Ne tanrıça ne iblis

0
130

Şükran kan ter içinde uyandı. Tövbe estağfurullah, ne biçim şeydi o öyle. Tüm ölmüşleri başına toplanmıştı. Aslında böylesi fena rüyalardan uyanınca yataktan hemen kalkamazdı fakat bu sefer dili damağına yapışmıştı. Havanın yavaş yavaş aydınlandığını görünce ferahladı. Mutfağa gider gitmez, dolabın kapağındaki buz gibi sütü dudaklarına dayadı, kana kana içti. Masaya çöküp kaldı. Çok sıcaktı.

Rüyadan mıdır nedir, çocukken içtiği sütün tadı vardı ağzında. İneklere çeşit çeşit ot, tür tür meyve yedirirlerdi. Bazen kekik, bazen armut kokardı. Yıllar sonra, köye ilk döndüğünde, o tatlar ne kadar da ağır gelmişti.

Canı sıkılıyordu. Rüyayı boşa görmemişti. Çok ayıp etmişti kızına. Olanları unutmamıştı elbette ama belli ki şirazesinden çıkmıştı. Bu gece, onu toparlamaya gelmişlerdi.

Kızı doğduğunda, evliliği biteli çok olmuştu aslında. Hiçbir şey yapmadığı için, zaman öylece akıp gidiyordu. Üzgündü Şükran. El kadar garibe günahtı. Ne yapacaktı şuncacık yavrucak?

“Yanına kârdır” demişti anneannesi, “İstemişsin madem, korkma, yanına kârdır”. Şükran onun ne demek istediğini anlıyor ama bir türlü ikna olamıyordu. Yapayalnız hissediyordu. O ılık bahar sabahı, çaresizlikten köye kaçmıştı. İlk kırk günün sıkıntısı içinde büyüyüp sonunda onları nefessiz bırakmıştı. Ana kız, hiç susmamacasına ağlamışlardı. Adam, ne koca ne de baba olmak istiyordu. El kadar bebek bile, içinde ufacık bir şefkat uyandıramamıştı. Şükran, kocasını hem ona hem de kızına iğrenir gibi bakarken yakalıyordu bazen. Kimsenin çekmekten vazgeçmediği, bitmez bir cezaydı sanki.

Şükran bir gece dayanamayıp ayaklarına kapanıp yalvarmıştı ama nafile, mermer bir sütun gibi durmuştu adam. Çatlamamış, kırılmamıştı. Aksine yavaş yavaş akşamcılığa başlamış, eve geç gelir, hatta gelmez olmuştu. İki ay zor sabretmişti Şükran. Sonra bir cesaret, minicik bavulunu alıp evden çıkmıştı. Trenin penceresinden bakarken, akan manzarayla yıkanmış, yüreği açılır gibi olmuştu.

İstasyonda iner inmez sırtı dikleşmişti sanki. Orası çocukluğuydu. Yine de eve çıkan uzun yokuşun başında tereddüt etmişti biraz. Aramamıştı, yazmamıştı ama Mahmuş’un koca bir çınar gibi orada olduğunu biliyordu.

Köyün kadınları, bahçeye atılmış geniş masanın etrafında karşılamışlardı onu. Demliği ateşe koymuş, muhabbet ede ede yiyip içiyorlardı. Daha o an Şükran’ın yüreğine bir huzur yerleşmişti. Misafirlerini, çığlığa benzer nidalarla selamlamışlardı. Sanki hep akıllarındaymış, hep onu beklerlermiş gibi candanlardı. Anacığının cenazesinden beri uğramamıştı köye, hiç kısmet olmamıştı. Sırf bu yüzden, utanmıştı Şükran.

Hemen çayını koyup tabağını doldurmuşlardı. Yıllardır gelmese de, bu tanıdık tatlara yürekten bağlıydı Şükran. Tuhaftı. Başka Abazaca kelime bilmezdi ama kızarmış hamurun adı pişi değil, açaçtı. Çerkestavuğu değil akutısızbaldı. Annesinin yaptığı harşıla kimse yoğurtlu ıspanak diyemezdi. Mis gibi abıstaya, “Biz bunu köyde köpeklere yal diye veririz” dediği için kaç yıllık arkadaşına darılmıştı. Demek ki o da tutabildiği yerden yapışmıştı köklerine, yoksa uçup giderdi herhalde. Tazecik peyniri açaça sarıp ısırmıştı. Kızı kucaktan kucağa gezerken, sakince karnını doyurmuştu bir güzel. Halbuki açlığı hiç dinmeyecek sanmıştı.

Mahmuş sadece onun değil, tüm köyün büyüğüydü artık. Onu geçip de Şükran’ın gönlünü kırmazlardı ama bu işte bir hayırsızlık olduğu herkese malumdu. Yine de kimse sual etmemiş, sıkıştırmamıştı. Ancak anneannesiyle baş başa kalınca, içine akıttığı yaşları gözlerinden süzdürmüştü. Kâh hıçkıra hıçkıra, kâh iç çeke çeke anlatmıştı derdini tasasını. O anlatırken güneş batmış, rüzgâr çıkmıştı. Orman tarafından gelen esintiyle ürpermişti. “Bak” demişti Mahmuş, “Zızlan da dinledi derdini”.

Gülümsemişti Şükran. Halbuki çocukken ne çok korkardı Zızlan’dan. Köyün gençleri geceleri ateş yakar, sabi sübyanı etrafına toplayıp anlatırlardı. Ne indir ne de cindir o. Suyun kenarında yaşar. Yüzünü bir kere gördün mü yandın, adını duydu mu unutmaz. Eteklerini sürüye sürüye dolanır ormanın içinde. Bir kere görürsen, hayran olursun suretine. Seni sarıp sarmalar, sarayına götürür. Küçücük ka+pısından başka bir şey görünmez dışarıdan. Girişi vardır, çıkışı yoktur. İçeride hep ziyafet, eğlence vardır ama kimini kimseni göremezsin bir daha. Esir düşersin o sonsuzluğa.

Masaldı. Ta on yedisinde, Zızlan’ı gördüm diye delirene kadar, Şükran’ı da kandırmışlardı. Mahmuş’un kendince bir görevi, maksadı vardı. Acemi oduncular, kestikleri ağaçların altında kalırlardı. Dereye düşüp boğulan sabilerin anaları çıldırırdı. Ormana kız kaçırıp fenalık eden de vardı, ölüsünü dirisini atıp giden de. İnsan çiğ süt emmişti. Zaman geçtikçe el de karışmıştı aralarına.

Anneannesinin evi, köyün sonunda, ormanın kıyısındaydı. Koca bir masal yaratmış, sonunda kendi dahi inanmıştı. Gece oldu mu, ormandan yana bakamazdı çocuklar. Olsun, torununa bile kıyardı Mahmuş. Yeter ki Zızlan büyüyüp hepsini korusundu.

Yıllar sonra kitapları karıştırırken öğrenmişti işin aslını. Zızlan ne indi ne de cindi hakikaten çünkü tanrıçaydı. İçi burkulmuştu Şükran’ın ama anneannesine hiç anlatmamıştı. Kimin ne bildiği, nasıl anlattığı teferruattı belki de. Suların hâkimi koskoca tanrıça ya da küçük bir derenin iblisi olması fark etmezdi, oradaydı işte. Kızını kundaklayıp gittiği Zızlan’dı.

Üç koca ay geçirmişti orada. Sonra bir sabah, aniden dönesi gelmişti. Bebeğini alıp geldiği evdeki şeye evlilik denmezdi ama gidememişti işte, kalmıştı.

Şimdi kızı gidebiliyor diye miydi bunca öfkesi? “Babasız çocuk mu doğar” diye bağırmıştı kendi öz evladına. Alı al, moru mor ağlatmıştı garibanı.

Anneannesini de gömmüşlerdi artık. Kocayanlar ölüp gitmiş, doğanlar büyümüş ve muhtemeldir ki Zızlan unutulmuştu. Dünyanın karası beyazına sırf o unutuldu diye karışmamıştı ama Şükran’ın eğrisi doğrusu birbirine girmişti demek.

Saate baktı. Henüz çok erkendi. Mutfağa gitti Şükran. Suyu una kattı, yoğurdu. Azıbrası yoktu, beyazpeynire kekik döktü. Hamurları avcunun içinde açıp doldurdu çünkü kızı en çok haluju severdi.


Canan Akyüz

1985 yılında İstanbul’da doğdu ve hâlâ orada yaşıyor. Abaza. Aile büyükleri, Sakarya’nın Akyazı ilçesinin Kuzuluk Köyü’ne yerleşmişler. Annesi Akuçba, babası ise Akalsba ailesinden.
Bugüne kadar çeşitli dergiler için öyküler yazdı. Ayrıca 2017 yılında Elemge adlı kitabı yayımlandı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here