Ormanlara hücum!

0
254

Charlie Chaplin “Altına Hücum” filminde, zamanın ekonomik krizi patladığında eline baltayı alan herkesin binbir umutla Alaska’ya altın aramaya gitmesini anlatır. Altın aramaya giden Şarlo, bu maceranın sonunda ayakkabısını pişirip yemek zorunda kalır.
Türkiye’de de kriz derinleştikçe ormanlara hücum artıyor. Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü (MAPEG), sadece temmuz ve ağustos aylarında 68 ilde toplam 766 maden arama ve işletme sahasını ihaleye çıkardı. Bu ihaleler 28 Eylül’e kadar devam edecek ve toplam 893 bin hektarlık (yani bir futbol sahasının 0,76 hektar olduğunu düşünürsek yaklaşık 900 bin futbol sahası) orman alanını kapsayacak. Yine Tema Vakfı’nın temmuz ayında yayımladığı yeni bir rapora göre Kazdağları yöresinin yüzde 79’u maden sahası yapılmış durumda. Artvin Cerattepe’den Murat Dağı’na, Ünye-Fatsa’dan, Zonguldak Alaplı’ya, Antalya, İznik, Samsun ve Lapseki’ye çok sayıda ildeki orman alanları maden şirketlerinin hücumuna uğramış durumda. Yani ülkenin her yerinde maden şirketleri ormanlara, meralara ve tarım alanlarına karşı hücuma geçirilmiş durumda!
İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi’nden Prof. Dr. Doğanay Tolunay’a göre günümüzde 9,6 milyon hektar olan bozuk ormanların önemli bir kısmı orman tahribatı ile oluşuyor. Madencilik faaliyeti ise ormansızlaşmanın başlıca nedenlerinden biri. Tarım ve Orman Bakanlığı’na bağlı Orman Genel Müdürlüğü’nün verilerine göre 2012-2018 yıllarını kapsayan son yedi yılda 65 bin 883 hektar orman madencilik faaliyetine açıldı. Sadece 2019 yılında 11 bin 398 hektarlık ormanlık alanda madencilik faaliyetlerine izin verildi. Çevre Yüksek Mühendisi Sait Ağdacı, Türkiye’nin ormanlarının yüzde 60’ının maden araması ve işletilmesi için projelendirildiğine işaret ediyor. Ağdacı’nın verdiği bilgiye göre son 10 yılda verilen maden arama ve işletme ruhsatı sayısı 163 bin 218. Verilen ruhsatlardan 593’ü ise 183 yabancı şirkete ait. (https://bit.ly/3iXjuTq)
Tabi bu işte tek kabahatli şirketler değil. Asıl sorumlu olanlar politika yapıcılar. Yani devletin ekonomi politikalarını belirleyen hükümet. Anayasa’nın 169. maddesinde “…ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez…” deniliyor. Ancak 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 16., 17. ve 18. maddeleri, orman alanlarında uzun süreli olarak madencilik, turizm, enerji, vb. kullanımlarına izin veriyor. Üstelik bu izin 99 yılı bulabiliyor.
Türkiye’de madene hücum da, hidroelektrik santral (HES) yapmak için derelere yaşanan hücum gibi, 2004-2005 yıllarında başladı. Bu yıllarda çıkarılan yasa ve yönetmeliklerle madencilik, enerji vb. gibi birçok sektör özelleştirildi. “Yer altı ve üstü kaynakları” sermayenin hizmetine sunuldu. 2004 yılında yürürlüğe giren 5177 sayılı Maden Yasası, orman alanlarında madencilik faaliyetini hızlandırdı. Bu yasayla en iyi nitelikteki ormanlarda bile taş ocağı dahil her türlü maden arama ve işletme imkanı getirildi. Ormanlar, ağaçlandırma sahaları, özel koruma bölgeleri, milli parklar, meralar, sit alanları, su havzaları, kıyı alanları, turizm bölgeleri, askeri yasak bölgeler ve şahsa ait özel alanlar, yani her yer madencilik faaliyetine açıldı.
Bununla da durmadı hükümet… Maden ve enerji şirketlerine başka bir sürü teşvik ve muafiyet getirdi. KDV istisnası, yurt dışı makine teçhizat alımlarında gümrük vergisi muafiyeti, kurumlar ve gelir vergilerinde indirimler, sigorta priminde işveren payında muafiyet, hazine arsaları, boş devlet binalarının yatırım yeri olarak tahsisi, ayrıca düşük faizli kredi desteği…
İktidar işe başlarken, “su boşa akıyor” deyip bütün derelerin üzerine HES yapılması için hücuma geçmişti. Peşinden, ne de olsa ormanlar, meralar devletin malı, hazır kaynak, onları da paraya çevireyim deyip, saldı kepçeleri, dozerleri ormanların üzerine… Halk adına kamu tarafından “yönetilen” bu alanlar sermayeye peşkeş çekildi. Yolun sonunda zenginliğine zenginlik katan şirketler olurken, halk da suyundan, merasından, köyünden oldu.
Fakat zarar bununla da bitmiyor. Ormanlara hücum, orman bütünlüğün bozulması, ekosistemlerin parçalanması, yaban hayatının yerinden edilmesi, biyoçeşitliliğin azalmasının daha çok ceremesini çekeceğiz. İklim krizi deyip duruyoruz ya… Su krizi, toprakların erozyona uğraması, kuraklık, tarımın bitişi… Yani biz de sonunda Şarlo gibi ayakkabımızı pişirip yiyeceğiz.
Ama bundan kurtuluşun bir yolu da var tabii ki. O da ormanları korumaya almak, şirketlere YAP-TIR-MA-MAK!

Önceki İçerikSağlıkçılar eylemde
Sonraki İçerikVEFAT
Cemil Aksu
Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nü bitirdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. Sudan Sebepler, Türkiye'de Neoliberal Su-Enerji Politikaları ve Direnişleri kitabının (Sinan Erensü ve Erdem Evren ile birlikte) ve Ekoloji Almanağı 2005-2017'nin (Ramazan Korkut ile birlikte) editörlüğünü yaptı. Birçok dergi, gazete ve internet sitesinde yazıları yayımlandı. Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here