Köyler canlanıyor!

0
442

Bir slogan ile yola çıkarak ülkeler arası projelere imza atan bir isim Mesut Önder. Annesi Siyuh, babası ise Jaji sülalesinden. Düzce Köprübaşı Ömer Efendi Köyü Kalkındırma Derneği Başkanı ve aynı köydeki ‘Köydeyiz Kır Bahçesi’nin de sahibi. Mine Yalçın çekimleriyle gerçekleştirdiğimiz söyleşide dernek oluşumunu, kır bahçesini ve projelerini uzun uzun konuştuk.

-Kimdir Mesut Önder, kısaca tanıyabilir miyiz?
-1977, Almanya doğumluyum. Köprübaşı Ömer Efendi (Haçemziye) Köyü’nde oturuyoruz ama baba tarafım Uzunmustafalı esasen, sonradan Köprübaşı’na gelmişler. Çevre mühendisi olarak bir müddet çalıştım, şimdi de kendi işletmemizde çalışmaya devam ediyorum.

-Köyünüzde kurduğunuz oldukça aktif bir derneğiniz var. Bu dernek ne zaman ve ne amaçla kurulmuştu?
-Derneğimiz “Köprübaşı Ömer Efendi Köyü Kalkındırma Derneği” olarak geçiyor. 2005 yılında kurduk. Amacımız da şöyle oldu aslında: 2005 yılında Düzce Kafkas Kültür Derneği köyümüzde bir Kafkas festivali düzenledi. Onun arkasından arkadaşlarla birlikte “Bir dernek kuralım, köyümüzdeki çalışmaları da takip edelim. Bunun içerisinde tabii sadece sosyal ve kültürel şeyler değil diğer anlamda da köye katabileceğimiz bir şeyler varsa bunları da biz dernek olarak üstleniriz” diye böyle bir oluşuma girdik ve tamamen köy gençlerinden oluşan bir dernek kurduk. Şu an 60 küsur üyemiz var, onlarla birlikte faaliyetlerimizi yürütüyoruz.

-Derneğinizin düzenlediği bazı panel ve söyleşiler oluyor. Daha çok hangi konuları içeriyor bu etkinlikler?
-İsmi kalkındırma derneği olduğu için biz bunun içerisinde üretimle alakalı faaliyetler de koyalım dedik. Mesela fındık yetiştirilmesi, ekilmesi, dikilmesi, budaması, gübrelemesi gibi konuları içeren fındıkla ilgili bir panel düzenledik. Yine hayvancılık ile alakalı bir panel olmuştu. Bunun yanı sıra sebze yetiştiricilik kursu oldu. Hem Düzce’de hem köyümüzde yetişen sebzelerin yanı sıra bir de şu ana kadar yetiştirilmeyen ya da az yetiştirilen ürünleri kapsayacak şekilde kursiyerleri bilgilendirmek amacıyla paneller düzenledik. Söyleşiler de oluyor zaman zaman… Mesela bir kitap yazarı ile söyleşi düzenlemiştik. Yine “Kazan Projesi” kapsamında Çerkes yemekleri üzerine üniversitedeki hocamızla bir panelimiz oldu. Aşağı yukarı her konuya yönelik, belirli zamanlarda bu tür paneller düzenlemeye çalışıyoruz ya da eğitim, kurs tarzında şeyler yapmaya çalışıyoruz dernek olarak.

-Açılan kurslardan örnek verir misiniz?
-Köyden bir arkadaşımız çocuklara ve gençlere yönelik İngilizce kursu verdi. Sonra Çerkesçe kursları başladı Adige Kültür Evi Derneği ile birlikte. Onun haricinde yemek kursu düzenledik 3 ay boyunca. Buna hem bayanlar hem baylar katıldı, 55 kursiyerimiz vardı. Ahşap boyama kursu düzenlendi. Yine Sami Hocamızın öncülüğünde rölyef kursu düzenlendi.

-Kazan Projesi demiştiniz, biraz bahsedebilir misiniz?
-Dernek olarak 2015’te İçişleri Bakanlığı’na bir başvuru hazırladık danışmanımız Engin Bey ile birlikte. Sloganımız da “Köyler Canlanıyor!” oldu. Genelde köyler durgun olur diye bir yakınma olur ama aslında bir avantaj gibi geliyor bana. Çünkü insanlar artık yoğun şehirlerde. Yaşadıkları, bulundukları büyük şehirlerde bu yoğunluktan sıkılmış vaziyetteler. Kaçmak için fırsat kolluyorlar. Köyler eskisinden daha çok ilgi görmeye başladı. Biz de bu kapsamda hazırladığımız projede çeşitli konulara yer vermeye çalıştık. Kazan Projesi’nde sebze yetiştiricilik kursuyla başladık. Bir hafta boyunca Tarım İl Müdürlüğü ile birlikte burada çeşitli sebzelerin yetiştirilmesi hakkında paneller yapıldı, eğitimler verildi.

Arkasından mutfak atölyemizi hazırladık, kurslar düzenledik. Pazar sabahı Selahattin Ustamızla birlikte başlıyorduk. Beş gruba ayırdık, 55 kursiyerimiz vardı. Aslında daha da artıyordu, biz bir yerde dur demek durumunda kaldık çünkü zaman yetmiyor, haftanın bir günü. Kurslarda gerek Türk mutfağından gerekse bizim geleneksel Çerkes mutfağından yemeklere yer vermeye çalıştık. Zaman zaman köyümüzden büyüklerimiz de geldi. Baktık ziyaretçilerimiz çoğalıyor, dedik ki aslında doğru yoldayız. Çünkü buna başlarken köye bir katkı sağlayalım, köye gelmeyen insanlar daha çok gelmeye başlasın demiştik.

Yemek yarışması düzenledik. Aşçılar katıldılar, onlar jüri oldular. Yine proje kapsamında bir gezi planlanıyordu. O dönemde de Gaziantep Büyükşehir Belediyesi UNESCO’ya başvuru yapmış ve dünyanın 9. mutfağı seçilmişti. Onlar da bir mutfak atölyesi kurmuşlardı, bizimkinden daha büyük, daha kapsamlı bir atölye, hâlâ da devam ediyor, Mutfak Sanatları Atölyesi. Buradan 45 kursiyerimizle birlikte oraya bir gezi düzenledik. Hem yemeklerini tanıttılar, hem kendi kültürlerini hem de şehri… Yine bu proje kapsamında Çerkes yemeklerini tanıtmak için bir program düzenlemek istiyorduk. “Bizim mutfağımız” diye bir etkinlik düzenledik. Düzce Üniversitesi Adige Dil Bölümü’ndeki hocalarımız katıldılar. Bugüne kadar yapılmış ya da unutulmuş birçok yemeği oraya getirdik. Bunda amacımız söyleşinin haricinde yeni nesle bu yemeklerin olduğunu göstermekti. En azından isimleri bilinsin diye böyle bir çalışmamız oldu. Çeşitli televizyon kanalları, gazeteler, dergiler geldi. Bir anda o küçük çalışmamız bayağı bilinir hale geldi. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde programlara çıkmaya başladı. Bizim için de amacımıza ulaşmak adına güzel bir başlangıç oldu Kazan Projesi. 11 aylık bir projeydi ama biz hâlâ devam ediyormuş gibi çalışmalarımıza devam ettik ve meyvesini de aldık diye düşünüyorum.

“Markalaşma, kendinizi tanıtma, bu zaman alan bir şey”

-Resmi kurumlardan destek aldığınız başka projeleriniz oldu mu?
Kazan Projesi’nden iki yıl sonra danışmanımız Engin Bey dedi ki: “Ben bir de Erasmus projesine başvurmak istiyorum sizin adınıza.” Kabul ettik ve yine konu olarak yemek seçelim ama kültürler arası yemek olsun diye belirledik. Herhalde ilk defa bir köyde yapılan Erasmus projesi oldu. Bu kapsamda da dört ülkeden gençler geldi. Litvanya, Bulgaristan, İspanya, bir de İtalya’dan… Her ülkeden 6’şar genç, bir de kendi köyümüzden 6 genç, toplamda 30 genç burada bir haftalık bir programa dahil oldular. Bu kapsamda gençler kendi yemeklerini birbirlerine anlatma fırsatı buldu. Akşamları da kendi milli kıyafetlerini giyip köy konağında milli oyunlarını, folklorlarını bize sergilediler. Sinevizyonda ülkelerini tanıttılar. Biz de aynı şekilde kendi kültürümüzü onlara anlatmaya çalıştık.

Geçtiğimiz aylar içerisinde Bulgaristan da Kazan Projesi adıyla bir başvuru yaptı, eğer kazanırlarsa bu sefer de bizim gençlerimiz oraya gidecekler ve artık böylece proje yurtdışına açılmış oluyor, bu da bizim için ayrı bir sevinç kaynağı oldu. Projenin adı “Köyler Canlanıyor” olduğu için biz istiyoruz ki Düzce’deki bütün köyler buna dahil olsun çünkü Düzce’nin böyle ön plana çıkmış bir ürünü yok, bana göre en önemli şeyi kültürleri. Kültürler de köylerde yaşadığı için köyleri kenara atmak olmaz. Bunu ön plana çıkarıp sunabilirsek Düzce’de turizm adına daha güzel şeyler olacağına inanıyorum. Biz de Kazan Projesi kapsamında buna biraz destek olmaya çalıştık.

-Katılımcıların da kazanç elde ettiği üretimler var mı?
-Proje duyulduktan sonra Düzce’de ot festivali yapıldı, çeşitli programlar yapıldı, oralara davet almaya başladık. Köyden de kendi çapında bir şeyler üretmeye çalışan insanları da biz o programa dahil etmeye çalıştık. Orada bize Köprübaşı Köyü olarak stantlar verildi. Satış ve ilginin olduğunu söylediler. Tabii bu aslında çok çabuk olacak bir şey değil. Üretim, çok uzun yıllar alan bir bölüm. Markalaşma, kendinizi tanıtma, bu zaman alan bir şey. Sabır isteyen bir iş fakat üzerine gidildiği zaman da Türkiye’de çok örnekleri var, bunlar hep zaman istiyor, ilgi istiyor. Kendinizi sürekli geliştirmeniz gerekiyor. Pazarda hep olmanız için sizin de o alanda zinde, aktif olmanız gerekiyor.

“Doğal yöntemlerle üretim yapıyoruz”

-Bu üretimlerinize organik demek mümkün mü peki?
-Organik son zamanlarda çok kullanılan bir kelime ama bence organik mi doğal mı kısmına uzmanların karar vermesi gerekiyor. Bildiğim kadarıyla zaten organikte sertifika almanız gerekiyor. Ben şöyle bakıyorum olaya… Burada kullanmış olduğunuz tohum, yerli tohum dediğimiz atalık tohum mu? Toprağın yapısı?.. Toprağın yapısı son zamanlarda gittikçe bozuluyor, insanların atmış olduğu gübrelerden dolayı. Vermiş olduğunuz suya kadar birçok şey doğal yapısını bozmuş oluyor. Bu aslında bir bütün… Bu bütüne bakmak lazım organik demek için, çok da kolay değil. O tohumu bulmanız, yetiştirmeniz, ona doğal gübreler kullanmanız; bu bir süreç işi, çok kolay değil yani. Biz bunu zamanla kaybettik, tekrar kazanmak da zaman istiyor. Organik diyemeyiz ama en azından şu olabilir; “Doğal yöntemlerle üretim yapıyoruz” diyebiliriz. Dedelerimizden, ninelerimizden kalan tohumlar varsa elimizde bunları ekip, üretip çoğaltabiliriz. Mesela o kapsamda Çerkes kabağını düşündük, bu tekrar yapılabilir mi diye. Bütün köylere haber yolladık, arkadaşlarımıza “Evinizde büyüklerinizin sakladığı tohumlardan varsa bize verin” dedik. Sağ olsunlar, her yerden geldi tohumlar. Aldık, ektik fakat çıkanlara baktık, hepsi bambaşka… Şunu gördük: Çerkes kabağı ile ilgili bir kavram karmaşası var, bununla ilgili bir araştırma yapılması gerekir bence, doğrusunun bulunması gerekir. İşte bu da zaman istiyor. Bununla ilgili alabiliyorsanız bir coğrafi işaret almanız gerekir. O tohumun korunması gerekir. Buna benzer kendimize ait, kendi köylerimizde yetişen ürünlerimiz var.

Bir yerde okumuştum, zannedersem doğu tarafında böyle bir âdet var, çok hoşuma gitmişti. Genç kızlar evleneceği zaman anneleri çeyizlerine tohum koyarlarmış kesesiyle, “Bunu ekip yetiştir, sen de kendi çocuğun olduğu zaman ona aktar” diye. Bu tohumlar böyle yıllarca nesilden nesile geçmiş. Çok da güzel bir gelenek, keşke devam etseydi.

“11 genç arkadaş 500 metrekare alanda bamya ürettik”

-Sürekli üretilen bir ürün var mı, yoksa hep böyle proje bazlı mı ilerliyorsunuz?
Dernek olarak tabii sürekli olan bir üretim yok. Zaman zaman kendimize göre şeyler belirliyoruz. Mesela Tarım İl Müdürlüğü’nün önerisi oldu, biz de yapalım dedik. 11 genç arkadaş 500 metrekare bir alanda bamya ürettik. Köyün sayfasından paylaştık. Bir anda baktık bir sürü talep gelmeye başladı. Böyle Çerkes kabağı da ektik. Bamyaya ayırdığımız zaman kadar ona zaman ayıramadık ama ona rağmen baktık ki Düzce’nin toprağı siz çok ilgilenmeseniz de kendi kendine bir şey veriyor. Kabaklardan da satışımız oldu.

-Aynı zamanda yine bu köydeki Köydeyiz Kır Bahçesi’nin de sahibisiniz. Dernek yönetimi, projeler, doğal üretim… Hepsi planlı ilerleyen bir kariyer mi ya da bu sürece geçiş yaptığınız net bir nokta mı oldu?
-Aslında yemek konusu geçmişte çok ilgilendiğim bir konu değildi. Aklımın ucundan bile geçmiyordu. Ancak Düzce’de bir işletmede idareci olarak çalıştım, yemekle olan hikâyem de orada başladı. O esnada “Biz neler yapabiliriz” kısmı da hep vardı. Bu gerek bizim kendi kültürümüzle alakalı yemekler konusunda gerekse kendi işyerimizde bunu devam ettirebilir miyiz gibi bir düşünceydi. Sonra nasip oldu, geçtiğimiz yıl kendi işyerimizi açtık. İsmini de “Köydeyiz” diye koyduk çünkü hep yaptığımız çalışmalar köyü anlatıyordu, yine bununla alakalı bir şey yapalım dedik.

“Köyde atıl durumdaki meyve ve sebzeleri kullanmaya çalışıyoruz”

-Menüde Çerkes yemekleri ve kendi doğal ürünleriniz de var mı, klasik bir restoran mönüsüne mi sahipsiniz?
-Zaman zaman Çerkes yemeklerine de yer veriyoruz, onlar da mönümüzde var. İlk önce sade bir liste yapmaya çalıştık. Mevsime göre hareket etmeye çalışıyoruz. Bahçemizde ısırgan çıktığı zaman ısırgan çorbası pişiriyoruz. Köyde topladığımız meyve, sebzelerden bir şeyler yapıyoruz. Örneğin kızılcık vardı, bir teyzemiz “Gelin toplayın” dedi. Gidip topladık, ondan meyve suyu yaptık. Bir başka yerden böğürtlen temin ettik, işte eriklerden erik suyu hazırladık. Reçel yapıyoruz. Şu an mesela Trabzon hurmaları geldi, onlardan reçel ve sirke yapacağız. Mümkün olduğunca köydeki atıl duruma düşmüş meyve ve sebzeleri kullanmaya çalışıyoruz. Bunlarla ilgili ne yapabiliriz, onlara kafa yoruyoruz. Küçük bir menümüz var ama mevsime göre de değişiyor. Böylece köydeki insanların ürettiği şeyleri de değerlendirmiş oluyoruz. Çerkes peyniri temin etmeye çalışıyoruz, köydekilerden alıyoruz. Bu şekilde kendimize bir çizgi belirledik, orada ilerlemeye çalışıyoruz.

-Derneğiniz de işletmeniz de aynı Çerkes köyünde. Biliyoruz ki Çerkeslerde düğün ve özellikle cenazeler çok önemli. Böyle durumlarda işletmeniz ve dernek projeleriniz nasıl etkileniyor?
-O tür bir durum olduğunda, tabii özellikle cenaze olduğunda o gün ara vermek zorunda kalıyorsunuz, dernek çalışmalarında da bu oluyor. Düğünlere zaten denk getirmemeye çalışıyoruz. Mümkün olduğunca zaten projelerimizi düğünlerin olmadığı, az olduğu dönemlere denk getiriyoruz. Yazın genelde dernek faaliyetlerine ara veriyoruz.

“Bir ağaçlandırma çalışmamız var, kampanya başlattık”

-Pandemi süreci sizi nasıl etkiledi?
-Dernekteki faaliyetler kısıtlandı. Gidiş gelişler, dernekteki çalışmalar, kurslar, bunlara ara vermek durumunda kalındı. Bu anlamda derneğimizdeki bu tür çalışmalara ara verdik. Sadece şu dönemde yeni bir çalışmamız var köyde. Bir ağaçlandırma çalışmamız var, böyle bir kampanya başlattık. Bireysel çalışmalar yerine bu tür çalışmalar yapmış oluyoruz. Yine geri kalmamaya çalışıyoruz pandemiden dolayı. İşyeri açısından bakarsanız tabii ki etkisi oluyor 2.5 ay kadar bir kapama süresi oldu ama önce sağlık geliyor, sağlık olduktan sonra bir şekilde işler yine ilerler, diyoruz.

-Çocuklarla ilgili de çalışmalarınız oldu mu?
-Çocuklar bizim için önemliydi dernek olarak yaptığımız çalışmalarda. Çünkü şunu düşündük, köye çocuk geldiği zaman ailesi de gelmek zorunda kalıyor. Ondan dolayı biz genelde çocuklara yönelik çalışmalara da ağırlık verdik. Mesela bir gün en çok sevdikleri, televizyondan takip ettikleri kişilerden birini, “Doğadaki İnsan” Serdar Kılıç’ı davet ettik. Sağ olsun bizi kırmadı, Faysal Şakuç ile birlikte geldiler, burada bir söyleşi yaptık. Gelmeden önce şunu söyledik: “Çocuklarla daha çok sohbet edin çünkü biz onları davet ediyoruz.” Yine bir akşam kukla gösterisi düzenledik çocuklar için. Uçurtma şenliği gibi çalışmalar yaptık. Çerkesçe kursu da aynı şekilde; gayet başarılı oldular o konuda. Adige Dil Derneği ve Kültür Evi Derneği ile birlikte bu çalışma yapıldı. Gördük ki çocuklar büyüklerden daha istekliler dil konusunda özellikle. Çocukları alıp 10 Çerkes köyüne geziye gittik.

-Doğal üretimle ilgili planladığınız yeni projeler var mı?
-İlerleyen zamanlarda… Biraz zaman isteyen, hep gönlümüzde olan bir çalışma. Köyde doğal bir mini pazar gibi bir yer olsun istiyoruz. Köydekilerin kendi ürettikleri ürünler olabilir, bahçeden topladıkları meyve-sebzeler olabilir. Ya da bunların içerisinde el işi yapabildikleri şeyler varsa, hediyelik eşyalar varsa… Onları burada haftanın belirli bir günü açıp sergileyebilecekleri küçük bir yer olabilir mi konusunda isteğimiz var ama tabii bu biraz zaman istiyor. Ekonomi ile de alakası var tabii. İnşallah hedeflerimiz arasında bu da var.

“Köylerin değeri yeni yeni anlaşılmaya başladı”

-Okuyuculara bir tavsiyeniz olur mu?
-Tavsiyem, mümkün olduğunca köylere daha çok değer verilmesi. Köylerin köy olarak kalması. Fakat sadece köy olarak kalması yetmiyor, ekonomik olarak da güçlenmesi gerekiyor. Bunun için de üretim yapılması şart. Üretim oldukça köylere gidiş gelişler daha çok artacaktır, gençler köylerde daha çok zaman geçirecektir. Bunlar olduğu sürece bahsettiğimiz o “Köyler Canlanıyor” kısmı daha da ileri taşınacaktır. Bence köylerin değeri yeni yeni anlaşılmaya başlayacak. Mesela deprem oldu, ilk gittiğimiz yer köyler. Pandemi oluyor, yine gittiğimiz yerler köyler. Bir şekilde köyler karşımıza çıkıyor ama zor zamanda çıkıyor. Diyorum ki sadece zor zamanlarda değil, hayatımızın her aşamasında olsun. Özellikle çocukları köylere çok uzak bırakmamak gerekiyor. Çocukları ağaçla, sebzelerle, toprakla tanıştırmak lazım. Çok olmasa da ufacık bir alanda onlara da bir yer verip, eline tohumu verip “Gel bunu sen ek, bu bahçe senin olsun” demek lazım.

-Bu güzel sohbetiniz için çok teşekkür ederiz.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here