Kadının insan hakları ve kadınların mücadelesi

0
383

Tarih düz bir çizgi üzerinde ilerlemediği gibi zamanın bir yerinde elde edilen kazanımlar, üzerine yenilerini de eklenerek, eskiyenleri geliştirerek sürgit devam edemiyor. Bu bakımdan çağımızın, tarihin bütün sömürü biçimlerini ve aynı zamanda bütün ileri kazanımları içinde barındıran ilginç bir kesitinde yaşadığımızı söyleyebiliriz.

Bir yandan, yasal olmasa da çocuk ve kadınların kapalı kapılar ardında gerçekleşen satışının, köleleştirilmesinin olağanlaştığı bir dünyada yaşıyoruz. Öte yandan, dünyanın pek çok ülkesinden milyonlarca kadının aynı amaç ve hedef için birlikte sokaklarda, alanlarda dans ettiğine tanık oluyoruz.

Yaman çelişkiler çağındayız

IŞİD tarafından Irak’ta Ezidî kadınların zincirlenmiş olarak satışa çıkarıldığı 2014 yılında yayımlanan o fotoğraf herkesin hafızasındadır. Suriye’de, aynı şekilde el altından kadınların alınıp satıldığı, Türkiye’de de benzer örtük organizasyonların olduğu, medyadaki haber konuları arasında. Güney Asya’da çocuk ve kadın işçiliğinin kölelik düzeyinde olduğu, seks kölesi veya ev hizmetlerinde ücretsiz işçi olarak çalıştırılmak üzere kadın ve çocukların dünyanın pek çok yerinde köleleştirildiği de biliniyor.

Yaşadığımız dönem, on yıllar belki daha fazla süre, sınırlı bir alanın dışına çıkmamış pek çok gerçeğin kitle iletişiminin, internetin hızıyla yayılmasına yol açıyor. Şaşırtıcı gibi görünse de örneğin, Kanada, refah ülkesi, insan haklarına değer verilen bir ülke olarak anılır; her bir yaşlının bakımı için 6 kişinin istihdam edildiği bir ülkedir. Burada, son 30 yılda kadına yönelik şiddetin yerli kadınlar üzerinde 6 kat daha fazla gerçekleştiği, 4 bin kadının kayıp olduğu da kayda geçiyor.

Bununla birlikte, dünyanın pek çok yerinde kadınların hakları için en kitlesel eylemleri gerçekleştirdiklerine de aynı tarih dilimi içinde tanık olduk. Aynı anda dünyanın pek çok ülkesinde (8 Martlarda, 25 Kasımlarda) milyonlarca kadın dans ederek, alanlara çıkıp haykırarak kadına yönelik şiddeti, ayrımcılığı ve kadın cinayetlerini protesto etti, ediyor…

Bir yanda dünyanın her tarafında kadına yönelik şiddetin ve cinayetlerin artması, öte yanda Sudan gibi on yıllardır zalim bir diktatörlük rejimi altında ezildiği bir ülkede, diktatörü ait olduğu yere gönderen toplumsal bir öfkenin fitilini kadınların ateşlediği de aynı dünyanın gerçeği.

Dünya dünya olalı, herhalde, bu kadar uçlarda durumların öznesi olan bir kadın cinsi tablosuna tanıklık etmemiştir.

Türkiye’de kadınların insan hakları

Türkiye de benzer çelişkilerin had safhada yaşandığı bir ülke.

Eğer yasaların metnine bakarak yorum yapacak olursak, Türkiye, uluslararası sözleşmelerin güvence altına aldığı insan ve kadın hakları bakımından belki de kendi tarihinin en ileri hak ve özgürlük listesine sahip durumdadır.

Yasalarımıza göre, evlilik sözleşmesi kadın ve erkeğin “özgür” iradesiyle gerçekleşir; kadın istediği kişiyle evlenme hakkına sahiptir. Miras hakkı erkekle her mirasçılık düzeyinde eşittir.

Kadınların evlilik içinde cinsel birleşmeyi reddetme hakkı vardır ve kadının iradesine rağmen eşi bunu gerçekleştirmeye çalışırsa bu bir suçtur ve evlilik içi tecavüz olarak adlandırılır. Yasalar bu duruma yaptırım getirmiştir. Kadının, şiddete maruz kalmama hakkı vardır; maruz kaldığında, iç hukuktaki düzenlemeler yanında İstanbul Sözleşmesi gibi kapsamlı bir şekilde düzenlenmiş, hükümetleri şiddete karşı mücadele yükümlüsü kılan bir yasal çerçeve vardır.

Kadının kendi malına sahip olma hakkı, evini-arabasını kendi adına kaydettirme hakkı, kumayı reddetme hakkı ve resmi nikâhta iki eşit taraftan biri olma hakkı, ev tutarak ayrı yaşama hakkı, boşanmak için mahkemeye başvurma hakkı, çocuklarının velayetini alma hakkı, nafaka alma hakkı, kendi malını beraberinde götürme hakkı gibi, yasal zeminde gayet donanımlı görünmektedir.

Kocasından izin almadan istediği zaman istediği işte çalışma hakkı, eşit ücret hakkı, eşit eğitim hakkı, kendi istediği partiye oy verme hakkı, siyasi partiye katılma, her düzeyde seçme ve seçilme hakkı, ev kadını veya tarımda aile işçisi olarak çalışsa bile sigortalı olma hakkı, dini yaşama katılma ya da katılmama gibi hakları da uluslararası sözleşmeler, anayasa ve ulusal yasalarla güvence altına alınmıştır.

Kendi cinselliğini yaşama; evinde, işinde, sokakta, her türlü kapalı ve açık alanda tecavüz, taciz ve enseste maruz kalmadan yaşama; doğum kontrolünü kullanma veya kullanmama, kürtaj olma ya da olmama hakkı; sağlıklı yaşama hakkı; kadının bedeni üzerinde veya bedeni ile ilgili yalnızca kendisinin karar verebilmesi hakkını da bunlara dahil edebiliriz.

Hatta bu listeyi daha da uzatabiliriz.

Ama yasalarda yazılı olan hakların gerçekte aynı somutluk ve netlik içinde gerçekleştiğini söyleyebilir miyiz?

Hatta pek çoğunun “gerçekleştiğini” iddia edebilir miyiz?

Maalesef, bu soruya bir solukta “evet” diyemeyiz.

Yasada yer alan haklar, kadınların yaşadıkları gerçek durumu göstermiyor

Bütün bu haklar, toplumsal yaşamın eşitsiz sınıf ilişkileri, cinsler arasındaki çok eski ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin her üretim sisteminde korunarak sürdürülmesi, dinsel-kültürel yapının toplumun derinliklerine kadar belirleyici, kural koyucu, davranış kalıbı üreten niteliği, bu hakların yasada yazdığı gibi gerçekleşmesine engel teşkil eden pek çok nedenden bazılarıdır.

Ülkemiz, pek çok dili, kültürü, etnik yönden farklı nüfusları barındıran bir ülke olması itibariyle, kendine ait dili, kültürü, siyasal tercih hakkını yaşayamamanın, kullanamamanın, geliştirememenin getirdiği siyasi-sosyal-kültürel sorunlar karşısında yukarıda sözü edilen hakların pek çoğunun kullanma alanı bile bulunmamaktadır.

Nüfusun büyük bir çoğunluğu için tek kaygı, çocuklarının ve kendisinin karnını doyurup başını sokacak bir çatı altında yaşamda kalabilmek olunca “kendi malına sahip olma, boşandığında evlilik içinde edinilmiş mallardan eşit pay alma” haklarının gerçek yaşam ilişkileri içinde pratik, somut bir karşılığının olmadığı gayet açıktır.

Mal yoksa, sahip olma hakkı ya da yarısını talep etme hakkını kullanmanın da zemini yok doğal olarak… Aynı şey miras hakkı için, aynı şey nafaka hakkı için geçerli… Paylaşacak miras, tahsil edilebilecek nafaka yoksa, eş işsiz, malı mülkü olmayan bir kişi ise nafaka hakkının da yaşamda pratik bir karşılığı olmuyor.

Dolayısıyla, yasal zemindeki hakların gerçekleşebilmesi için, öncelikle ülkede insanca yaşamaya elverişli asgari bir geçim ve yaşam temelinin kurulması önem taşıyor.

Ancak, elbette bu eşitsizliklerin devamı, hakların yasal kazanımlar haline gelmesinin anlamsız ve önemsiz olduğunu göstermiyor.

Aksine, bu yasal ve uluslararası donanım, kadınların haklarını tarihin en geri ilişkiler düzenine hapsetmek isteyen siyasal iktidara karşı kadınların evde, işte, sokakta, kamusal alanlarda, sosyal ilişkilerde karşılaştığı her türlü ayrımcılık, eşitsizlik, şiddet ve baskıya karşı çok önemli haklı, meşru ve yaşamsal dayanaklar oluşturuyor.

Bu yasal kazanımlara başlıkları itibariyle baktığımızda, arkasında kadınların uzun yıllar boyunca verdikleri dişe diş mücadelelerin, hayatın her alanındaki haksızlıklara karşı tepki ve direnişlerinin ürünü olduğunu görüyoruz.

Son 20 yılın yasal kazanımları ve siyasal iktidarın bu kazanımları ortadan kaldırma girişimleri

2002’deki Medeni Kanun değişikliğinden başlayarak, son 20 yılda kadınların gerek sokakta gerekse kamusal hayatın her alanında verdikleri mücadelenin ürünü olan pek çok yasal kazanım kaydedildi. 2000 yılından beri, uğradıkları ayrımcılık sebebiyle kadınlar CEDAW’a bireysel ya da grupsal başvuru yapabiliyor. 2014’te İstanbul Sözleşmesi’ne ilk imzayı Türkiye attı ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Aile İçi Şiddet ile Mücadele Kanunu’nu bu sözleşmenin temel ilkelerine göre düzenleyerek yürürlüğe koydu.

2002’de yürürlüğe giren Medeni Kanun, önceki kanundan farklı olarak kadının eşitliğini temel alan bir yaklaşımı benimsedi. Ailenin reisi artık erkek değildi. Evlilik içinde edinilmiş mallar kimin adına kayıtlı olursa olsun boşanma halinde diğer tarafın, malların yarısı üzerinde katılma alacağı hakkı yasada yer aldı.

Bu hak özellikle kadınları ilgilendiriyor, çünkü mülkiyetin ezici çoğunlukla erkek üzerine kayıtlandırıldığı bir ekonomik-sosyal-kültürel zemin, diğer eşitsizlikleri de arkasına alarak kadını mülksüzleştiriyor.

Miras hakkı öncesinde de eşit olmakla birlikte, sağ kalan eşin diğer yakınlara oranla miras hakkında lehe düzenleme yapıldı.

Kadının evlendiğinde eşinin soyadı ile birlikte kendi kızlık soyadını da kullanması yasallaştı. Asıl eşit ve doğru olan, kadının ve erkeğin ister ayrı ister aynı, kendi istedikleri soyadını seçebileceği bir düzenleme yapılmasıydı.

Daha öncesinde de zaten iptal edilmiş olan zinanın suç olduğuna dair maddeye, 2005’te kabul edilen keza Türk Ceza Kanunu’nda da yer verilmeyerek, sadece kadınların cezalandırıldığı bu suç tamamen ortadan kaldırılmış oldu. Zina sadece yasal boşanma nedenlerinden bir olarak kaldı.

Evet, bu olumlu değişiklikler de son 20 yılda gerçekleşti.

Ama aynı 20 yıla tüm bu kazanımları ortadan kaldırmayı amaçlayan ne çok geriye gidiş ataklarının sığdırıldığını da birlikte yaşayıp gözlemledik.

İmamların nikâh kıyabileceklerine dair yapılmak istenen değişiklik, kadınların çok kitlesel ve uzun süreli eylemleri üzerine uzun bir süre ertelenmesine rağmen 2017 yılı sonunda bu yetkinin “müftülerce de kullanılabilmesi”ni öngören bir yönetmelik değişikliği ile gerçekleştirildi.

İstanbul Sözleşmesi ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Aile İçi Şiddet ile Mücadele Kanunu’nun kaldırılmasına yönelik olarak siyasal iktidar cephesinden sık sık gündeme getirilen tartışmalar 2020 yılında oldukça organize bir aleyhte propaganda kampanyası eşliğinde dozu yükseltilerek tekrar ve uzun süreli bir gündem konusu oldu. Ve yine kadınların şiddetli ve yaygın protestoları üzerine -belki başka koşulları aleyhe düzenledikten sonra ele alınmak üzere- rafa kaldırıldı.

Oysa İstanbul Sözleşmesi’nin bütün hükümleriyle uygulanmasını çok acil ihtiyaç haline getiren kadına yönelik bir şiddet tablosu söz konusu. On yılda Suriye iç savaşında ölenlerin sayısını değişik kaynaklarca 20 bin ile 31 bin arasında telaffuz edildiğini akılda tutarak söylersek, Türkiye’de son 20 yılda gerçekleşen kadın cinayetlerinin sayısı da 16 bini geçmiş durumda… Kadınlara yönelik bir “iç savaş”tan söz etmenin hiç de abartı olmadığı açık…

Ne yazık ki, bu “kadın kırımı” olarak ifade edilen cinayetlerin ezici çoğunluğu, sistemin sömürü çarkı tarafından birbirlerinin düşmanı haline getirilmiş, eş, eski eş, sevgili, eski sevgili, abi, kardeş, hatta oğul, baba, amca gibi en yakınları tarafından gerçekleştiriliyor.

Diğer, fiziksel, cinsel, ekonomik, psikolojik/duygusal, sözel şiddetle travmaların şekillendirdiği kadınlık durumlarına, bu vahim seri cinayetler tablosu içinde ayrıntı vermenin, değinmenin bile anlamsız kaldığı bir toplumsal ortamdan bahsediyoruz.

Yine son yıllarda kadınların yoksulluk nafakası hakkı tartışma gündemine çekildi ve erkeğin bir kez evlendi diye yıllarca nafaka ödemesinin haksızlığına dair vurgularla yoksulluk nafakası hakkı sınırlandırılmaya çalışıldı. Ancak bu değişiklik isteği de yaygın tepkiler üzerine ‘ertelendi’…

Oysa, örneğin kadın yeniden evlendiğinde veya bir işe girip çalışmaya başladığı takdirde, çocuklar ise 18 yaşını doldurduğunda, eğer öğrenimi devam ederse 25 yaşına gelinceye kadar sürüyor nafaka… İlanihaye süren bir nafaka söz konusu değil. Ekonomik koşulları değişen tarafın her zaman kaldırılması veya artırılması yönünde dava açma hakkı var.

Mahkemelerin “iki tarafın ekonomik ve sosyal durumu”nu gözeterek karar altına aldığı, çoğu zaman erkeğin kayıtlı bir işte çalışmadığı veya nafaka ödememek için SGK kaydından çıktığı durumların azımsanmayacak kadar çok olduğu bir yargılama düzeniyle mücadele ediyor kadınlar. Buna rağmen bağlanabilen nafaka da ekonomik refah içindeki kesimler dışında, hiçbir zaman bir kadının ne bağımsız yaşamasına yeter miktarda ne de çocuklarının bakım-eğitim masraflarını karşılar yeterlikte olmuyor.

Dolayısıyla tamamen gerçek dışı safsatalar üzerine kurgulanmış bir nafaka tartışması, iktidar cephesinden her fırsatta ısıtılıp gündeme getiriliyor.

Yine kadınların çok yönlü sömürü ve şiddete maruz kaldıkları alan çalışma hayatı. Gerek ev hizmetlerinde, gerek ev içi parça başı çalışma usulünde, nüfustaki oranı %18’lere kadar düşmüş olsa da kırsal kesimde yaşayan nüfus içinde ücretsiz aile işçisi, yevmiyeli veya mevsimlik tarım işçisi veya atölyede, fabrikada, kamu hizmetlerinde, büyük işletmelerde memur/beyaz yakalı olarak çalıştıkları işlerdeki durumları da hiç iç açıcı değil. Ayrımcılıktan mobing’e, cinsel saldırı ve tacize, uzun süreli iş günlerinden çalışma koşullarındaki sağlığa uygun olmayan ortamlara, tuvalete gitmenin dahi çalışma saatinden kesildiği, ağır sömürü koşullarında çalışan kadınlar pandemi sürecinde daha da kötü yaşamaya mahkûm edilmekteler.

Pandemi bahane edilerek haksız ve ayrımcı bir tutumla ilk işten atılanlar ve en çok işsiz kalanlar kadınlar oluyor. Pandemi sürecinde istatistiklere yansıyan “çalışan kadın” oranında %28.50’den %25’lere kadar belirgin bir düşüş gerçekleşti.

Ancak bu kötü çalışma koşullarına ve hak kayıplarına, işten atmalara karşı Türkiye’de yapılan eylem, grev ve direnişlerin en önündekiler ve mücadelenin adeta lokomotifi olanlar da yine kadın işçi ve emekçiler oldu, olmakta…

Umutluyuz, değiştireceğiz

Yine bir 8 Mart Kadınlar Günü öncesindeki bu ülke tablosunda, bir yandan dünyanın kötü gidişine paralel olarak ve yerel argümanlarla bezenmiş saldırıların iyice yoğunlaştığına, çeşitlendiğine tanık oluyoruz.

Diğer yandan ise umutlu bir tutum, mücadeleci ve direngen bir tepki, saldırılara karşı ses yükselten -medyada “görünür” olmasa da- her alanda diri bir kadın mücadelesinin ve birikimlerinin arttığını görüyoruz. Koşullar kaçınılmaz bir şekilde mücadeleye katılan kadınların sayısını artırıyor. Toplumun daha önce alanlara çıkmamış kesimlerinden kadınlar, bu kötü koşulları değiştirmek üzere mümkün olan en küçük alanlardan başlayarak susmuyor, tepki veriyor ve haklarına sahip çıkıyor.

Tıpkı yakın geçmişte Sudan’da olduğu gibi, karanlığın en koyu olduğu bu döneminde Türkiye’de de köklü değişimin kaçınılmaz bir şekilde kadınlarla olacağına, onların sadece tepki veren, ses çıkaran değil, aynı zamanda yeni, eşit, özgür bir hayatı kendi elleriyle kuracak olan olmalarına inanmamak, umutlanmamak için bir sebep yok.

*Avukat

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here