‘Derin Nehirler’

0
43

‘Yabancılar’ın, yerlilerin ve ötekilerin hikâyesi

Bir hikâye hiçbir zaman yalnız kahramanının hikâyesi değildir. Öyle olsaydı anlatılmaya değer olmazdı. Misalen Henry David Thoreau; Walden Gölü’nün kıyısında, doğa içinde, toplumdan izole ve ona itaatsiz bir yaşam sürüp bize anlatırken maksadı o güzel yaşamına kıskandırmak değildir. Hikâyesine bakıp ilham ve ders almamız için, bizim hikâyemize bir parça olmak için anlatır hikâyesini. Ona bakıp insanın doğanın içinde, toplumdan uzakta da yaşayabileceğini öğreniriz. Onun anlatısında doğa, huzurun ve ideal yaşamın mecrasıdır; toplum ise insanı doğasından uzaklaştıran, insanın tekâmülünü engelleyen bir yapıdır. Fakat Vladimir Bitokov, Thoreau ile hemfikir değil anlaşılan. “Derin Nehirler”de iki oduncunun doğa içindeki hikâyesini izliyoruz. Tabii ki bu sadece onların hikâyesi değil. Bu; “yabancılar”ın, yerlilerin; istenmeyenlerin ve istemeyenlerin de hikâyesi.

Filmde oduncular anavatanlarından sürgün edilmiş, zor doğa şartlarında yalnız birbirlerine dayanarak yaşamaya çalışırken; uzağında evlerini kurdukları köyde insanlar yerleşikliğin rehavetine kapılmış, kabul edilmişliğin ve kalabalıklığın güveni içinde hayatlarını sürdürüyordur. Onlar da hepimiz gibi evrimin başımıza sardığı bir lanetten mustariptir: onlar da bizim gibi gözümüzün çarptığı her şeyi “biz” ve “onlar” diye ikiye ayırır. Bu öyle bir lanet ki dünyayı önemsiz kriterlerle ikiye bölmüş dahi olsak, ki ben bazen dünyayı kaşları kalınlar ve inceler olarak ayırıp kalın kaşlılara olmadık laflar ediyorum, kendi grubumuzdan olanlara, kriterle alakasız dahi olsa, bazı imtiyazlar tanıyabiliyoruz. Hatta “onlar”ın, “biz”e göre daha basit ve bayağı olduğunu da düşünürüz. “Ben düşünmem” diyorsanız genlerinize bir baktırın, belki insan değilsinizdir. Bakın, bir cümle önce ben de bir kriterle ayırdım tüm insanları.
Oluyor böyle şeyler. Zaten “Derin Nehirler”* de bunun çok iyi bir örneği. Filmde yalnızca yerliler, yerleşikler değil; yabancılar, dağlılar da bu tür ayrımlara gidiyor ve yerlileri tembellikle, vahşilikle, cahillikle suçluyor. Ve bu tür suçlamalar karşılıklı arttıkça filmin gerilimi de yükseliyor. Çünkü tüm bu suçlamalar “onlar”ı insan olmanın alameti farikası olan ne varsa uzaklaştırmaya kadar varıyor. Hal böyle olunca karşı taraf nesneleşiyor ve artık şiddet mümkün kılınıyor. Bitokov; Hitler’e gaz odaları, Stalin’e GULAG’lar, ABD’ye Guantanamo’yu kurduran ve kimilerini kadın cinayetlerine götüren süreci müthiş bir basitlik ve anlaşılırlıkla bırakıyor gözümüzün önüne. “Derin Nehirler”de bir insan öldürmek Hollywood filmlerindeki kadar kolay olmuyor, bir kişinin ölmesi için tüm bir filmi izlemek zorunda kalıyoruz. Tüm ayrışmayı, yükselen nesneleştirmeyi ve “onlar”ı insanlıktan çıkarmayı ve sonucunda şiddetin normalleşmesini anbean takip ediyoruz.

Bu hikâyenin yanı sıra beni çok üzen manzaralar barındırıyor “Derin Nehirler”. Yaklaşık bir yıldır dağ yüzü görmeyen bir dağcı olarak tüm manzaralara fon olan karlı zirveleri gördükçe nelerden mahrum kaldığımı içim dağlanarak hatırladım film boyunca. Dağlarla sıkı bağları olanlar eminim neler hissettiğimi anlamıştır. Bu bağlara sahip olmayanlara anlatmak hayli zor bu hissiyatı. Öyle ki bu bağlar çoğunlukla “kendimize işkence etmek” olarak algılanıyor. Halbuki insan dağlardayken modern hayatın sunduğu kibri geri çeviriyor. Aç kalma, açıkta kalma, yorulma, sakatlanma korkusu olmadan her şeye muktedir olduğunu hissettiği bir yaşamın reddi büyük bir dinginlik ve tefekkür imkânı açıyor. Telefonu olmaksızın, sesini -tüm köyün duyması pahasına- yalnızca duyurabildiğine duyurmanın zorluğu tüm kisvelerden sıyrılındığında ne olduğunu apaçık yüzüne vuruyor insanın. Ancak bu reddediş herkes için benim parlattığım kadar erdemli olmayabilir. Çünkü insan; yaşamsal dertlerin uzağında, üstüne vazife olmayan şeylerle uğraşarak yeni ve iyi fikirlere ulaşabilir.
Bolca bir ihtiyaç ve zorunluluğun olduğu bir ortamda durup medeniyetin ve insan birikiminin zenginliklerine vakit ayırmak oldukça zordur. Bitokov’un filminde de yaşamsal dertlerin ve sorumlulukların uzağında, hatta yaşamsal olanla karşılaştığında kaçan bir karaktere de rastlıyoruz. Bembeyaz ayakkabıları ve cılız vücuduyla dağ gibi adamların derinleşen nehirlerini geçmekte zorlandığı köye gelen küçük kardeş, biraz unutkan olsak 1900’lerin başında geçiyormuş gibi hissettirecek filmde, kulaklıklarıyla başka bir dünyanın hatırlatıcısı oluyor. Yalnız bizim için değil, elektrikli testere yerine balta kullanan oduncular için de bu başka dünya kafa karıştırıcı oluyor. Hayatta kalmak için kurt yavrularıyla ya da “çakal sürüleriyle” baş etmeyi değil ondan kaçmayı bilmenin gerekli olduğu bir yaşam oduncuların da ilgisini çekiyor. Çünkü yaralayıcı bir bilgiyle karşı karşıya kalıyorlar: ne kadar iyi balta sallarsan salla, satmayı bilen kadar para kazanamazsın. Ve satmayı bilmek itle dalaşmayı değil, çalıyı dolaşmayı gerektirir. Freud’un da dediği gibi: Kavga etmek yerine küfretmeyi seçen ilk insan uygarlığın kurucusudur. Fakat uygar olmak yabancı, öteki olmanıza engel değil hatta gelişmemiş toplumlarda bir ilk şarttır. Küçük kardeş, köylülerin ötekisi oduncuların yanına geldiğinde bu şartı yerine getiriyor ve ötekinin de ötekisi oluyor.
Çocuklarını bir kez olsun takdir etmeyen, en sert ağaçlardan da sert baba; kök salmak için çocuk yapmak isteyen gelinin de zenginleştirdiği anlatının, teknikten aradığı desteği bulamadığını da söylemek gerekiyor. Eksik yapılmış foley, beyaz dengesi yapılamamış sahneler izleyicinin dikkatini yer yer kaçırıyor. Fakat Bitokov’un ilk filmi olması dolayısıyla bu detaylar göz ardı edilebilir.

Sonuç olarak film; hayatta karşılaştıklarımızı ya da yaptıklarımızı yüzümüze ayan beyan çarpmasıyla, kusurlu da olsa temiz anlatışı ve düşündürdükleriyle, sinemanın son zamanlardaki odak konusu “öteki”lere beklenmedik bir yerden yaklaşmasıyla bize iyi bir sinemacının ilk adımlarını ilan ediyor. Ve bu yaklaşımın ötekiler arasında dahi şaşırtıcı bir yerde duran Kafkasya’dan çıkması hiç şaşırtıcı değil.

*Türkiye televizyonlarında yayınlanan ilk Adigece film.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here