9 Kere Leyla’nın işlemeyen reçetesi: ‘Aileyi bozma, kocana itaat et, evinin kadını ol’

0
663

Ezel Akay

1961’de Kastamonu’da doğdu. Bursa Erkek Lisesi, Boğaziçi Üniversitesi ve Villanova Üniversitesi’nde (ABD) öğrenim gördü ama eğitimini BÜO’dan (Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları) aldı. Marangoz çıraklığından reklam yazarlığına birçok işe girip çıktı. Ancak artık kendisine “Film anlatıcısı” demekte ısrarlı. “İyimser, burcunu bilmeyen, ‘kendini iyi halden dışarda’ sayan, bir film setinde öleceğine inanan, memleketinin verdiği ilhama duacı bir ölümlü”dür.
İFR Yapım şirketi’nin kurucu ortağı olarak reklam filmi prodüksiyonlarında 1800’den fazla reklam filmine yönetmen olarak imza attı.

***

Film yapımcısı, yönetmen, oyuncu ve bir hikâye anlatıcısı olarak Ezel Akay, Türkiye’de sinema dünyasının ses getiren isimlerinden biri. 7 Kocalı Hürmüz, Neredesin Firuze ve Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü gibi seyirci tarafından yoğun ilgi gören filmleriyle tanınıyor.

Akay, yönetmenliğini yaptığı son filmi 9 Kere Leyla’da Haluk Bilginer, Demet Akbağ, Elçin Sangu, Fırat Tanış gibi isimleri bir araya getirdi. Film, geçen aralık ayında Netflix’te seyircisiyle buluştu.

Kendisi şu anda babasının doğduğu Abhaz köyünde, yıkık dökük evlerin tadilatıyla uğraşıyor. Akay ile sadece tiyatro ve filmden değil köyden, kültürden ve Abhaz yemeklerinden konuşuyoruz. COVID-19 pandemisi nedeniyle tiyatro ve film sektörünün zor günlerden geçtiği şu dönemde Akay, sahne sanatlarına devlet desteğini, geleceğin dijital yayın platformlarını, “9 Kere Leyla”yı ve filmin toplumsal cinsiyetle ne derdi olduğunu anlatıyor.

-En çok ilgimi çeken konuyla başlamak istiyorum, çok da alışık olmadığımız bir eğitim geçmişiniz var. Boğaziçi’nde mühendislik, ardından Amerika’da tiyatro eğitimi… Bu geçiş nasıl mümkün oldu? Neydi sizi motive eden, tiyatroyla buluşturan?
-Emin misin çok alışıldık olmayan bir eğitim geçmişi olduğuna? Çünkü Türkiye’de okuduğu üniversiteyle yaptığı meslek arasında dağlar kadar fark olan çok insan var. Biz eğitimimizi maalesef yeteneklerimize göre planlayamıyoruz. Sistem öyle değil. Bütün dünyada büyük bir problem bu. Modern, çağdaş eğitim modelleri hep bunun üstüne yöneliyor, henüz popülerlik kazanmadı ama bir sürü deneme var. Ama biz maalesef liseden mezun olduğumuzda geçerli meslekler ne ise onlara yönelmeye çalıştık. Aileler böyle yönlendirdi bizi. Çocukların da bunda biraz etkisi oluyordur tabii ama.

Aslında bana bir baskı olmadı. Annem sanatla çok ilgili bir insandı. Babamın o taraklarda hiç bezi yoktu. Buna rağmen otomobil yapmak, alet yapmak gibi şeyler benim çok hoşuma gittiği için sanatla ilgilenmeyi aklıma hiç getirmedim. Ama bir yeteneğim vardı, onun için mühendisliği seçtim. Daha ilk senemde anladım ki ben bu işi yapmayacağım. Toplamda 12 tane üniversite kulübüne üye olmuştum. Bu da çok iyi bir şey oldu benim için, kendimi test etmiş oldum o kulüplerdeki faaliyetlerde… Seramik kulübü, müzik kulübü, siyaset kulübü, dağcılık kulübü, folklor kulübü vesaire. Müzik yapmaya başladım. Tiyatro kulübüne de girdim. “Müzik ve tiyatroda yürürüm, bundan başka bir şey yapmam” diyerek bir karar verdim, daha ikinci sınıftaydım.

Mezun olduktan sonra da bir fırsat buldum ve Amerika’ya yüksek lisansa, bir oyunculuk-tiyatro okuluna yazılmaya gittim. Bir buçuk sene kadar okudum, ondan sonra okulun parasını da ödeyemedim, pek canım da istemedi. Amerika’da tiyatro hoşuma gitmedi. Geri döndüm. Amerika’dan döndüğümde sinema ile ilgilenmeye karar vermiştim. Daha öncesinde değil. Orada bir şekilde çok film seyrettim, okudum ettim derken daha yakın gelmeye başladı bana. Ben Türkiye’den ayrılırken sinema çeken kimse kalmamıştı, Türkiye’de yerli film çok azdı. Yılda 3-4 tane film çekiliyordu 1981’in ortalarında. Döndükten sonra önce bir reklam ajansına metin yazarı olarak girdim. Arkasından da yönetmenlik yapmaya başladım 1990’ların başında.

-Ne kadar güzel… İnterdisipliner olması belki de beni çok çekiyor. Ben de bir yandan birçok şeyle ilgilenmek istiyorum, ilgilenmeye çalışıyorum, tek bir yere odaklanamıyorum.
-Bir süre fena bir şey değil odaklanmamak, değişik şeylerle uğraşmak ama bunu bir periyoda koymak lazım. “Şu ana kadar seçmeyeceğim, her şeyle uğraşacağım, ama ondan sonra konsantre olacağım” demek lazım.

Kültür sanata devlet desteği: Talep etmek, örgütlenmek ve toplumsal destek

-COVID-19 salgınının tahribatlarından biri de tiyatrolara oldu, sahne sanatları en ağır darbeyi alanlardan. Özel tiyatrolar, tiyatro emekçileri devlet desteği talep ediyor ancak bir karşılık alabilmiş değiller henüz. Kapanan tiyatro salonlarını duyuyoruz, işsiz kalan tiyatro çalışanları var. Ne yapılabilir, bunun sonu nereye gider?
-Benim tarihim bana şunu öğretti, belki daha sonrası farklı olur veya şu anda da değişmiştir: Devletin bize bir hayrı yok. Bu devlet vatandaşlarını korumak için değil yönetenlerin iktidar zevkini tatmin etmek için var. Gerçekten devlet yöneticiliğinin bizde böyle kötü bir kültürü var.

Devlet bir makine değil bir baba gibi davranıyor. Halbuki objektif bir makine olması lazım. Dolayısıyla hele ki kültür-sanat alanlarının ciddi bir destek almasına imkân yok. Bir de olağanüstü fakirleştik. Para da azaldı. Devletin elinde bulundurduğu, vergilerimizden oluşan para da azaldı. Oradan bir destek beklemek kolay değil dolayısıyla. Ancak çok ciddi bir baskı uygulamak lazım. Bu her zaman lazım.

Bugün para çıkar çıkmaz, hayatımızı devam ettiririz devlet kaynakları sayesinde, gerçi bu mümkün de olmayabilir. Ama bunu alışkanlık haline getirmek lazım. Talep etmek lazım, örgütlenmek lazım. Ve tabii ki bir de toplumsal destek lazım. Kültür-sanat insanlarına toplumun diğer kesimlerinin, kültür-sanat olaylarının -olası- seyircilerinin de onay ve destek vermesi lazım. Oyunculara ve tiyatroculara hikâye anlatıcıları diyelim çok genel olarak… Onlar bir yol bulurlar hikâye anlatmak için. İnternet üzerinden anlatırlar.

Tiyatro salonları gibi sinema salonları da kapanabilir. Sinema salonlarının durumu tiyatro salonlarından daha kötü çünkü tiyatro salonları daha küçük ve daha masrafsız. Aynı zamanda genellikle bir oyuncu grubunun, tiyatro grubunun sahip olduğu yerler. O tiyatro grubu ve oyuncular kendileri para kazanabiliyorlarsa o tiyatroyu da bir şekilde yaşatıyorlar. Kirasını geciktiriyorlar mesela. Sinemalar öyle değil. Sinemalar teker teker kapanıyor.
Ben kısa vadede hızla alternatif gelir yaratıcı faaliyetlere geçmeyi, internete çıkmayı önemli görüyorum. Zaten tüm bunlar yapılıyor ancak bunların çeşitlenmesi lazım.

Biz seyircilerimizi salonda değil internette, bilgisayar ekranında karşılamak için birtakım yöntemler bulmalıyız ve yaratıcı davranmalıyız. Başka türden hikâye anlatma modelleri uygulamalıyız. Sinemadan faydalanmalıyız. Kamera ve kurgu teknolojilerinden faydalanması gerekir tiyatrocuların bu dönemde. Bugün kamera önü oyunculuğu yapan bir oyuncu yarın sahneye çıkar. Önemli olan onu yaşatacak, yeteneklerini geliştirmesine yardım edecek bir anlatıcılık faaliyetinin içinde olması. Bunun için aslında dünyada çok fazla deneme var. Türkiye’de de var. Sanatçıların, sanat emekçilerinin, hikâye anlatıcılarının bu araştırmayı yapması ve bu denemelere girişmesi lazım. Başka türlü ekmek parası kazanamayacaklar.

“Ben bu ikircikli üslubu ahlaken ve vicdanen doğru buluyorum”

-Son filminiz “9 Kere Leyla” Netflix’te yayımlandığı günden bu yana çok konuşuldu, tartışıldı. Tartışmaların odağında -o niyetle olmasa da- şiddetin ve ataerkil anlayışın bir şekilde yeniden üretildiği meselesi vardı. Bunun aksine kadın-erkek eşitsizliğinin mizahla çok iyi eleştirildiğini savunanlar da oldu.
Siz ne söylemek istersiniz bu tartışmalarla ilgili olarak?
-Şiddet olaylarını gösteren -kadın veya erkek fark etmez- bir hikâyenin şiddet olaylarını desteklediği düşüncesi kadar saçma, uyduruk bir düşünce olamaz. Şiddeti desteklemek amacıyla, şiddeti severek, ondan haz alan bir anlatıcının anlattığı hikâyelerde şiddet destekleniyordur. Ama şiddet gösteriliyor diye biz şiddete özenmeyiz. Bu uydurma bir felsefe. Böyle cereyan etmiyor. Dolayısıyla kadına yönelik şiddeti göstermek için şiddeti göstermemek bir tercih.

Gerçek anlamda fiziksel bir şiddet göstermeden de şiddet gören bir kadın hikâyesi anlatılabilir. Ben o yolu seçmedim. Ben onun yerine şiddeti komedi haline getirerek onu grafik bir şiddet olmaktan çıkarıp bir tür metaforik şiddet haline getirdim. Komedi buna yardımcı oluyor. Ben de öyle yaptım. O eleştirileri sadece film için değil genel olarak felsefi açıdan reddetmek gerekir. Öyle olsa insanlar ekranda şiddet gördüklerinde giderler şiddet uygularlar, bir oyuncu eşcinseli oynuyorsa kendi hayatında da eşcinseldir gibi bir şey çıkıyor ortaya. Bu saçma ve cahilane bir düşünce şekli. Ama tabii ki, geçen gün bir konuşmada da böyle adlandırmaya çalıştım, bizim filmimiz ikircikli bir hikâye. Boşluklar var içinde. Tam karar veremeyeceğimiz bir anlatım diliyle kendisini anlatıyor. Ben bu üslubu, bu stratejiyi ahlaken, vicdanen, sanat anlayışı olarak doğru buluyorum. Bu ikircikli anlatım benim kendimde yakıştırdığım bir sanat şekli. İkircikli anlatımdan kastım şu: Seyirci tamamlamak zorunda anlatılan hikâyeyi. Bir boşluk var. Bir yerden bir yere atlanıyor, bir şeyler anlatılmadan geçiliyor. Dokunduruluyor, düşündürülüyor. Aynı zamanda ikircikli anlatıların ben ilham verici olduğunu da düşünüyorum.

Bu hikâyenin sonunda “Gideyim de karımı döveyim, öldüreyim” diye düşünecek kimse olamaz. Tam tersine… “Lilith niye var? Nedir bu Lilith? Yerli ve milli bir figür mü? Yoksa bize yabancı mı? Bu ülkenin kadınlarına bir ilham verir mi?” gibi sorular mı geliyor gündeme mesela? İnşallah gelir. Lilith’in ne olduğu, Lilith kavramıyla ne anlatılmak istendiği konuşulur… Nitekim bir parçacık konuşuluyor. Çok abartmayalım, bayağı seyircisi oldu filmin ama filmin açtığı konular ve tartışmalar henüz başlamış sayılır.

Ben negatif eleştirilerin de pozitif eleştirilerin de kendi adıma ilgiyle izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Bazıları eleştiri sayılmaz, tamam, fakat çok içten buluyorum. Kalkıp benim filmimi seyretmeye gelmiş ve hiç beğenmemiş birisi “Hiç beğenmedim” dediğinde ben orada bir içtenlik görüyorum. Bu, bana zarar vermek için, bana kötülük olsun diye söylenmiş bir şey değil. Hakikaten beğenmemiş. O da benim ilgimi çekiyor, neden beğenmediğini anlamaya çalışıyorum, bir başkası da ona cevap veriyor. Tabii ki hikâye anlatıcıları bir hikâye anlattıktan sonra o hikâye üzerinde konuşulsun, bir konsensüs ya da bir çatışma olsun diye bir süre beklemeliler. Onun içine daha sonra yönetmen de hikâye anlatıcısı da girebilir. Ben prensip olarak filmlerin üzerine konuşmayı bir strateji olarak çok önemseyen yönetmenlerdenim. Biraz daha ileri bir tarihte biraz daha detaylarını konuşacağız ve ben de katılmaya çalışırım bu konuşmalara.

-Kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet, cinsiyet eşitsizliği gibi temel sorunlarla boğuşuyoruz uzunca bir süredir. Toplumsal cinsiyet bağlamında film ne söylüyordu bize?
-Filmin ne söylediğini ben açıklamayayım ama Leyla’nın ne söylediğini hatırlatmaya çalışayım. Leyla diyor ki: “Ben Lilith’im. Ölümsüzüm.” Yani, “Kolay bir şey değil ölümsüzlük” diyor. Çok erkekle tanışmış. Binlerce yıl, binlerce erkek, belki de yüzbinlerce erkek demek. “Ve şöyle bir karara vardım, bu sefer Havva gibi yapayım, bu sefer ev kadını olayım, bu sefer suyuna gideyim” diyor. Ama buna rağmen 9 kere öldürülmekten kurtulamıyor.
Toplumun kadına tavsiye ettiği ‘aileyi bozma, kocana itaat et, evinin kadını ol’ önermesi bütünüyle fos çıkıyor. Hiçbir şekilde bu şiddeti ortadan kaldıramazsın. Bunu görüyor Leyla. Buna üzülüyor zaten. Bu filmin kastettiği şey: Bu konuyu çok ciddiye almak lazım. Kandırılmaya izin vermemesi lazım kadının. Asla ve asla evinin kadını olarak aile içi şiddetten, kadına yönelik şiddetten kurtaramaz kendini, bu bir yalan. Tam tersine, bu toplumsal ürüne inandıkça daha da kötü duruma düşecek. Filmde Leyla bunları neredeyse bu kelimelerle anlatıyor.

Dijital platformlar: Yeni bir seyir deneyimi

-Tüm eleştiriler bir yana, görsel açıdan çok doyurucu bir filmdi. Renkler, dekor ve ahenk, izlerken keşke sinemada izlemiş olsaydım dedirtti bana. Sizce pandemi dolayısıyla vizyona girememesi filmi dezavantajlı bir duruma soktu mu? İyi/kötü ne etkisi oldu?
-Ben topluca seyredilmesinin doğru olduğunu, o geleneğe ihtiyaç olduğunu, birlikte seyretmenin tamamen farklı bir deneyim olduğunu düşünüyorum.

Ama dijital platformlar çok ilginç başka bir şey kattılar hayatımıza. Hikâye anlatıcıları için, seyirci için çok önemli bir şey kattılar. Şimdi o film sonsuza kadar seyredilebilir hale geliyor. Televizyonda bir kere, iki kere, üç kere gösteriliyor. Beş sene birer kere gösteriliyor diyelim, sonra bitiyor. Arayıp bulamazsınız. Sinemalarda zaten birkaç hafta sinemada kalıyor, tamamen kayboluyor. DVD’si, korsanı derken paranız varsa alırsanız evinizde tutuyorsunuz arşivinizde. Halbuki dijital platformlarda süre yok.

Elektrikten yoksun kalmadığımız müddetçe asırlarca o filmler orada kalacak, hatırlanacak ve aranıp bulunduğunda seyredilebilecek.

Daha önce hiç böyle bir seyir deneyimi yaşamadı seyirciler de hikâye anlatıcıları da. Bunun sonuçlarını ileride göreceğiz ve anlayacağız tabii ki ama burada çok yeni ve faydalı olan bir şey var, o da sonsuza kadar seyredilebilecek bir yerde duruyor olması filmlerin. Ben bunu bir avantaj olarak görüyorum.

***

Filmografi

1996 – Tabutta Rövaşata – Yapımcı
1999 – Güneşe Yolculuk – Başyapımcı
2000 – Filler ve Çimen – Oyuncu
2001 – Şellâle – Yapımcı, oyuncu
2003 – Neredesin Firuze – Baş yapımcı (IFR), oyuncu
2004 – Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak – Başyapımcı
2005 – Hırsız Var – Oyuncu
2006 – Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? Başyapımcı, yönetmen, senarist, oyuncu
2006 – İnternette Av 2 – Ortak yapımcı, oyuncu
2006 – Eve Giden Yol 1914 – Oyuncu
2007 – Sözün Bittiği Yer – Oyuncu
2007 – Hicran Sokağı – Oyuncu
2007 – Adem’in Trenleri – Ortak yapımcı, oyuncu
2008 – Kötüler Konağı – Oyuncu
2009 – 7 Kocalı Hürmüz – Yönetmen, oyuncu, film müziği (Romantik Balıkçı – Ejder’i Derya)
2010 – Arabesk, TV belgeseli
2011 – Gümüş Lale Burası Osmanlı 1711 – Yönetmen, senarist
2012 – F Tipi Film – Yönetmen, senarist, oyuncu
2012 – Bana Bir Soygun Yaz – Oyuncu
2012 – İşler Güçler – Dizi oyuncusu
2013-2014 – Galip Derviş – Dizi oyuncusu
2014 – Beyazperdenin Gülen Yüzleri, kısa belgesel
2014 – Küçük Kara Balıklar, belgesel – yönetmen
2014 – Remake, Remix, Rip-Off: About Copy Culture & Turkish Pop Cinema – Belgesel
2015 – Adana İşi – Oyuncu
2015 – Tehlikeyle Flört – Oyuncu
2017 – Beginner – Oyuncu
2017 – Martıların Efendisi – Oyuncu
2020 – 9 Kere Leyla – Yönetmen, yapımcı, senarist
2020 – Yarım Kalan Aşklar – Dizi oyuncusu

Tiyatro Oyunu Yönetmenliği
2018 Hunililer
2019 Lal Hayal
2019 Aldırma Gönül

***

“Abhazya’da ‘Dinin ne’ diye sorulduğunda ‘Ben Abhazyalıyım’ derler”

-Tüm bu tiyatro ve film sektöründeki çalışmalarınız bir yana, sizi Abhaz kimliğinizle de tanıyoruz ve seviyoruz. Bize biraz o yanınızdan bahseder misiniz? Çerkeslik nereden geliyor?
-Şu anda ben bir Abhaz köyündeyim. Babamın doğduğu köye geldim 6 ay önce. Ara sıra gidip geliyorum. Köydeki yıkık dökük evleri tamir edip yaşanacak hale getirmek gibi bir misyonla buradayız, kardeşlerim ve akrabalarım…

Ben de burada geçiriyorum vaktimi, burada çalışıyorum. Burası büyük Çerkes sürgününden sonra kurulmuş yerleşim yerlerinden biri. Yaklaşık 150 yıllık bir geçmişi var. Akay soyadıyla bilinen bizimkiler önce Kırım’dan, Balkanlar’dan gelmişler Anadolu’ya. Önce burada daha yüksek bir alanda onlara yer verilmiş, 5-6 sene orada yaşamışlar. Sonra “Bize bataklık değil, vadi lazım Kafkasya’daki gibi” demişler. Bu köyü göstermişler onlara. Bir süre sonra da Rüştü diye bir defterdar çok yardımcı olmuş köylüye ve şu anda bulunduğumuz yer onların yeri haline gelmiş. O yüzden de köyün adını Rüştiye koymuşlar, Kayou Köy’ken Rüştiye olmuş köyün adı. Abhazya’da benim akrabalarım arasında bu köyden Abhazya’ya gidip yerleşen, iş kuran, hatta Abhaz-Gürcü Savaşı’nda savaşmış olanlar bile var.

Abhaz halkı, Çerkesler Türkiye’deki geleneklerin çok dışında geleneklere sahip, çok ilginç, kendine has bir topluluk olarak göründü hep bana. Özellikle kadınların konumu, diğer Anadolu topluluklarının kültürüne hiç benzemiyor. Çok ilginç bir eşitlik var. Çok güçlü kadın karakterler tanıdım ben çocukluğumdan beri. Anneanneler, teyzeler, halalar, ablalar, hepsi çok güçlü kadınlardı. Zaten bir düğünde, bir cemaat toplantısında gördüğünüzde de ayırt edersiniz. Son derece dindar insanlar da var aralarında ama hiç öyle geleneksellik yoktur. Hatta Abhazya’da “Dinin ne?” diye sorulduğunda “Ben Abhazyalıyım” diye cevap verme geleneği vardır. Çünkü Abhazya’da hem Hıristiyan hem Müslüman topluluklar yaşıyor hâlâ. Oranın kendi mistik bir inanç dünyası var. Dağların demek ki böyle bir özelliği var. Onlar o yüzden bütün dinlere karşı hem saygılı hem hoşgörülü hem de biraz mesafeliler.

Çok ilginç bir topluluk… Maalesef giderek azalan ve yok olan bir etnik kimlik Çerkeslik. Dünyanın her yerinde varlar. Osmanlı’ya özellikle son derece eğitimli insanlar olarak gelmişler. Ama son derece az bir nüfus kaldı. Ben Abazaca bilmiyorum, Abhaz yemeklerini çok iyi bilirim ama yavaş yavaş buralı olmaya çalışıyorum.

-Peki kültürle olan ilişkiniz ne yönde? Danslara, eğlencelere katılır mıydınız?
-5-10 senedir çok fazla katılmadım İstanbul’da hayat gailesiyle uğraşmaktan ama bütün gençliğim burada köylerde, köy düğünlerine, cenazelerine katılarak geçti. Oyunlar, yemekler, abıstalar, topluca yapılan sohbetler… Bir sürü ilginç, eğlenceli, çok rahat edilen, bağnazlığın olmadığı bir kültürün içinde büyüdüm.

-Son olarak bir dernek sorusu gelsin, Bursa Abhaz Derneği’nin de yönetim kurulunda mısınız hâlâ?
-Öyleyim de hiç aktif sayılmam maalesef. Ama onların haber ağlarının içindeyim.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here