Boşluk duygusu ve toplumsal cinsiyet üzerine iki kitap önerisi

0
209

Nesin Yayınları’nın 2017 yılında Türkçeye kazandırdığı harika bir kitaptır BOŞLUK. Anna Llenas’ın yazıp resimlediği –resimlediği ifadesi yetersiz kalabilir çünkü kitabın içinde karton kolajlarla yaratılmış bir dünya var– kitapta kartondan gövdesi, karakalem çizgilerden oluşan saçlarıyla Julia adında minik bir kızla tanışıyoruz. Julia huzurlu bir şekilde hayatını sürdürürken bir gün kocaman bir boşlukla kalakalıyor. Julia’nın hissettiği boşluk öyle büyük ki soğuk rüzgârların, ürpertici yaratıkların içinden geçebileceği kadar geniş. Hatta dışarıdaki olur olmaz her şeyi içine çekebilecek kadar da korumasız. Julia boşluğu kapatmak için pek çok şey deniyor. Örneğin abur cubur yiyor. Abur cuburun kapatabildiği bir boşluk var mıdır? Galiba yok! Boşluğu dolduramasa bile bazı yatıştırıcı tıkaçlar keşfediyor küçük kız. Bunlardan birini de paylaşmadan geçmeyeyim. Aşk… Julia’ya kendisine uygun tıkacı ararken eşlik ediyoruz. Gün geliyor Julia yoruluyor. Yorgunluğu gözyaşı olup akarken yere yığılıyor. O sırada bir ses duyuyor. Ses kimin sesi? Ve önerdiği şey ne? Öykünün devamında Julia’daki değişimi ve boşluğundan dışarı doğru akan sihri görüyoruz. Yazar bir insanlık durumunu türlü imgelerle okurun sezgilerine taşımış. Boşluk küçük bir kıza ait olunca bende ayrı bir duygusallık yarattığını itiraf etmeliyim. Kitabı okurken boşluğuyla barışmaya, başkalarının boşluklarını fark etmeye, boşluğun kazandırdıklarını kolektif bir dayanışmaya dönüştürmeye çabalayanların bir biçimde ödüllendirildiğine inanmak istiyorum. Julia’nın boşluğu kapandı mı kapanmadı mı? Sorunun cevabı mı yoksa bir çocuk kitabının bizlere ne zaman istersek sürprizlerle dolu bir dünyaya geri dönebileceğimiz umudunu hatırlatması mı daha önemli? Kararı okuyacak olanlara bırakıyorum.

Habitat TV’de yayımlanan ve sunuculuğunu üstlendiğim çocuk kitapları programı Kipatlı Günler’in konuklarından biri mühendis, yazar Toprak Işık’tı. Konuğumuz yayın sonrası bana “Toplumsal Cinsiyet ve Efsaneden Gerçeğe Türkiye’de Kadın” adlı bir kitap hediye etti. Mültecilik, toplumsal cinsiyet, yoksulluk ve tüketim kültürü alanlarında çalışmaları bulunan akademisyen Seher Cesur Kılıçaslan ile birlikte yazdıkları kitabı geçen hafta okudum. Kitap “Toplumsal Cinsiyet Nedir?” sorusuyla okura merhaba diyor. Bir bebeğin kıyafet seçiminden her iki cinsin toplum içinde oturup kalkması, konuşup gülmesine kadar uzanan tanımlamaları kapsayan kavramla tanışıyoruz. Kendimizi algılayışımızı aşan, toplumdan topluma ve kimliği belirleyen unsurlara göre de çok yönlü kavrayışı gerektiren bir dünya ile karşılaşıyoruz. Kitap kadının mağduriyetini “kişisel düzlemde, tarihsel zeminde ya da medeniyetin seyrinde ortaya çıkmış bir mağduriyet” olarak görmeyip kadın ve erkeğin doğal farklılıklarının ötesinde erkek egemenliğini destekleyen bilinçli uygulamalarla biçimlendiğine dikkat çekiyor. “Liberal” kuramdan “Postmodern” kurama kadar feminizm başlığı altında sekiz farklı kuramı irdeliyor. Kadınların ezildiği bilincinin altını çizmek ile ortak bir politik bakış açısına sahip olmayan kadınlar arasında bir kadın hareketi yaratmanın ayrı şeyler olduğunu belirten görüşlere yer veriyor. “Ataerkillik” ve “Anaerkillik” kavramlarını okura aktarıyor. Toplumsal cinsiyet çalışmalarının asıl hedefinin gerçeğe ulaşmaktan önce adalete ulaşmak olması üzerine yapılan açıklamalara yer veriyor. Anaerkillik bölümü Bachofen’in 1861 yılında yayımlanan “Analık Hukuku” kitabından alıntıyla başlıyor. Kadınlar tarafından yönetilen tarihöncesi dönemi coşkulu bir şekilde güzelleyen kitabın düşünsel zeminde anaerkilliğin temellerini attığını belirtiyor. Bachofen anaerkil dönemi uygarlığın yaratılması için gerekli bir dönem olarak gösterirken erkek yine de uygarlığın asıl yönetici gücü olarak görülüyor. Kadınlık, annelik, erkeklik, babalık ve LGBT bireyler başlıkları altında cinsiyet temelli kavramları çok yönlü inceliyor. LGBT’yi kınayan ve lanetleyen toplumlardan ergenlik ritüellerine dahil edip bilinçli olarak yönlendiren toplumlara kadar geniş bir yelpazede örnekler sunuyor. Günümüzde Batı’da LGBT’nin sapkınlık olduğu iddiasının bilimsel platformların dışında tutulduğunu açık biçimde belirtiyor.

“Kadını nasıl bilirdik?” sorusu eşliğinde dikkati Türkiye’de kadın algısına çeviren kitap, mitolojiden, atasözleri ve ilk yazılı metinlerden yola çıkarak, din etkisine, hatta TV ve kadın ilişkisine parantez açıyor. Okurken Çerkes mitolojisi, atasözleri, ailemdeki kadınların anlattığı gençlik anılarını düşündüm. Çerkes öğretileri ile din kavramının yaşamımızda ne ölçüde yer kapladığının geçmiş-bugün muhasebesini yapmaya çalıştım. Bu bölüm sizleri de benzer bir muhasebeye sürükleyebilir.

Erkek yararına kadın algısının pek çok örneklerini okurla paylaşan kitapta evlilikte kadının güç açısından konumu da, siyasi iktidarların kadına bakışı da etraflıca yer alıyor. Osmanlı döneminden günümüze iş hayatında kadının bir değerlendirmesini yapan kitap, toplumsal cinsiyet eşitsizliği mücadelesinin en önemli sorunlarından biri olarak Türkiyeli kadınların iş yaşamındaki zayıflıklarına işaret ediyor. Ekonomik güçsüzlük adaletsizliğe karşı koymaya engel oluyor. Eğitim ayrı bir gedik. Eğitim politikalarının kız çocukları üzerinde yerleştirmeye çalıştığı dünya görüşünün fark edilmesi gerekliliğini hatırlatıyor. Kitap içinde farklı araştırma kuruluşlarının paylaştığı istatistikleri de bulabilirsiniz, kadına karşı şiddette toplumun ve medyanın çarpık tutumunun izlerini de.

Kitabın zengin içeriğinde Osmanlı döneminde kadın hareketlerinin bir parçası olarak kadınlar tarafından yayımlanan dergi ve gazeteler de yer almakta. Şükûfezar, Hanımlara Mahsus Gazete, Demet, Mahâsin, Kadınlar Dünyası birkaçı…Kadın derneklerinin, kurucuları ve kuruluş felsefeleri ile birlikte anlatıldığı kitapta farklı etnik gruplardan kadınların dernek faaliyetleri başlığı altında Rum, Ermeni, Kürt cemiyetlerinin yanı sıra Çerkes Kadınları Teavün Cemiyeti’ne de yer veriliyor. Cemiyetin en önemli amacı olarak da “Çerkes çocuklarını ulusal dil ve geleneklerini öğreterek yetiştirme” ilkesi gösteriliyor. Yazarlar bu bölüm için Sefer Berzeg’in ve Vasfi Güsar’ın yazılarından faydalanmışlar. Metis Yayınları tarafından basılmış olan “Osmanlı Kadın Hareketi” adlı kitap kaynaklardan bir diğeri. Kitapta ayrıca Türk Kadınlar Birliği’nin kuruluşu, siyaset yapma hakkını savunuşları, karşılaştıkları zorluklar tarihsel süreç içinde anlatılıyor. “Kendi davasında haklı ve ilerici düşünceleri olan, düşüncelerini savunan kadınlar arasından kitlelere yön verme gücüne sahip liderlerin çıkması bir hayal olmamalı” diyor.

Kitabın arka kapağından kısa bir alıntı daha yapmak istiyorum. “Toplumsal cinsiyet konusuna ilgi duyanlar için entelektüel cesaret ön koşuldur çünkü binlerce yıllık ezberlerin bozulması ve toplumsal cinsiyet kodlarını taşıyan klişelerin yıkılması söz konusudur.” Can alıcı nokta galiba tam da budur!

Kafkas diasporasının tüm kurumlarının duygu ve düşüncelerini cesurca dile getiren gençlerine, özellikle kadınlarına kulak vermesini diliyorum. Geleceği yapılandıracak yeni fikirlerin ortaya atılması ve olgunlaştırılması bu sayede mümkün olacaktır. Tarihsel süreç içinde dokunup işlenmiş kadim öğretilerimizin uygar ve birleştirici yönlerini hiçe saymadan, çağın ruhu ile örtüşmediğine inanılan hususlara dair görüşlerin özgürce açıklanabildiği, çözüm odaklı, yapıcı bir müzakere ortamı yaratmak sizce de elzem değil mi? Xabze yakışandır diyor ve üzerimize bir kültür giysisi giyiyoruz. Yaşama bakışımızı bu giysinin arkaik detaylarının yarattığı hoşlukla şekillendiriyoruz. Hakaret, tehdit, küçümseme, kaba saba üsluplar giysinin kalıbına, dikişine, desenine gölge düşüren, dokusuna sinsice işleyen kalıcı lekeler. Lekeler çoğalırsa giysi giysi olmaktan çıkacaktır, biliyoruz!

Siz de alıyor musunuz; havada acı bir yanık, cömert bir emek ve nazlı bir umut kokusu var. Mart ayı bu! Buram buram kadın kokar.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here