsunuz. Bütün pazartesi ve haftalık yayınlarda çıkıyor.

“Uzunyayla’yı özlüyorum tabii ki, özlemez miyim!”

-Anavatana döndükten üç yıl sonra, ardından da her yıl özellikle annenizi görmek için, 1997 yılında da Prof. Vunereko Raya ile derleme çalışmaları amacıyla Türkiye’ye gelmişsiniz. Uzunyayla’yı özlüyor musunuz?
-Uzunyayla’yı özlüyorum elbet, özlemez miyim! Uzunyayla yetiştirdi beni, eğitti, yoğurdu, doğurdu. Çocukluğum, gençliğim orada geçti. Ailem orada. Buradan giden dedem Mefeş’uko İshak ve en son kaybettiğim canlarımın mezarları orada. Duygusal olarak baksak da bu insani bir bağ…
Kendimi buraya, Mıyekuapem’e ait hissediyorum. Çocuk yaşlarda özlemini duyduğum yerdi. Bir anımı paylaşmak istiyorum: Yıl 1963, ilkokul 3. sınıftaydım, hazirandı, çok net hatırlıyorum, 112 yaşındaki nenej ölmüştü. Cenaze kalkınca annem eve geldi, cenaze evine götürmek için yemek hazırlıyordu, ben de yanındayım. Abim koşarak mutfağa girdi, “Nenejı kabre koyduklarında erkeklerin arasından sızdım, eğildim baktım. Anne, kabir Kafkasya kokuyordu” dedi. Ve ben artık özlem duymaya başlamıştım. Nenej, Tıjınaşeler’in kızıydı, köyümüzde Janelerde gelindi. Köyde herkes ona “Pat’ıwu yanıoj Xekum khiç’ıg” (Pat’ıwuların nenejı anavatandan geldi) diye bahsederdi, kendileri başka yerden gelmiş gibi… Tek o kalmıştı hayatta, belki ondandır. Genç bir kızmış ailesi ile birlikte anavatandan sürüldüğünde. O kadar çok öykü, haber, hikâye, olay anlatırmış ki: “Yola çıktığımızda kağnıdan atladım, ayrılmak istemiyordum köyümüzden, babam tekrar bindirdi, ‘Uzaklaşana kadar buna dikkat edin’ dedi.” “Sipsetlıho khezğenağ” (Kaşenimi bıraktım) der, bir an susarmış… Komşuları onun anlattıklarını eksik hatırlarken pişmanlıklarını dile getirir, “Yine başladı, nenejın Xeku muhabbetinden bıktık, der dinlemezdik, ne cahillik ettik” derlerdi. Annem de “Sen büyüdüğünde nenej yaşasaydı ne çok şey anlattırırdın. Bizim çok işimiz vardı, dinlemeye vakit bulamazdık, oysa o hangimizi görse hemen ‘Xekum tızesım’ (Anavatanda yaşadığımız zaman) der, konuya girerdi” demişti. Ufacık kalmış nenejı, bembeyaz tülbentten görünen beyaz yüzünü hatırlıyorum. Evleri yamaçtaydı, torunları koluna girip güneşe çıkartırlardı. Bayramlarda evlerine gidince görürdük. Nenej hakkında “Xekum khiç’ığ” denmesini unutamıyorum… Mıyekuape’m! Seni seviyorum…

***

Mefeş’uko Şengül

Uzunyayla’nın Pedisiye Köyü’nde doğdu. Özellikle annesinden dinlediği anılar, hikâyeler anavatana dönüş tutkusunu perçinledi. Ağabeyiyle yaptıkları plan sekteye uğrayınca Sovyetler’in dağılmasından sonra kapılar açıldığında tek başına 1991 yılında anavatana döndü. Barınma sorununu kendisinden önce Nalçik’e, Maykop’a yerleşen arkadaşlarının evlerinde 5 yıl boyunca misafir kalarak çözdü. Adığe el ürünleri, kitaplar satan küçük bir dükkânda çalıştı bir müddet.
Çevresinde çok sevildi; neredeyse sürgünden beri fazla değişmeden kalan anadiliyle, yazılarıyla dikkat çekti ve Maykop’taki Milli Müze’de işe alındı. Adıgey Üniversitesi Adığe Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. Daha sonra Adıgey Radyo’da Dış Yayınlar Servisi’nde “Fesıj Apşi” adlı programda çalıştı. Kısa film ve belgeselleri Türkçeye çevirerek seslendirdi. Çalışmaları Kültür Bakanlığı, Rusya Federasyonu Radyo Televizyon üst yönetimi tarafından belgelerle takdir edildi. Adıgey Radyo’da Dış Yayınlar Servisi’nde ve Adıgey Ulusal Müze’de Adığe Diasporası Bölüm Başkanı olarak çalışmaya devam ediyor.

***

“Türkçe bilmeden ilkokula başladım”

-“Şengül’ün konuşmasının ve düşüncelerinin kaynağı annesi demiş” Prof. Raya. Anadili konusunda gerek diaspora gerek anavatandaki mevcut durum konusunda neler söylersiniz?
-Anadili, anneden aldığınız dil değil midir! Bu konuda şanslı bir çocukluğum oldu. Kayseri’ye taşındığımızda Türkçe bilmeden ilkokula başladım. 6 ay sonra sınıfta okumada birinci seçildim. Gururla bunu söyleyebilirim… Ağabeyimin, ablamın orada yaşıyor olması, çocuklarımızın orada okula devam ediyor olması, onlarla ilgilenmem gerektiğinden 23 yıl kadar Kayseri ile bağlantım aralıksız devam etti. Evimizde Adigece hep oldu. Evin içerisinde sürekli dilimizi konuştuk. Babam ve annem ileri yaşlardaydı. Onların ve bizim Adigece konuşmamız, unutmak bir kenara, dilin gelişmesini sağladı.

“Burada acemilik çekmememi sağlayan annem oldu”

Tabii ki annemin çok büyük etkisi var anavatanı, anadilimizi, tarihimizi, folklorumuzu, söylencelerimizi sevmemde. Annem bir atasözü ile konuya girerdi. İnanılmaz bir donanıma sahipti. Şimdi düşünüyorum da yürüyen etnograftı, canlı tarihti. Nasıl bir hafızaya sahipti! Labe Nehri’nin olduğu yeri, Şhaguaşe’nın aktığı yeri biliyordu. Hatırladığı yer adlarını, olayları duyduğu gibi aktarırdı. Burada yaşamadı ama babasının halası Hagoj’dan duymuş, ağıtları dinlemiş. Hala 15-16 yaşlarında genç bir kızmış buradan gittiğinde, onun “Dışeyidağe” kıyafetini giymiş annem evlendiğinde, gelinliğinden dışeyidağe birkaç parça kaldı bana, çok büyük özenle saklıyorum. Kısacası burada acemilik çekmememdeki en büyük etken annem oldu.
Anadilimizin erken yok olmasıyla önce diaspora tanıştı. Örneğin, ilk yıllarda Türkiye’den gelen orta ve daha ileri yaşta, anadilini konuşamayan, hatta anlamayanlarla karşılaştım. Çok üzülmüştüm. Uzunyayla’da henüz Türkçe yaygın değildi. 1970’li yıllarda televizyonun gelişiyle köyümüzde ve diğer komşu köylerde anadili yavaş yavaş erimeye başladı, tabii ki bunun siyasi öncesi de vardı. Dizileri, çizgi filmleri seyretmeye başladıklarında o Türkçe bilmeyen çocukların hepsi Türkçe konuşur oldu. Yeğenlerim ilkokula başladıklarında Türkçe bilmiyorlardı, ailece ısrarcı olmamız bile koruyamadı, çocuklarımız bir yıl içerisinde anadilleriyle konuşmaz olmuştu.
Açık konuşmak gerekirse burası için de artık endişelenmeye başladım. Adigeceyi çok yoğun çalışmalarla yeniden canlandırıp gündeme taşımazsak birkaç sene sonra diasporadan farksız olacak. Nasıl diasporada çalışılması gerektiğine, yeniden önem verilmesi gerektiğine inanılıyorsa burada da aynı sorunla karşılaşıyoruz artık. Sosyal medyanın ve televizyonun çok olumsuz etkisi var. Resmi dilin ve devletin desteğini çekmesinin çok büyük etkisi var. Sovyetler döneminde halkların kıymeti vardı. Halkların edebiyatına, diline önem verilmekteydi. Adige yazarlara akademisyenlik ve ödüller, diplomalar veriliyordu. Adigece konferanslar yapılıyor, tebliğ sunanlar ödüllendiriliyordu. Sovyetler’in dağılmasıyla birlikte değişen düzen “Başının çaresine bak” deyince Adigece yazan, hemen hemen üç cumhuriyetimizde de yok denecek kadar az artık. Adigece eski kitaplar raflarda duruyor hâlâ, eksilmiyor.

“Adige kadınının, halkın değerlerinin bugüne taşınmasındaki emekleri yadsınamaz”

-Kadın olmayı diaspora ve anavatan açısından değerlendirir misiniz…
-Aslında objektif baktığınızda iki tarafta da kadınlarımızın Adige sosyo-kültürü içerisindeki konumları örtüşüyor denebilir. İki tarafta da kadınlarımız zor ülkelerin, ağır devletlerin zor (bunun açılımı tartışılabilir) kadınlarıdırlar. İki tarafta da farklı kültürlerle, ayrı din ve dillerle yaşamı paylaşıyorlar. Etkileniyorlar mı? Evet. Buradaki fark, ülkede eğitim reformunun Anadolu’ya göre çok daha erken başlaması ve bu sistemin kadınlara sunduğu sosyal imkânlar. Adige kadınlarının da doğal olarak bu sistemden Anadolu Adige kadınına göre erken faydalanması… Ev kadını, anne olmasının yanında, A’dan Z’ye, ülkede sosyal yaşamın her alanında önemli derecede çalışma hayatında yerini alması…
80 yaşındaki bir büyükannenin Sovyet Rusya’sı yanında, dünya siyasetine, sanata, edebiyata, halkların kültürel yapısı gibi bilgilere sahip olması… Köyünde sadece anadili ile konuşan, Rusça bilmeden okula başlayıp akademisyen olan kadınlarımızın Adige Habze’yi ilke edindiğini gururla ifade ederken de duyarsınız.
Bütün bunların günümüz anavatan kadınını daha özgür kıldığını belirtebilirim. Söylemeden geçemeyeceğim; Adige nüfusuna göre oranı fazla yalnız kadın var. Evlenmemiş, evlenmiş ayrılmış, evli fakat yalnız… Konumları, ebeveynlerini korumalarını, çocuklarını hayata hazırlamalarını, toplumda “Adige kadını, gelini” gibi misyon ve statülerini değiştirmiyor. Zaman neler getirir bilmiyorum ama şimdilik böyle. Bazı istisnaların olduğu muhakkaktır ama genelde benim gördüklerim bunlar. Türkiye’de kadınlarımız daha güvendeler diyebilirim. Her şeye rağmen, iki tarafın Adige kadınının, halkın değerlerinin bugüne taşınmasındaki emekleri yadsınamaz. Anadilin, onların aracılığıyla yaşatılması gerçeği ise kaçınılmaz.

-Şiirlerinizi okuduk, dinledik; anavatandaki akademisyenler de övgüyle söz ediyorlar. Bir araya getirmeyi planlıyor musunuz?
-Öncelikle, bana destek oldukları, çalışmalarımı önemsedikleri, yüreklendirdikleri için kalemime güvenen Prof. Dr. Vunereko Raya ve diğer hocalarıma, arkadaşlarıma minnet duygularımı ifade ediyorum.
Şiirlerimi bir araya toplamak isterim, açıkçası öyle olmalı. Ancak utangaç yaklaşıyorum hep… Bir kısmını Uzunyayla’da, köyde yazdım. Kiril alfabesini bildiğimi sanıyordum. Oysa Adigecem şiirsel anlamda çok oturmamıştı. Şimdi de Adığabze şiir kitabı anlamında olgunlaştığımı düşünmüyorum doğrusu. Çok eksikler olmasına rağmen sevdiğim, okurken ağladığım şiirler var aralarında. Örneğin, ‘Evimiz Vardı Bizim’ adlı şiiri, köydeyken bir gece Kafdağı dergisinde Teşü Yasin Amca’nın ‘Maykop’a Elveda’ yazısını okuduktan sonra yazmıştım. Ve bitince okurken çok ağlamıştım. Mıyekuape’min doğu yakasındaki tepeye kurulmuş o küçük evimizi görüyordum. Hâlâ duruyor küçük evimiz ve ben şimdi oradayım.

“Her şey sizin buradan ne istediğinize ve buraya ne vermek istediğinize bağlı”

-Dönmek isteyenler için önerileriniz neler? Geri dönenlerin karşılaştığı zorlukları yaşamamak için nasıl bir donanıma sahip olmalılar?
-Anavatana dönmek isteyenlere “önerim” demekten ziyade düşüncemi paylaşayım… Anavatana dönüş hareketi kutsal ve haklı bir eylem; birinci etken ona inanmak. Anavatandan ne beklediğinizi, ne istediğinizi bilmek… “Anavatana ben ne verebilirim” diyebilmek. Anadilini (hiç değilse ailede bir kişi) konuşuyor olmak. Ekonomik açıdan hazır olmak (en azından orta derecede), bu bir kriter mi, tartışılır… Zira ekonomisi düzgün, hiçbir eksiği olmayanlar da geldikleri yere geri döndüler, iyi örnek olmadılar doğrusu. Ne olursa olsun, anavatan bizim gerçeğimiz. “Ruhen, bedenen orada olmalıyım” diyebilmek…
Ben örnek miyim, hayır; çünkü sadece kendimi alıp geldim. Ailece dönüş yapmayı düşünenler daha hazırlıklı olacaklardır. Aslında dönüş yaptığım zamanlar anavatan böyle bir akıma hazır değildi. Ülke başlı başına yol ayrımındaydı. Mesela ilk birkaç ay arkadaşlarım aileleriyle konuşmak için telefon sırasını bir hafta beklerdi, benim o bir hafta bekleme heyecanım bile olmadı, çünkü köyümüzde telefon yoktu. Halkım toprağında yaşamaktan memnundu, zorlukları aile yapılarındaki bağlılık ve iyi günde kötü günde bir arada dayanışma ile aşıyorlardı. Yolda karşılaştığım emekli hanımların gözlerindeki mahcup bakışları unutmuyorum: “Seni merak ediyorum, yadırgıyor musun buraları, yaşamak zor geliyor mu? Daha iyi bir dünyanın olmadığına inandırdılar, biz alıştık, ama sen nasıl alışacaksın?..” Tanıştığımız, yakın dostluklar kurduğumuz aileler öyle sıcak karşılamışlardı ki hepimizi, her şeye değerdi. Kıymetini bilmek gerekir.
“Bizlerin yaşadığı zorlukları yaşamamaları için” sorusuna dönelim… İlk yıllarda kiraya çıkmak, tek başıma bilmediğim evlerde yaşamak, Rusça bilmiyor olmak ürkütüyordu doğrusu.
Her apartmanda bir Türkiyeli, Suriyeli aile yoktu. 15 yıl bana ait bir evim olmadı. Bazen yakın aile dostlarımda, arada bir akrabalarımda, kiraladığım evlerde, altı yıl da Kosova Adigelerinin yaşadığı geçici konutta onlarla birlikte yaşadım.
Baba gibiydi Abrec Almir, her konuda bana referans oldu. Yine ondan aldıkları güven ile 2006 yılında Adige halk yazarı İshak Meşbaşe’nin inisiyatifiyle Cumhurbaşkanı Hazret Şovmen tarafından ev verildi.
Buranın insanı çok kısa sürede güvendi bana. Ve ne olursa olsun bana duyulan güvenin arkasında durmak istedim. Beni gördükleri gibi olmak istedim. Her bir arkadaşım kendini diğer arkadaşımdan daha yakın hissettiğini yansıttı. Ben de her bir evin evladı olarak gördüm kendimi.

-Jıneps okurları adına yürekli iki kadına, Mefeş’uko Şengül ve Sinem Kılıç’a çok teşekkür ediyoruz…

Önceki İçerikArıza
Sonraki İçerikTürkiye ve Yunanistan’dan 350 kadın barış çağrısı yaptı
Avatar
1965 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Sosyal Antropoloji Bölümü’ndeki lisans eğitimini 1986’da tamamladı. İÜ Çocuk Sağlığı Enstitüsü Oksoloji Bölümü’nde yüksek lisansını yaparken Milliyet gazetesinde düzeltmenliğe başladı. İÜ Sosyal Antropoloji Bölümü’nde 1990 – 1992 yıllarında üstlendiği okutmanlık görevinden sonra iki yıl Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda çalıştı. Cumhuriyet gazetesiyle döndüğü düzeltmenliği, emekliliğinin ardından Radikal, Karşı Gazete’de ve serbest düzeltmen olarak çeşitli yayınevlerinde sürdürdü. “Çocuk İsimleri Sözlüğü” adlı kitabı yayına hazırladı (Epsilon Yayınevi). Bazı yurtdışı gezilerine ilişkin izlenimlerini yazdı (Cumhuriyet, Jıneps, Hürriyet Seyahat). Dönem dönem Ruhi Su Dostlar Korosu koristi ve Kafkas halk dansları oyuncusu oldu. 2018-2019’da İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin “Türkiye’de Kültürel Çoğulluğun Bağımsız Araştırmacıları ve Sivil Toplum Kuruluşları İçin Ağ Oluşturma ve Eğitimi”ne katıldı. Halen Hürriyet Gazetesi/Ekler’de yarı zamanlı düzeltmenlik yapıyor ve Aralık 2018’den bu yana Jıneps gazetesi yayın kurulu üyesidir.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here