‘İyi ki gelmişim’

0
540

Anavatana dönüş hareketinde elini taşın altına koyanlardan biriydi Miraç Duğ.
4 Nisan 1991’den beri Maykop’ta yaşayan Duğ ile anavatana dönüş sürecinde ve sonrasında yaşadıklarını konuştuk.

-Anavatanınıza dönme fikri ve kararı nasıl oluştu?
-Samsun’da daha lise yıllarında iken ortanca dayım Alattin Doğbay, 70’li yıllarda yayımlanan Kafkasya Kültürel dergilerine ve Yamçı dergisine abone idi. Her çarşamba akşamı da Maykop Radyosu’nu takip ederdi. Ben de dayıma gelen dergileri okur, Maykop Radyosu’nu zevkle dinlerdim. 1977 yılı sonunda çalışmak için Ankara’ya gidinceye kadar bilinçlenmeye başlamıştım. 1992 yılında Maykop’a ailece dönen, burada ömrünü tamamlayan rahmetli dayım, vatanıma dönme düşüncesine evrilmemde en önemli yeri tutan kişidir.
Ankara’da, üyesi olduğum Ankara Kuzey Kafkasya Kültür Derneği’nde (AKKD) dönüşçü arkadaşlarımın içinde buldum kendimi… Bu arkadaşlarla mutlaka anavatana dönülmesi ve geleceği orada inşa etmemiz gerektiği, asimilasyon ve yok oluşa karşı tek çarenin dönüş olduğu konusunda hemfikirdik. Yamçı’nın 7-16 sayılı ciltlenmiş kitabımız “dönüş” fikriyle ilgili her sorumuza cevap verebiliyordu.

Nisan 1979-Ağustos 1980 tarihleri arasında askerlik nedeniyle ayrı kaldığım Ankara’ya tekrar döndüğümde 12 Eylül Darbesi olmuş ve dernek faaliyetleri durdurulmuştu. Bu süreçte bekâr evlerinde ve rahmetli Ferit Berzeg’e ait Kuban Kafe’de toplanıyor, ilişkileri canlı tutuyorduk. 1984 yılında dernek yeniden açıldığında, 1990’a kadar üç dönem Hatko Aslan Arı başkanlığında yönetim kurulu üyeliği yaptım. 12 Eylül sonrasında getirilen yeni Dernekler Yasası ile üyelikler zorlaştırılmış, denetimler sıklaştırılmıştı. Bu zorluklar içerisinde dernek birçok etkinlikler düzenleyerek ayaklarının üzerinde doğruldu. Bu geçen altı yıl boyunca düzenlenen en önemli etkinlik, Ekim 1989’da gerçekleştirilen “125. Yıl Anma Toplantısı” idi. Bu toplantıyla birlikte bir sürü tabu da yıkılmış oldu. Anavatandan, Suriye Ürdün ve Almanya’dan gelen davetlilerle birlikte gerçekleştirilen ve bir hafta süren kültür programı etkinlikleri daha sonraki gelişmelerin kıvılcımı oldu. (Türkiye’den Nalçik’e üniversite eğimi için üç öğrencinin kabulü, -Türkiye’de derneklerin tek çatı altında toplanma çabaları- Dünya Çerkes Birliği’nin (DÇB) oluşumuna da sebep olmuştur.)

1990’lara geldiğimizde dönüş yapmak için hazırdım artık. Nihat Berzeg’in “Çerkes Sürgünü” kitabının önsözü öncesinde Brecht’ten bir alıntı vardır ve tam da biz sürülenleri tarif eder:

“bize taktıkları ‘göçmenler’ adını hep yadırgamışımdır.
ülkelerini terk etmiş insanlar demektir bu
oysa biz ülkemizi terk etmiş değiliz
kendi isteğimizle başka bir ülke seçerek.
biz yabancı bir ülkeye süresiz kalmak için de gelmedik.
tersine kovulanlarız biz, yasaklanmışlarız.
bize kapısını açan bir yurt değil, sürgün yeri olmalı.
elverdiğince sınıra yakın bir yerde
tedirgin beklemeliyiz dönüş gününü”
diye devam eden bu şiir ayrıca bence dönüşçüleri de tanımlar.

“Artık vakit geldi”

Henüz SSCB dağılmadan, vatana dönüş şartları oluşmaya başladığında artık vakit geldi deyip yola düşmeye başlamıştık. 80’li yılların sonlarında bazı arkadaşlarımız da Maykop ve Nalçik’e dönmüşlerdi. Ben de SSCB Ankara Büyükelçiliği’ne gerekli evraklarımı verip vatandaşlık başvurumu yapmıştım. Benden önce giden arkadaşlarımdan farklı bir yol denemeyi istedim, amacım ise Ankara’dan vatandaşlığımı kazanmış olarak vatanıma dönmekti. Ancak aradan bir yıla yakın zaman geçmesine rağmen hiçbir ses çıkmayınca Maykop’taki arkadaşlarım 1991 Mart ayında davetiyemi ulaştırdılar.

Meslek hayatı

-Türkiye’de iken nerede yaşıyor ve ne iş yapıyordunuz. Orada ne iş yapıyorsunuz?
-Samsun’da ilk, orta ve liseyi tamamlayınca iki yıllık Çorum Makina Meslek Yüksekokulu’na kayıt yaptırdım. Bu okulun bana cazip gelen tarafı hem askerliğimi yedek subay olarak yapabilmek hem de evinin taksitleri bitmemiş, 3 çocuğunu aynı anda okutan babamın ekonomik yükünü biraz olsun azaltmaktı.

Eylül 1977’de okulumu bitirmiş, askerlik kararını aldırmış ve memur olarak Ankara Devlet Malzeme Ofisi’nde (DMO) makine teknikeri olarak ise başlamıştım. İşim gereği hafta içinde çoğunlukla İstanbul, Bursa, İzmir gibi şehirlere gidip geliyordum, hafta sonları ise AKKD’de günlerim geçiyordu.

1980’de askerliğimi tamamladım. Yeniden DMO’da işe başlamak için başvuru yaptım. 11 Eylül 1980’de kabul edildi. Ertesi sabah işe gitmeye hazırlanırken Hasan Mutlucan’ın kahramanlık türküleri sonrasında Kenan Evren’in konuşmasıyla 12 Eylül darbesine uyandık. Darbe işe başlamama engel teşkil etmedi, bir günle kurtarmıştım. DMO’da kamu için satın alınan her türlü motorlu taşıtların, servis otobüsü ve ambulans gibi özel imalatların şartnamesine göre satın alınması, projelendirilmesi bölümünde çalıştım.

Ekim 1987’den itibaren Ankara Söğütözü’nde bulunan Otokoç AŞ’ye geçtim. Yaklaşık üç buçuk yıl boyunca servis şefi olarak çalıştım. Maykop’a geldiğimizde ise öncelikle 4 ay kadar Rusça kursuna devam ettim. İlk yılımız satın almış olduğumuz yarım evimizin inşaatını tamamlamakla geçti. O yıllarda mesleğimi yapabileceğim bir ortam olmadı. Gelişimizin ikinci yılında artık acilen iş yapmamızın gerekliliğini hissetmeye başlamıştık. O günlerde bizim gibi iş yapmak isteyen birkaç arkadaşın büfe açmasına yani ticarete adım atmamıza vesile olan Noğay Hasanbiy’in yardımlarını da unutamayız. Üç yıla yakın bir süre geçimimizi bu büfeden sağladık. Her bulduğumuzu satabildiğimiz bu büfede ağırlıklı olarak hediyelik eşya satıyorduk. O yıllarda Maykop’a ailece dönen İbrahim Çetao ve dikim işinden anlayan eşi Şükran Abla, yaygın olmayan perdecilik işini düşünmemize ve başlamamıza sebep oldu. 10 yıla yakın bir süre birlikte çalıştık. 1997-2002 yılları arasında mobilya atölyesi çalıştırma sürecim oldu. 2005 yılı sonrasında perde mağazamıza ilave olarak kafe işletmeye başladık. Perde mağazamız halen çalışıyor, kafeyi ise kiraya verdik. Pandemi öncesi var olan ekonomik durgunluk bu süreçte işleri daha da zorlaştırdıysa da bu dönemi de diğer krizler gibi atlatacağımızı umut ediyoruz. Ben artık kendimi emekliye ayırdım, arada bir sağlık sorunlarım çıksa da bahçemdeki işlerden artakalan zamanlarda fırsat buldukça dağlarda doğa yürüyüşleri yapıyorum.

Guyis ve Ğuçıps

 

Sorgu ve tehditler

-Eşinizle birlikte mi dönüş yaptınız? Bu süreç nasıl gelişti ve ne gibi evrelerden geçtiniz?
-Dönüş kararını aldığımızda biz henüz aile değildik. Ben Ankara’da, ileride annemin gelini olacak olan eşim ise İstanbul’daydı. Bizler farklı aşamalardan geçerek kendi doğrusu olan “dönüş”ü mutlaka gerçekleştirmeyi kafalarında netleştirmiş iki ayrı insandık.
1990 yılının temmuz ayında SSCB Büyükelçiliği Kültür Ataşesi, Nalçik’teki Rodina kurumundan Ersin Kalkan adına bir davetiye geldiğini, benim tanıyıp tanımadığımı sordu. İsterse hemen vize verebileceklerini söyledi. Ben de konuyu Ersin Kalkan’a haber verip pasaportunu istedim. Yolcu etmek için Trabzon’a kadar eşlik ettim. Bu yolculukta vatana dönüş konusunda ikimizin de ortak noktalarımız olduğunu gördük. Birkaç hafta sonra vatandan döndüğünde defalarca görüşerek birbirimizi daha yakından tanıma fırsatı bulduk.
1970’lerin ortalarından 1980’lerin sonlarına kadar olan süreçte, asimilasyona ve yok oluşa tek çare olarak bir an önce anavatana dönüp orada yeni bir yaşam kurmak fikri sürekli beynimi kemiriyordu. 1990’lara ulaştığımızda dönüşçü arkadaşlarımın bir kısmı Maykop ve Nalçik’e yerleşmişlerdi.

Duğ Ailesi

Otokoç Ford Servisi’nde çalışırken SSCB Elçiliği’nden Ford marka araba sahibi 3-4 kişi de bizim servise geliyordu. Birisi ticari ataşe, diğeri konsolostu. Tanıştığım bu kişiler sayesinde Otokoç’tan ayrıldığım Mart 1991’e kadar Türkiye’den Kafkasya’ya, Kafkasya’dan Türkiye’ye gelmek isteyenlerin vize ve davetiye işlerini kolaylıkla hallediyordum. 1989 yılı sonunda ilk kez Türkiye’den üç öğrencinin Nalçik’te üniversiteye kabulüne, Adapazarı ve Sohum’un kardeş şehir olmalarına yardım etmeye çalıştım. Şubat 1991’in son günlerinde, elçiliğe neden çok sık girip çıktığımın hesabını malum kurumda 3-4 gün sorgulanıp vermem ve tehditlere maruz bırakılmamdan sonra en kısa sürede vatana dönmem gerektiğine karar verdik.

4 Nisan 1991, Maykop

1 Nisan 1991’de Karaköy’den hareket eden deniz otobüsü hava muhalefeti nedeniyle İstanbul’a geri döndü, iki gün Karaköy’de bekledikten sonra 17 saat süren zorlu bir yolculuğun ardından 4 Nisan’da yolculuk arkadaşım Şengül İyigün’le nihayet Novorossisk’te gemiden indik. Yıllarca hayalini kurduğum anavatanıma 4 saat sonra kavuşmuştum. Maykop’ta geçen ilk haftanın ardından gelmeden önce yaşadığım stres ve zorluklar nedeniyle hastalandım, bir hafta boyunca gördüğüm tedavi sonucunda iyileştim.
O günlerde Maykop’la Türkiye arasında iletişim zorluğu vardı. Telefon görüşmeleri postaneden yazdırılıp iki-üç gün sonrasında yapılabiliyordu. Gelip gidenlerle yolladığımız mektuplarla haberleşebiliyorduk.

“Nikâhımızdan iki saat sonra Sovyetler Birliği dağıldı”

Bu şartlar altında ben buradayken, 27 Temmuz 1991’de Maykop’ta yapılacak olan düğünümüz öncesinde İstanbul’daki gelin adayının gelebilmesi için kız tarafının “vatana dönüş”e ikna edilmesi gerekiyordu. Bu konuda büyük yardımları dokunan Necdet Hatam Abimize şükran borçluyum. 19-20 Temmuz’da birer gün arayla Bağlarbaşı ve Samsun derneklerinde yapılan düğünlerden sonra 21 Temmuz’da resmi nikâhımızı kıydırmak üzere annemin gelini ile Batum’da buluştuk fakat evraklarımızın eksik olması nedeniyle 12 Ağustos’a gün aldık.

Adige Xase’nin organize ettiği düğünümüz 27 Temmuz’da Maykop’ta yapıldı. 12 Ağustos’ta resmi nikâhımız için Batum Başkonsolosluğu’na gittik. Nikâhımız kıyıldı o gün ve iki saat sonra Sovyetler Birliği dağıldı. Batum’da nikâhları kıyılan ilk TC vatandaşlarıydık. Nikâhımızı bir dönem İzmit’in belediye başkanlığını yapan, Türkiye’nin ilk kadın belediye başkanı olan merhume Leyla Atakan’ın kardeşi Başkonsolos Okhan Atakan kıymıştı.

-SSCB’nin dağılış sürecine şahitlik ettiniz. Dönemsel olarak zorluklar ya da kolaylıklar bağlamında neler yaşadınız? Gitmeden önceki beklentilerinizle bulduklarınız arasında bir çelişki hissettiniz mi?
-4 Nisan 1991’de Maykop’a ulaştığımda SSCB henüz dağılmamıştı. Yeniden yapılanma çalışmaları (Perestroyka) sürerken ülke bir kaosa sürüklenmiş, birçok malın bulunmadığı, bir kısmının karneye bağlandığı ve uzun kuyrukların olduğu, yokluk içerisindeki bir ülkeye gelmiştik. Yakın geçmişte, 70’lerin sonlarında benzer bir dönemi Türkiye’de de yaşamış biri olarak geçici bir durum olduğunu tahmin ediyordum.

O dönemde Adigey Özerk Bölgesi, Krasnodar Eyaleti’nden ayrılıp cumhuriyet statüsüne yükseldi. O günlerde repatriant (Vatana dönenler) kanunu çıkartılması, Yugoslavya iç savaşında Kosova’dan soydaşlarımızın Adigey’e resmi yollardan getirilmesi, dönenlere Mafehable köyünün kurulması, vatana dönenlere bu köyden ev yapmak üzere arsa verilmesi önemlidir. Yokluklar ve kuyruklar uzun sürmedi. 1993’ten sonra normal yaşama geçildi. İlk 1-2 yıl içerisinde evimizin inşaatını tamamlayarak 1992’de ilk işyerimiz olan büfeyi açarak ticaret hayatına başladık.

1993 yılında Abhazya Savaşı başladı. Maykop’a mülteci olarak gelen Abhaz bir aileyle yaklaşık 6 ay kadar evimizi paylaştığımız süreç içerisinde ailenin torunu Alisa’yla kızım Psınef sütkardeş olmuşlardı. Bu güzel aileyle akrabalık derecesindeki güzel ilişkilerimiz halen devam ediyor.

Vatana dönmeden önceki zamanlarda Moskova Radyosu’nu dinlerdim. O zamanlar herkesin işi olduğu, devletin herkese ev verdiği, çalışanların maaşlarıyla çok rahat geçinebildiği, sağlıkla eğitimin parasız olduğu söylenirdi. Geldiğimizden kısa bir süre sonra tüm bunların mazide kaldığına, vahşi kapitalizmin son sürat yaygınlaştığına an ve an şahit olduk. O günlerde buradaki yaşlılar sosyalizm döneminde ekonomik olarak çok daha rahat yaşadıklarını anlatırlardı. Yeni sistem de zaten en çok bu insanları zor durumda bıraktı.
90’larda sokaklarda çok fazla yaşlı satıcı vardı. Yalnız yaşayan bu insanlar bir şeyler satarak geçimlerine katkı sağlıyorlardı, birçoğunu elindeki kitapları okurken görürdük.
Tek düşüncesi vatanına dönmek olan bizler her türlü zorluğa, yokluğa hazırlıklı dönmüştük; her ne şartta olursa olsun vatanımızda kök salacak ve burada dilimizi, kültürümüzü yaşatacak nesiller yetiştirecektik.

-Ne kadar sürede vatandaşlık aldınız? Bugünkü şartlar ile karşılaştırıldığında sizce şimdi vatandaşlık almak daha mı zor?
-Ben 1990 yılında Ankara’da SSCB’ye doğrudan gelmeden vatandaşlık başvurusunda bulunmuştum. Gerekli evrakları vermiştim fakat Maykop’ta beni ikametinde göstermesi gereken kişi gerekli çabayı göstermediğinden benden önce Maykop’a gelen arkadaşlarımın gönderdiği davetiyeyle üç aylık vize alarak Maykop’a geldim ve oturum başvurusu yapmak istedim. Ancak Türkiye’den vatandaşlık başvurusu yapmış olmam nedeniyle oturum başvurusu yapamayacağımı söylediler. Bazı hatırı sayılı kişilerin araya girmesiyle vize süremi bir yıla uzattılar, bir yılın sonunda oturumumu verdiler.

1993 yılı ortalarında ise vatandaşlığa kabul edildim. O günlerde vatandaşlık başvurusu için Samsun Nüfus Müdürlüğü’nden getirtmiş olduğum vukuatlı nüfus kayıt örneğinde babamın dedesinin doğum yerinin Kafkasya olarak yazılı olması yeterli sayıldı. Yeltsin zamanında çıkarılan bu kararname sanırım üç yıl kadar geçerli oldu. Çok az insan bundan yararlanabildi. Diaspora da bu konuda hiçbir çaba göstermedi.

Şimdi ise yeni değişikliklerle birçok yoldan vatandaşlık hakkı veriliyor. Ancak bildiğim kadarıyla Rusçayı bilmek lazım. Rusya vatandaşı olabilmek için iki-üç yıl arası bir süre gerekiyor. Üniversiteyi burada bitirmiş olanlar daha çabuk vatandaşlık alabilirler.

“Döndüğümde 32 yaşındaydım”

-Bir ideali gerçekleştirerek vatanınıza dönüş yaptınız. Pişmanlıklarınız ya da iyi ki dediğiniz konular nedir desem, yabancılık çektiniz mi mesela, oradakilerin yaklaşımı nasıl oldu?
-Döndüğümde 32 yaşındaydım. Keşke ben de çocuklarım gibi burada doğmuş olsaydım ya da daha genç yaşta üniversite okumaya gelebilmiş olsaydım. Hiçbir pişmanlığımız olmadı, olamaz da… İnsan vatanında yaşıyor olmaktan hiç pişmanlık duyar mı?

Arada bir ziyaret için Türkiye’ye gittiğimiz oluyor. Bir hafta, on günü doldurunca Maykop burnumuzda tütüyor. Hele 15 gün olunca rüyamda kâbuslar görüyorum.

İlk başlarda yabancılık çektiğimiz, anlamakta zorlandığımız birçok şey oldu fakat insan yaşadıkça her şeye alışıyor. Duyarlı, bilgili bir sürü insanla karşılaştık, birçoğuyla dostluk ve arkadaşlıklarımız sürüyor. Birçok insanın yardım ve desteklerini gördük. Sürgünle ayrı kaldığımız bu kardeşlerimiz her türlü zorlukla mücadele ederek vatanımızı bugüne kavuşturdular, onlar her türlü saygıyı hak ediyorlar.

Kızım Psınef 1993, oğlum Woseps ise 1997 yılında Maykop’ta dünyaya geldiler. Her ikisi de anadillerini çok güzel konuşup yazabiliyorlar. Maykop’ta doğmuş ve yaşıyor olmaktan mutlular. 4 ve 2 yaşlarındaki torunlarım Guyis ve Ğucips ise yalnızca Adigece konuşuyorlar. Onlar da anne ve dayıları gibi kısa sürede Rusça, Türkçe ve İngilizceyi de öğrenerek çok dilli olacaklar.

Geçen 30 yıla geri dönüp baktığımda, iyi ki biz vatanımızda doğmuşuz diyen evlatlarınız varsa bu mutluluk her şeye değer. İyi ki gelmişim, iyi ki dönmüşüm diyorum.

İlk dönüşçülerin anavatanda doğan çocukları, 1996

 

1980’li yılların Ankara’daki dönüşçülerinden Osman Özen, Yusuf Taymaz, İlhan Önder ve Cevat Bageoğlu ile yıllar sonra Maykop’ta.

 

Tıj İlkay Dönüş Yolu Misafirhanesi

Temel atma hazırlıkları

-Tıj İlkay Dönüş Yolu Misafirhanesi’nin hayata geçirilmesinde verdiğiniz emekler için öncelikle teşekkür ederek misafirhaneden bahsetmenizi rica etsem…
-Misafirhane hakkında kısa bir açıklama yapmak gerekiyor önce: İki üç kez gerçekleşen anavatan ziyaretleri sonrasında 2009 yılında oturum başvurusu için 8 arkadaşıyla Maykop’a geldiğinde tanışmıştık İlkay kardeşimizle. Oturumları çıktığında ikamet adresi olarak bizim eve kayıtlarını yaptırmıştık.

13 Mart 2013 tarihinde geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybedene kadar sürekli gelip gidiyordu. Burada yaşamını sürdürmenin ekonomik altyapısını oluşturmak için birikim yapmaya çalışıyordu. Son gelişinde arkadaşlarıyla ortak bir ev alabilmek istiyordu. Kazanın olduğu günü de Maykop’ta ev bakarak geçirmişti. Vefatının ardından ailesi ile yaptığımız istişarede cenazesinin Maykop’ta defnedilmesine karar verdik. Ertesi gün cenazesine Abhazya’dan, Nalçik’ten, Krasnodar’dan ve Türkiye’den onu seven birçok arkadaşı katıldı. Defin sonrasında İlkay’ın anısına misafirhane (Haçeş) oluşturulması fikri gelişti. Yaklaşık beş yıl süren inşaat sürecinde türlü zorlukların üstesinden gelinerek toplam 14 odası, mutfağı, çok amaçlı salonu ve kütüphanesi olan Haçeş tamamlandı.

Tıj İlkay Dönüş Yolu Misafirhanesi bir rüyanın, hayalin gerçeğe dönüşmesidir. Bu işte bizlere fikir veren, emeğini katan, katkı koyan, iyi dilekleriyle bizlere moral veren herkese teşekkür ediyorum. İnşaat aşamasında oluşan “uçak krizi”, Haçeş’in açılmasından sonraki pandemi süreci gibi birçok zorlukla yılmadan usanmadan uğraşan bir grubun çabasıyla, diasporadan gelecek herkesin anavatanın sıcaklığını hissedebileceği ve her türlü konuda yardım alabileceği bir Haçeş ve onu işleten Lemij Xase (Köprü Derneği) Maykop’ta sizleri bekliyor.
Öncelikli amacı vatanına dönüş yapacak olan kişilere hizmet vermek olan Tıj İlkay Dönüş Yolu Misafirhanesi’nin konaklama şartları kişilerin amaçlarına göre farklılık gösteriyor:

-Anavatanına dönüş yapmak için gelenler: Adaptasyon sürelerini geçirebilecekleri, bu süreçte de evrak takiplerinin yapıldığı, dil kursu görebilecekleri misafirhanede Lemij Xase yönetim kurulunun vereceği karar doğrultusunda en ucuz fiyattan faydalanabilirler. Öğrencilere de en düşük fiyat uygulanır.

-Anavatanına evrak takipleri için giriş ve çıkış yapmaya gelen misafirler: Orta derece fiyatlar uygulanır.

-Anavatanını turist olarak gezmek ve görmek için gelen misafirler: Normal fiyatlar uygulanır.

Gönül ister ki herkesi ücretsiz misafir edebilelim ama Haçeş’in aylık masrafları bu düşüncelerimize engel oluyor. Turist olarak gelen misafirlerimize uygulanan fiyatın farklı olmasının nedeni, öğrenci ve dönüş yapma düşüncesiyle evrak işlemleri için gelen misafirlerimizin daha düşük fiyatlarla kalabilmelerini sağlamak… Rezervasyon, fiyat ve ayrıntılı bilgileri Tij İlkay Dönüş Yolu Projesi Facebook sayfamızda bulabilirsiniz.

Uçak krizi ve pandemiden önce Duğ Ailesi’nin evinin olağan hallerinden

“Dilsiz ulus ölüdür”

-Rusya Federasyonu’nda anadillerin seçmeli ders statüsüne indirgenmesi konusunda düşüncelerinizi sorsam…
-Bizler diasporada politik olarak asimilasyona tabi tutulduk burada ise sosyalist Ekim Devrimi ile soydaşlarımız yazın dilini yaratmışlar. Anadilde birçok kitap, gazete ve dergi yayımlanmış, sözlü kültürümüz kayıt altına alınmıştır. Anadilde eğitim zorunlu kılınmış, tiyatro eserleri yazılmış, şarkılar bestelenmiş. Tüm bunlar gerçekleştirilirken vatanımız “Özerk Bölge” statüsündeydi.

Cumhuriyet statüsünde çok daha ileri seviyelere ulaşabileceğimize dair umudumuz varken, sosyalist sistemin yıkılması sonucunda sosyokültürel kazanımlarımızın büyük bir kısmı gerilemeye başladı. Önümüzdeki zamanlarda bu konularda olumlu dönüşümler olabileceği umudumuzu koruyoruz.

Burada Adigece zorunlu ders olarak okullarda öğretiliyordu ancak yakın zamanda seçmeli ders statüsüne indirgenmesi, ailelerin Adigeceyi daha fazla sahiplenmesine ve bu eğitimi veren öğretmenlerin de daha istekli çalışmalarına sebep oldu. Seçmeli ders olmasına rağmen Adigeceyi seçen çocukların sayısının daha fazla olduğunu, aynı zamanda cumhurbaşkanımızın Adige dilinin çocuklara öğretilmesi konusuna çok önem ve destek verdiğini, derslerin çok daha kapsamlı ve derin bir şekilde öğretildiğini, evlerinde anadilinde konuşmayan bazı çocukların okulda konuşmaya başlayıp merak ettiklerini, evde ebeveynlerine sorduklarını duyuyoruz.

“Dilsiz ulus ölüdür”, bunu hiç aklımızdan çıkarmamamız ve anadilimize gereken önemi öncelikle bizim vermemiz gerekiyor. Çocuklarımıza anadilimizi öğretmek için tüm şartları sonuna kadar zorlamalıyız.

Anadilimizi bilen, kaybettiğimiz yaşlı ya da genç insanlarımız için çok üzülürüm. Bir teknolojik imkânla organ nakli gibi anadillerin bilmeyenlere aktarılabilmesi keşke mümkün olabilseydi.

-Vatanına yerleşmek isteyenlere neler önerirsiniz?
-Artık bilgi ve iletişim çağındayız. Vatanına dönmek isteyen herkes her türlü bilgiye ulaşabiliyor. Daha önce dönmüş insanlarla iletişim kurup sormak istedikleri sorulara yanıt bulabilirler.

İlk dönüş yapanlardan Türkiye’ye geri dönenler de oldu. Her türlü zorluğa göğüs gerebilecek bir irade gerekiyor. Dönüş yapan kişi, kendinden daha çok asimilasyon batağından kurtarabileceği sonraki nesli düşünmek zorunda, bunun bilincinde olmalı. Burada yeni düzen kurabilecek kişiler için başlangıçta her şey güllük gülistanlık olmayacak. Birçok zorlukla karşılaşacaklar, bireysel becerileri varsa daha az zorluk çekerler. Çalışmaktan yılmayan, öğrenme azmi olanlar başarabilirler. Diasporanın geleceğini kaygılı ve karanlık görenlerin bir an önce sorumlu oldukları çocuklarının gelecekleri için doğru zamanda doğru yerde olmaları gerekli.

Önem derecesine göre sıralarsak:

Çocuğun vatanında dünyaya gözünü açması ya da erken yaşlarda buraya gelip eğitimini burada alması birinci önceliktir. Sonrakiler buraya adaptasyon için biraz daha fazla zorluk çekiyor.

Gıda, tarım, hayvancılık, ticaret ve hizmet sektörlerinde, orta ölçekte bir sermaye ile iş yapılabilir. Kendisini dönüşe hazır hisseden kişinin yapmak istediklerini burada yerinde görüp karar vermesi daha sağlıklı olur. Zaman buldukça Adigece ve Rusça kurslarına katılsınlar, ne kadar fazla öğrenebilirlerse o kadar faydasını görürler.

-Jıneps okurlarına mesajınız…
Bizler artık bir an önce şapkamızı önümüze koyup düşünmek ve çareler bulmak durumundayız. Zaman sürekli aleyhimize geçiyor, koşar adım yok oluşa doğru gidiyoruz. Bunun önüne geçebilecek çareler üretmemiz, bu çareler doğrultusunda çalışmamız gerekiyor. Her birimiz diasporada yok olmak mı, vatanda var olmak mı sorusunu kendi kendimize sorup gelecek kuşaklara karşı sorumluluklarımızın gereğini yerine getirmek zorundayız.

Biliyorsunuz, 1 Ağustos günü Adigey’de “Vatana Dönüş Günü” olarak kutlanıyor. Türkiye diasporasından dönüş yapmış olan insan sayısı henüz binli rakamlara ulaşabilmiş değil. Öncelikli amacımız bunu artıracak çalışmalar ve organizasyonlar yapmak olmalı. Nihai amaç tüm soydaşlarımızın vatanlarına dönebilmesidir. Bu amaç doğrultusunda kafa yormalıyız.
Bizler ister anavatanda ister diasporada her nerede yaşıyorsak, bizden sonraki kuşaklara Çerkes olduklarını unutmamaları için soyadlarımızı, dilimizi, kültürümüzü öğrenmelerini sağlayacak ortamlar yaratmalıyız.

Asimilasyon gerçeğini göz ardı etmeden bize sonradan verilen Türkçe soyadlarımız yerine etnik soyadlarımızı mutlaka mahkeme kararıyla resmi olarak değiştirmeliyiz.

Yeni doğan çocuklarımıza Çerkesçe isimler takmalıyız. Gençlerimizin evlilik tercihlerini kendi halkımızdan yapmasını ve buna özen göstermesini sağlamalıyız.

Herkesin mutlaka vatana gelip burayı soluması, ait olduğu toprakları görmesi, kardeşleriyle tanışması gerekir. Bu konuda Facebook’tan Miraç Duğ adıyla ya da WhatsApp kanalıyla (+79184211550) benimle iletişim kurabilirler.

Jıneps gazetesine emek veren çalışanlarına ve tüm halkımıza anavatandan sevgi ve selamlarımızı iletiyoruz.

İlk işyeri, 1993


Miraç Duğ

“Ailesinin geçimini sağlamak için Samsun dışında Sinop, Ordu, Amasya, Tokat ve Çorum illerinin karayolları şantiyelerinde işçi olarak çalışan, iki haftada bir 3-4 günlüğüne evine gelebilen bir babanın ve onun yokluğunda ailenin tüm yükünü çeken annemin ikinci çocukları olarak 1959 yılı Şubat ayının 4’ünde Samsun’da dünyaya gelmişim. (Annem ilkokula erken göndermek için mahkeme kararıyla yaşımı büyütmüş (gerçekte 1959, resmi olarak 1958).
Abim Antalya’da, kız kardeşim Ankara’da, annem ise zaman zaman Maykop’ta bizim yanımızda zaman zaman da Türkiye’de yaşıyor. Babamızı 1982 yılında kaybettik.
Baba tarafından dedem Sarıkamış’a gidip dönmeyenlerden. Annemin babası ise İstiklal Savaşı’ndan sağ dönmüş ama ben daha iki yaşındayken dedem de vefat etmiş. Babaannemi de o yıllarda kaybettim. Kısacası 1970’li yılların sonuna kadar anneannem dışında başka yaşlı kimsem olmadı hayatımda, o da dayılarımda kaldığından anneannemi de çok sık göremedim. Annem ve babam çok iyi Adigece bilmelerine rağmen, bizden gizli konuları görüştüklerinde bizlere fazla hissettirmeden konuşurlardı.
Asimilasyonun ilk ayağı olan köyden kentte göçün hızlanmaya başladığı 60’lı yılların başlarındaki ortamda 3 çocuğunu okutmaya çalışan anne ve babama o şartlarda bizlere anadilimizi öğretemedikleri için çok da suç bulamıyorum. Yıllar sonra anneme Maykop’ta serzenişte bulunduğumda ‘Ah oğlum, sana Adigecenin bu kadar gerekli olabileceğini bilseydim ne yapar eder öğretirdim’ demesini unutamam.”


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here