Toplumsal cinsiyet meselesi

0
681

Bir mesele var mı yok mu? Kimin meselesi bu mesele? Artık bu sorulara geçmiş olmamız gerekiyor gibi gelse de biz hâlâ en temel kavramları anlamadan, anlamaya çalışmadan karşı duran insanların ve çoğunlukla da erkeklerin, yine çoğunlukla yaşlıların, ama bir o kadar da kadınların ve gençlerin karşısında nereden başlayacağımızı şaşırıyoruz. Bu mart ayında eşitlik, adalet ve hak arayışını diasporada ve anavatanda her zaman farklı ve özgün çalışmalarla öne çıkaran Jıneps gazetesinin tümü kadınlardan oluşan bir ekip ve yazarlarla çıkacağını öğrendiğimde çok heyecanlandım. Bir yanda Kafkasya’nın mimoza ve gül kokan 8 Martlarını anlatmak arzusu, öte yanda Türkiye’nin geceleri ve sokakları tekrar sahiplenmeye çalışan gece yürüyüşü anıları, bir yanda düzeltmelerini yapmakta olduğum geri dönüşün cinsiyetleşmesi konulu akademik makalemde anlattığım hikâyeler, öte yanda Kafkasya Çalışmaları dergisinde “Kafkasya’da ve Diaspora’da Toplumsal Cinsiyet” sayısını çıkarırken yaşadığımız zorluklar ve sorunlar, hem de tam bu dönemde çalıştığım üniversitenin Kadın Araştırmaları Koordinatörlüğü’ne atanışım, yılbaşından hemen önce kaybettiğimiz değerli bir akademisyen dostumuz Aylin Sözer ve anısına şiddete karşı oluşturulmuş bir platformda yaptığımız çalışmalar, Anadili Kadınları grubuyla yaptığımız üretimler ve mücadeleler, virgüllerle ayrılmış onlarca konu hakkında daha yazabilme olasılığı… Ama tüm bu hikâyelerin içinde ben biraz da biliminsanlarının basın ile buluşmasında ihtiyaç duyulan o bilimsel bilgiyi paylaşmak arzusunda karar kıldım en sonunda. Çünkü yukarıda verdiğim örnekler gösteriyor ki, benim için toplumsal cinsiyet meselesi hayatımın her alanında, her coğrafyasında, her mekânında, her konuşmasında, her nefesinde bir mesele. Bundan yıllar önce bu kadar farkındalıklı yaklaşmadığım günlerde de bir meseleydi. Yaşım ilerleyip her şeyden elimi eteğimi çekip Abhazya’da evimde o her gün özlediğim dağlara ya da denize karşı oturduğum günlerde de bir mesele olmaya devam edecek.

Toplumsal cinsiyet nedir?

“Toplumsal cinsiyet” kavramını tanımlayabilmek için öncelikle cinsiyet kavramını anlamamız gerekir. Çünkü bu iki kavram zaman zaman aynı anlamda kullanılsa da bilimsel anlamda farklılaşmaktadır. Bu ayrımı netleştirmek için cinsiyeti biyolojik cinsiyet olarak kavramsallaştıran yaklaşımlar da bulunmaktadır. Biyolojik cinsiyet, adının da işaret ettiği gibi biyolojik olarak cinsiyetimizle ilgilidir ve bugün artık ikiden daha fazla olduğu sağlık alanı dışında da konuşulmaktadır. Baskın olan iki cinsiyetin –dişi ve erkeğin– biyolojik özelliklerinin tümünü taşımayan; yani cinsel ve üreme organları, hormonları ve kromozomları farklı olan bireyler de vardır ve aramızda yaşamaktadır. Interseks olarak adlandırılan bu cinsiyete sahip kişiler bu yazının temel konusunu oluşturmadığı için fazla detaya girerek kafaları karıştırmayalım. Biyolojik görünür gerçekliklerine –dişilik ve erkeklik organlarına sahip oluşlarına– dayanarak her insana doğumundan itibaren bir cinsiyet atanmaktadır. Ve sonra her birey, içinde büyüdüğü aileden bunun ne anlama geldiğini, cinsiyetini iyi temsil eden bir birey olarak yaşayabilmek için nasıl konuşması, nasıl davranması, neler yapması, neler yapmaması, hangi eğitimi alabileceği, hangi hayallerinin peşinden gidebileceği, hangi mesleği yapabileceği ve kiminle evlenebileceği gibi tüm yaşamını belirleyen, sınırlandıran ayrıntıları öğrenerek büyür. İşte bunların hepsi ve daha fazlası toplumsal cinsiyeti oluşturur.

Bu bağlamda toplumsal cinsiyet kültürden kültüre, mekândan mekâna, zamandan zamana değişen bir içerik barındırıyor. Benim toplumsal cinsiyet kimliğim sınırlandırılabiliyor ise de benim için bu kimliğin ne anlama geldiği sınırlandırılamıyor. Aileden görülenlere çevreden görülenler, eğitimle, okumayla, karşılaşmalarla öğrenilenler ekleniyor. Sorgulamalarla, tanımlamalarla, ideolojilerle, yaşam tercihleriyle toplumsal cinsiyet kimliğinin altını doldurma şekilleri de çeşitleniyor. Hatta zamanda, mekânda, içinde bulunulan grubun özelliklerinde değişen bir kimlik algısı ve o algıya uygun davranış şekilleri çıkıyor.

Özetleyecek olursak, doğuştan bize atanan cinsiyetlere uygun görülen ve genellikle de dişi-erkek ikiliğine paralel şekilde kadın-erkek olarak belirlenen davranış şekilleri, ifade biçimleri toplumsal cinsiyeti oluşturuyor. Ancak toplumsal cinsiyeti kişiler de belirleyebiliyor, kendilerine atanan ve kendilerinden beklenenden farklı davranış şekilleri benimseyerek toplumun beklediği cinsiyet rollerinden farklı roller sergileyebiliyorlar. Bu çerçevede açıklamamız gereken bir diğer kavram cinsiyet rolleri olmalıdır. Aslında toplumsal cinsiyet kimliklerini oluşturan öğelerden en temeli cinsiyet rolleridir, yukarıda saydığım, kişilerden beklenen davranma şekillerinin tümünü içerir.

Bir kişiye doğuştan atanan cinsiyeti dişi ya da erkek iken, kendisi ailesinin, toplumun, içine girdiği tüm grupların bu cinsiyetten beklediği rollere uygun davranıyorsa, ortada bir mesele yok sanabilirsiniz. Ama aslında tüm bunlar da birbiriyle çelişebildiği için (ailenin kültürü, toplumsal-kültürel yapı, iş yerindeki beklentiler, sosyal yaşamdaki beklentiler, ev içindeki beklentiler…) her şekilde işin içinde bir mesele ortaya çıkıyor.

O zaman toplumsal cinsiyet, biyolojik cinsiyete dayanan ve toplumsal cinsiyet rolleri ile şekillenen bir kimlik aslında. Yani her bireyin bir toplumsal cinsiyet kimliği var. Bu genellikle vatandaşlık kimliğinde ya da pasaportunda olanla aynı. Olmayanlar da bu yazının konusu değil. Belki bir gün onlardan da bahsedebileceğimiz bir ortam olur.

Peki, Çerkes toplumunda toplumsal cinsiyet kimliklerinden bahsedebilir miyiz?

Çerkes toplumunda tekleşen kadınlık ve erkeklik algısından, kimliklerinden bahsetmemiz mümkün değil ancak etnokültürel farklılaşmalarla ortaklaşan, diğer etkileşimlerle özgünleşen çoklu kimliklerden bahsetmemiz mümkün. Atanmış cinsiyete uygun ana akımlaşmış belli rollerden ve davranış beklentilerinden de bahsedebiliriz. Ancak bunların da Kafkasya ve farklı diaspora grupları oluşturan ülkelerdeki Çerkesler arasında tekleşmediğini, özellikle son 10 yılda artan hareketlilikler ve karşılaşmalarla daha net gözlemleme şansımız oldu. Bu; aynılaşan ya da benzeşen toplumsal cinsiyete dayanan roller ve davranışlar da olmadığı anlamına gelmiyor. Yani dünyada tek bir Çerkes kadınlığı ve Çerkes erkekliği ya da tekleşen Çerkes toplumsal cinsiyet kimliği yok. Ancak tekleşen bir sorun var: Gelenekselin çeşitliliği ile modernin çokluğu arasında çatışan kimliklerin, parçası olunan etnokültürel kimliğe özgü değerleri yaşatmak isterken, içinde yaşadığı toplumun değerleri arasında sıkışan, kendi için, memnun etmek zorunda hissettiği önceki nesillerin ve örnek olmak zorunda hissettiği sonraki nesillerin arasında kimlik mücadelesi veren Çerkesler.

Bu bağlamda, Çerkes toplumundaki kız ve oğlan çocuklarının, kadın ve erkeklerin bir toplumsal cinsiyet meselesi yaşamlarının her alanında var. Çünkü kimliklerinin varoluşu da aslında bu çatışmalara ve bu çatışmaların ardından o kimlikleri hangi çeşitliliklerin tanımlayacağına bağlı. Yani aslında, yıllar önce dedemin kurucu başkanı olduğu Sakarya Kafkas Kültür Derneği’nde bir sunumunda değerli akademisyen, meslektaşım ve arkadaşım Setenay Nil Doğan’ın dile getirdiği gibi, diasporada tek bir Çerkes kimliği yok ve tektipleştirmek de gerekmiyor. O çeşitliliği ile bir arada durarak sınırlarını koruması, anavatanla ilişkilerini, o ilişkileri de kendi zamanının ve koşullarının izin verdiği şekilde çeşitlendirerek kurması ve kimlik bilincine sahip olması gerekiyor. Anavatana baktığımızda buradaki diasporik Çerkes kimliğinin çeşitlendiği kadar orada da bir çeşitlilik olduğunu görebiliyoruz ve bu kimilerine göre daha geleneksel, kimilerine göre ise daha modern, ama aslında sadece daha farklı etkileşimleri olmuş bir Çerkeslik hali.

Toplumsal cinsiyet meselesi dediğimiz ise bu çeşitlenen etnik kimlikler ve o kimliği taşıyan ya da taşıması beklenen kişilerin Kafkasya’da ve diasporada var olmak için günlük hayatları içinde her gün verdikleri mücadeleleri anlatıyor ve sadece kadınlara özgü bir mesele değil. Çünkü beklentiler, terminolojiyi kullanırsak, toplumsal cinsiyet rollerine dayalı davranış beklentileri, sadece kadınlara baskı kurmuyor. Her yaştan kadın ve erkek bir şekilde kendilerine dayatılan rollere uymaya/uymamaya çalışırken ya da onları başkalarına dayatırken, bir şekilde bu meselenin parçası oluyorlar.

Bir kız çocuğu üç parmak üstünde erkek figürleriyle dans ettiğinde ya da toplumun tanınan ve sevilen bir genç kadını erkek kıyafetleriyle sahnede dağlı dansı yaptığında kimse o kişiyi yadırgamıyor. Ancak haydi bir erkeğin ellerini kuğu gibi süzerek parmak ucunda dans ettiğini hayal etmeye çalışın. Bu konularda en yargısız olanlar bile bu dansı hayal etmekten bile keyif almayacaklardır. Bir şey onlara ters gelecektir. İşte o ters gelen şey nesiller boyu öğrenilmiş ve farklı karşılaşmalara rağmen geleneksel algıyı değiştirmemiş erkeklik rollerinden kaynaklıdır.

O zaman erkeklik değişmeden aynı kalırken kadınlık mı değişmektedir? Bir anlamda kadınlık algısı tüm dünyada nesillerden beri değişmektedir. Bunun sebebi de ataerkil düzen binlerce yılda kendini yaşamın tüm düzenine entegre etmiş olsa da son yüzyılda toplumda kadının konumu ile ilgili mücadeleler hızlı ve keskin sonuçlar verebilmiştir. Bu da bizi toplumsal cinsiyet eşitliği meselesine getirmektedir.

Çerkeslerde toplumsal cinsiyet eşitliği

Başlık sizi yanıltmasın. Çünkü Çerkeslerde toplumsal cinsiyet eşitliği gerçekleşmiş değildir. Buna geleceğiz, ama öncelikle toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını tanımlamamız gerekir. Biraz önce tanımlamadan kullandığım bir kavram daha var, ataerkil düzen. Her fırsatta özünde anaerkil olduğunu söyleyen bir toplum olan Çerkesler için çok da yabancı bir kavram değil ataerkillik. Ancak ataerkillik dediğimizde genelde düşünülen, erkeğin ailenin reisi olduğu, hakların ve mülklerin erkek tarafından geçtiği bir aile yapısı. Biraz daha geniş anlamıyla erkek egemen toplum düzeni anlaşılıyor. Ancak bugün toplumsal cinsiyet çalışmaları perspektifinde, ataerkilliğin sistem üstü bir olgu olduğu, toplumsal yaşam içerisinde cinsiyetler arası pazarlıklara dayanan bir yapılanma olduğu da tartışılmaktadır. Bu anlamda ataerkillik bir düşünce şekli, bir yaşam şekli, bir toplumsal yapı, toplumda bireyler arasındaki ilişkileri belirleyen, sınırlarını çizen ve sadece erkeklerin kurduğu ve koruduğu değil ancak korunmasından en çok fayda sağladığı bir yapılanmadır.

Bu yapılanma, temelde erkek olanın ya da eril olanın, kadın ve öteki olan üzerinde kurduğu hiyerarşik bir düzenin varlığına, güç ilişkisine dayalı tahakküm ya da baskı ile kabul ettirdiği yaşam tarzının sürdürülmesine dayanır. Ataerkillik, binlerce yıldır erkeğin karar verici, toplumu şekillendirici, sosyal yaşamda, hukukta, ev hayatında, eğitimde, iş yaşamında üstün olduğu bir düzenin bizde bıraktığı tüm izlerdir. Yani içinde yaşadığımız toplum yapısı, dünyanın her yerinde toplumsal cinsiyet eşitsizliğini içselleştirmiş insanlar tarafından şekillendirilmektedir. Bazı toplumlar diğerlerine göre bazı alanlarda biraz daha fazla eşitlik sağlamışken bazıları henüz çok geridedir.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği kız ve oğlan çocuklarının doğduğu anda hayatlarını etkilemeye başlar. Modern yaşamda bu ayrımlar azalsa da, Çerkesler de dahil bütün toplumlarda oğlan çocukları küçük yaşlardan itibaren daha özgür, daha bağımsız, daha istediğini yapmasına izin verilen çocuklar olarak yetiştirilir. Eğitime katılımda kent yaşamında eşit fırsatlara sahip olsalar da, eğitim hayatı içinde bir kız çocuğu ile bir oğlan çocuğundan beklentiler farklılaşır. Başarı beklentileri bile araştırmalarda kız ve oğlan çocukları için değişiklik göstermektedir. Aile içinde kız çocukları küçük yaşlardan itibaren kadınların farklı işler yaptıklarının, evde kalıyorlarsa tüm gün yaptıkları ve ailenin tüm üyelerinin var oluşunu sağlayan bakım emeklerinin görünmezliğinin, ya da çalışıyorlarsa ev ile ilgili işlerin daha fazlasıyla kadınlardan beklendiğinin sessizce kabulünü içselleştirerek büyürler. Kadın işi-erkek işi ayrımları Çerkeslerde ev işinde çok keskindir. Ancak toplumsal yaşama katılımda ve meslek seçiminde içinde bulundukları toplumdan daha açık fikirlerle karşılanabildiklerine dair yaşam hikâyeleri mevcuttur; fakat bu, eğitim yaşamlarından sonra iş seçiminde her yerde ve her koşulda çalışabilecekleri anlamına gelmez. Olur da çalışabilirlerse bu onların ev içi bakım emeği yükünü azaltmak için bir gerekçe oluşturmaz. İş yaşamında Çerkes kadınları da toplumsal önyargılardan dolayı ikinci planda kalabilir, fikirleri duyulmayabilir, eşit işe eşit maaş almayabilirler. Çerkeslerde daha az yaygın olduğu söylense de içinde yaşadıkları toplumdan ve büyüklerinden öğrendikleri şekilde erkekler eşlerine sözel, psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddet de uygulayabilmektedir. Hatta fiziksel dışındaki türlerine dair çoğu zaman bunun şiddet olmadığını, başka türlü bir ilişki kurma biçimi bilmediklerini de iddia edebilirler. Kadınlar erkeklere göre grup içinden evlenme konusunda daha çok baskı görmektedir. Aynı zamanda kadınlar evlilik sonrası çocuk yapma konusundaki toplumsal baskının da hedefi haline gelirler. Bedensel bütünlüklerine, beden şekillerine en çok eleştiriyi kadınlar alır (ki geçen ay yapılan KAFFED Kadın Katılımı Çalıştayı’nda değerli araştırmacı Emel Bezek buna dair güzel mitolojik anlatılara örnek vermiştir. Kısa boylu ya da aşırı güçlü olduğu için zor evlenen, ancak evlendikten sonra da psikolojik şiddet gören ve buna sessiz kalmamayı seçen mitolojik karakterler vardır). Kadınlar, geleneksel yapı içinde hem çok değerli olduklarını, hem istediklerini yapabileceklerini sürekli duysalar da, kendileri için verdikleri kararlar sadece beklentilere uyuyorsa kolaylıkla kabul edilir. Yaşlılıkta da erkeklere “thamade”lik adı altında yine toplumda üstün bir konum verilirken, kadının yaşıyla bile aynı düzeyde bir güç kazanamadığı ortadadır.

Bu verdiğim örneklere, bizde böyle değildir diyerek okuyabildiyseniz, siz Çerkes toplumunun çok şanslı bir kesimindensiniz demektir. Eğer çevrenizde var olan bunca eşitsizliği görmediyseniz, “hiç karşılaşmadım, görmedim, yoktur” diyebiliyorsanız siz toplumsal cinsiyet eşitliğinin tüm toplumda olduğuna inanabilecek kadar da çok avantajlı bir konumdasınız demektir. Ancak bu avantajınızı içinde yaşadığınız toplumun genelinde bir fark yaratmak için kullanmadıysanız, o eşitsizliklere, baskılara şahit olup da bugüne kadar sesinizi çıkarmadıysanız yine bu toplumsal cinsiyet meselesinin ya da eşitsizlik meselesinin bir tarafısınız.

Özetle, mesele çayı kimin ocağa koyduğu değildir, kimin servis ettiği değildir. Mesele o çayı kimin koymayı istediği ve kimin neden ondan beklediğindedir.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz