Toplumsal cinsiyet ve Çerkeslik: Kayalar, Bıçkıdere, İstanbul, Abhazya, New York, dünya

0
1023

    “Bizi çevreleyen dünyada kendi yerimizi görerek buluruz.

    Bu dünyayı sözcüklerle anlatırız ama sözcükler

        dünyayla çevrelenmiş olmamızı hiçbir zaman değiştiremez.”

                                     John Berger, Görme Biçimleri

Sakarya, Kayalar Reşitbey Köyü’ndenim ve Abazayım. Ben 4 yaşındayken Bolu’ya taşınmışız ve üniversiteyi kazandığımdan bu yana da 25 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Sürgün sonrası, Gürcistan üzerinden, dedemin babası gelmiş Türkiye’ye. Büyük dedemin diğer kardeşleri ise Abhazya’da kalmış. Kendi geniş ailemin Türkiye’de yaşayan dördüncü kuşak üyesiyim yani. Babaannemin erken çocukluğu ise, sürgün sonrası Yunanistan’da geçmiş, mübadele ile gelmişler Türkiye’ye. Çocukluğumda babaannemin, Abazacanın yanında, Yunanca sayıları, Yunan marşını ve bazı minik şarkılarını söylediğini de hatırlıyorum bana.

Bolu’ya taşınmamız köyle olan ilişkimizi değiştirmemişti hiç, mümkün olan her fırsatta köye gidiyor ve kalıyorduk. Ailemde bizim kuşağa kadar herkes Abazaca konuşabilmesine rağmen, kendi çekirdek ailemizde annem ile babam neredeyse hiç konuşmadılar bizimle Abazaca – Türkçemiz bozulmasın ve okul hayatımız olumsuz etkilenmesin diye olduğunu biliyorum artık. Benim bugün büyük ölçüde duyduğumu anlayabiliyor olmamın ve daha fazla öğrenme isteğimin ve çabamın ilk tohumlarının çocukluğumda köyde geçirdiğim zamanlarda atıldığını da biliyorum. Evde konuşulan Abazacaya epeyce maruz kalmıştım. Nitekim, babamlar üç erkek kardeş, belki biraz da bundan olsa gerek, özellikle babaannem müthiş bir ilgi ve sevgi gösterir, çok şımartırdı beni. Onunla zaman geçirmeye, oynamaya, birlikte uyumaya bayılırdım. Özlem ve sevgiyle anıyorum babaannemi.

Ortaokul-lise dönemlerimde ise annemin köyü Sakarya, Bıçkıdere’de kalmayı da çok sever hale geldim. Teyzemler ve çokça kuzenimin, arkadaşımın olması, büyüdükçe daha cazip kılmaya başlamıştı Bıçkıdere’yi. Dedemi hayal meyal hatırlıyorum, ben çok küçükken kaybetmişiz; anneannem ise her zaman geleneksel ev içi rollerden ziyade, daha dışarıda, bağımsız, kendine güveni çok yüksek ve güçlü bir kadın figürü olageldi benim için. Aslında süreğen bir biçimde o geleneksel rollerin içinde görsem de babaannem de çok farklı değildi. Abazaca konuşmayı evlendikten sonra çok kısa bir zaman içerisinde öğrenmiş, evde çok güçlü bir iktidar figürü olan büyükbabaannemden dönemin feodal aile yapısı içerisinde bir taraftan kendisinden beklenen görev, rol ve sorumlulukları eksiksiz yerine getirmeyi, diğer taraftan da kendisini koruma becerilerini edinmiş, son derece zarif ve bakımlı, cemiyet içerisinde sayılan, itibarlı bir kadındı babaannem.

Sonraları yetişkinliğimde hem babaannemden hem de çevremdeki diğer nandu’lardan dinlediklerim; o feodal aile yapılarının içinde, pek çok kadında ağır ruhsal yaralar açabilecek deneyimlerin içinden bugün bildiğimiz haliyle neredeyse hiçbir destek almadan nasıl geçebildikleri ve hatta işlevsel baş etme yolları geliştirebildikleri, kendilerini nasıl öyle var edebildikleri büyük bir şaşkınlık yaratmıştı bende.

Kolaj: Zaina El-Said

Üniversiteyle beraber ise her iki köyle olan ilişkim kendi kendine bir dengeyi buldu. Her iki köyümde de geniş aileler içerisinde yakınlarımla, kendi akranlarımla sosyalleşip, farklı cemiyet formları içerisinde de toplumsal ritüeller, gelenek-görenekler ve değer yargıları içinde yetiştiğimi söyleyebilirim. Çerkes kimliğimle beraber, elbette babaannem ve anneannemin de çocukluğumdan başlayarak hayatımda iki önemli kadın figürü olarak bugünkü ben oluşumda, kadın kimliğimde çok önemli etkileri olduğu da eklemeliyim.

Abazalıktan bahsederken bir anda Çerkesliğe geçtiğim için, küçük bir parantez açmak isterim bu noktada: Her şeyden önce, Abaza olmamın Çerkes kimliğini dışladığını düşünmüyorum. Kendim de dahil olmak üzere insanların ‘kim oldukları’na ve ‘kim olmadıkları’na karar verme hak ve yetkisinin sadece kendilerinde olduğuna inanıyorum. Bu hak ve yetkinin kendisinde olduğunu zanneden zihniyeti de kendi had ve sınırlarını bilmeye davet ediyorum. Dahası gerek Abazalar gerekse Adigeler arasında bazı kesimlerce sürdürülen ayrıştırıcı, ötekileştirici ve hatta düşmanlaştırıcı kavga, benim kavgam değil. Ben kendimi bildim bileli kaynağını Abazalığımdan ve soykırım ve sürgünün tarihsel gerçekliğinden alarak; Abhazya da dahil olmak üzere Kuzey Kafkasya anavatanlı halkların hem bağımsızlığına hem de birlik ve dayanışmasına inanmış, küresel politik pozisyonlar içerisinde belirli güçler ve oluşumlar tarafından buralarda elverişli bir biçimde kullanılan mikro-milliyetçi söylem ve anlatılara karşı çıkmış ve hem Kuzey Kafkasya’da bağımsızlığı ve birliği engelleyen eski ve yeni formlarıyla her türlü emperyalizmi hem de diasporaya sirayet eden gizil emperyalist ve hegemonik söylemleri dışlayan diasporik bir Kafkasyalılık, Çerkeslik kimliğiyle var oldum ve oluyorum. Bu kimliğimden hareketle bu kimliğim için çaba gösterirken de her türlü faşizan ve şoven söylem ve pratiğe itiraz etmeyi ve bu bilinçle benzer mücadeleler veren halklarla dayanışmayı da kendim için bir ödev sayıyorum. Bir evlat, bir kardeş, bir arkadaş, bir kadın, bir eğitimci, bir akademisyen, bir sivil toplum üyesi, bir vatandaş, bir insan olarak da aynı anlayışı ve ilkeleri benimsiyorum.

Parantezi kapatıp, devam edersem; köy ve ailem içindeki deneyimlerimden ibaret değil elbette yaşamım ve bugün ben olmama kaynaklık edenler. Bunların yanı sıra, farkında olduğum haliyle kendi yolculuğumda önemli saydığım pek çok önemli köşe taşı deneyim yaşantıladım: anne ve babamın ben ve kardeşlerim çok küçükken şehre taşınmasının devamındaki olumlu ve olumsuz tüm boyutlarıyla çekirdek aile, okul ve toplumsallaşma deneyimlerim, zaman zaman yaşantımızda hissettiğimiz ekonomik zorluklara rağmen okul yıllarım boyunca müzikten spora kadar merak ettiğim neredeyse her şeyi deneyimleme fırsatlarım ve özgürlüğüm, İngilizceye, dünya edebiyatına ve kitap-ansiklopedilere olan merakımın ailem tarafından da desteklenmesi, o dönemde köyün temsil ettiği bolluk ve zenginlik ile babamın kentte başladığı işçilik ve devamındaki sendikacılık yaşantılarının toplamından bana sirayet eden sınıfsal farkındalık, kritik bazı karşılaşmalarla lise yıllarımdayken okumaya başladığım felsefe ve politika kitapları, ve sonrasında İstanbul Üniversitesi’ni kazanmamla beraber, o zamana kadarki hayatımdan pek de aşina olmadığım pek çok yenilik, değişiklik ve karşılaşmanın hayatıma dahil olması, Beyazıt’ın kültürel, entelektüel ve siyasi tedrisatından geçerek önce yüksek lisansa başlayıp ardından da üniversitede asistanlığa kabul edilerek genişleyen ve çeşitlenen dünyamın, ilk uçak yolculuğumu 24 yaşımdayken aynı zamanda ilk yurtdışı deneyimim olan New York’a yaparak bu seyahatimin aynı zamanda uzun-süreli bir kalış olmasıyla yepyeni boyutlar kazanması, kariyer seçimlerim ve deneyimlerim, araştırmalarım ve öğretmenliğim, Abhazya’ya seyahatlerim, başta Kafkasya Forumu ve Kaffed Değişim Hareketi olmak üzere çeşitli informal ve formal Çerkes STK’larındaki çalışmalarım…

Bu listeyi epeyce uzatabilirdim aslında. Kaldı ki kişisel ilişkilerim, kişilik özelliklerim, gündelik hayatım ya da psikolojik dinamikler gibi pek çok şeyi de dışarıda bırakarak oldukça süzülmüş bir liste sundum. Ne var ki yukarıda paylaştığım otobiyografik bilgileri, kendi tarihçemi anlatmak için de aktarmadım. Zira buradaki nesnelleştirilmiş deneyimlerime içkin çokça öznel fark ediş, seziş, anlayış, kavrayış, ilişkilendirme, çıkarım, içselleştirme ve elbette fark edemeyiş, anlayamayış, çözemeyiş, zorlanış, sıkışıklık ve çatışma da var, hiç değinmediğim. Çocuk olmak, büyümek, toplumsallaşmak, bireyleşmek, kendimiz ile toplum arasındaki ilişkiyi görmek, toplumsal ilişkileri ve rolleri öğrenmek, aileden başlayarak tüm toplumsal kurumların üzerimizdeki etkilerini görebilmek, ‘ben/biz(ler)’ ile ‘öteki’ler arasındaki ilişkiyi fark etmek, kendi içimize dönebilmek, kendimizi ve toplumsallığımızı (yeniden) inşa edebilmek gibi pek çok da tema bezeli yazdıklarıma.

Neden bunları anlattığıma gelecek olursak: Çerkes kadınları ve Türkiye’deki diğer kadınların yaşadığı sorunların ne ölçüde benzeyip ne ölçüde farklılaştığı ve Çerkes erkeklerinin toplumsal eşitsizlik sorununun farkında olup olmadıkları soruları var bu yazımın ardında. Bu sorular üzerine düşünmek ise ister istemez toplumsal cinsiyet bağlamında Çerkesliği ve ‘diğerleri’ni kıyaslama perspektifini harekete geçiriyor. Oysa Çerkeslik etnik-kültürel bir toplumsal kategori olarak pek çok farklılık ve çeşitlilik ile kesişiyor ve ‘diğerleri’ de çok geniş bir grubu kapsarken bu etnik-kültürel kaynaklardan izoleymiş gibi ve aslında kendi içinde pek çok sosyokültürel çeşitliliği ve farklılığı barındırmıyormuş gibi bir görünüm kazanıyor.

Beğenelim ya da beğenmeyelim, küreselleşme ve yeni teknolojiler yoluyla adeta dünyanın avcumuzun içine geldiği günümüz dünyasında kültürel gerçeklikleri düşünmek ve konuşmak hiç de kolay değil. Çok değerli hocam Prof. Dr. Adrian Holliday’den kısaca özetleyerek ifade etmeye çalışacağım: Milliyet, etnisite, dil, din gibi geniş ve makro unsurları kapsayan kültürel kaynaklar meselenin sadece bir boyutu. Bu kültürel kaynaklar kendi başlarına ve izole bir biçimde var olmuyorlar. Her şeyden önce içinde var oldukları geniş toplumsal bağlamın (ülke, bölge gibi) ideolojik, siyasi ve ekonomik dinamikleri ile o bağlamın içerisinde işleyen iktidar ilişkileri ve beraberinde küresel politik ilişkiler ve iktidar ağları ile de sürekli etkileşim halinde işliyorlar. Kültürel gerçekliğin bu iki boyutuna üstbaşlıkta belirli toplumsal ve politik yapılar adını verebiliriz. Bu yapıların diğer ucunda ise belirli kültürel ürünler üstbaşlığı altında, yine birbiri ile etkileşim içinde, insan yapımı sanat, edebiyat ve toplumsal pratikler gibi kültürel eserler ile kültüre dair söylem ve kültürel edimleri kapsayan kültürel ifadeler yer alır. Belirli toplumsal ve politik yapılar ile belirli kültürel ürünlerin arasında, merkezde ise arkadaşlıktan hobi gruplarına, komşuluktan sivil toplum örgütlerine kadar geniş bir ölçekte çeşitli grup ve cemaatlerle gündelik hayatlarımızda süreğen bir biçimde devam eden küçük kültür oluşturma yer alır ve buna da evrensel kültürel süreçler diyebiliriz. Evrensel kültürel süreçler ile belirli toplumsal ve politik yapıların kesişim noktasında ise bireylerin yaşamları boyunca ataları, aileleri, akranları, meslektaşları gibi kaynaklardan beslenerek izledikleri ve geliştirdikleri kişisel gezingeler/yörüngeler yer alır.

Hal böyle olunca, yukarıda paylaştığım otobiyografik bilgiler kültürel gerçekliğin tam da bu karmaşık ve dinamik işleyişini bir nebze de olsa ete kemiğe büründürüyor diye düşünüyorum. O halde soralım: Peki, bugün kim Çerkesliğinin kaynağının, diğer tüm yaşantıları ve deneyimlerinden arınmış olduğunu iddia edebilir? Giderek çeşitlenen, her türlü sosyokültürel sınırın muğlaklaştığı, heterojenleşen bir dünyada, salt Çerkes ya da Çerkes kadını/erkeği olarak var olmamız mümkün mü? Peki, hepimizin bildiği o geleneksel ‘koruma dürtüsü’ anlayışından doğan eski yol ve yöntemlerle kültürel değerleri ve pratikleri sürdürme/yaşatma şansımız var mı bugün? Hayır.

Ve bu güncel durum bir dönemi açıklamak için kullandığımız ‘asimilasyon’ kavramıyla da açıklanamaz artık. O evreden geçtik. Bugün yaşadıklarımız, baskın sosyokültürel yapı içerisinde farklı kültürel birikimlerin ve yapıların eriyip yok olması değil sadece; günümüz dünyasını karakterize eden temel özelliklerden biri. Bunu inkâr etmenin hiç kimseye hiçbir faydası yok ve olmayacak da. Tüm bunları ‘yokmuş gibi’ yaparak körü körüne gitmenin de faydadan çok zarar getirdiği aşikâr. Peki, bu ısrar niye?

Bugün önceki kuşaklardan çok farklı bir dünyada büyüyüp yetişen, bu dünyanın işleyişini gayet farkında olup tanıyan, yeni dünya koşulları içerisinde çoklu kimliklerinin içerisinde Çerkesliği önemseyip önceleyerek gerçekçi biçimlerde var etmeye çalışan yeni kuşaklar bilmemek, farkında olmamak, tanımamak, inanmamakla suçlanıyor önceki kuşaklar tarafından Çerkes toplumunda sıklıkla. İyi de madem öyle, yeni kuşakların aileleri sizler değil miydiniz?

Henüz cumhuriyet kurulmamışken, bambaşka sosyal, politik ve ekonomik koşullarda ortaya çıkmış ‘Çerkes Rönesansı’nı, 20. yüzyılın ikinci yarısına kadar Türkiye, anavatan ve dünyadaki politik iklimi, 1960’larda başlayan kentleşmeyle beraber ortaya çıkan dernekleşme süreçlerinin kazanımlarını biliyor, görüyoruz. Peki özellikle son yirmi yıldır Çerkes diasporasına asıl ivmeyi katan ana itici unsurlardan birinin, yerleşik formal Çerkes sivil toplum örgütlerinin dışına itilmiş, marjinalleştirilmiş, kıyasıya eleştirilen ve bunlara rağmen hâlâ Çerkesliğine sahip çıkarak mücadele eden yeni kuşaklar olduğunu herkes biliyor ve farkında mı?

Çok anlaşılabilir bir biçimde savaş, soykırım ve sürgün sonrasında yeni geldiği topraklarda ‘sosyokültürel olarak hayatta kalma’ endişesiyle içine kapanma, yüksek kültürel muhafazacılık, ‘öteki’nin karşısında kendini saklama, dışarısı ile temkinli ve uyumlu ilişkiler geliştirme gibi özellikler geliştirmiş Çerkes toplumu bugün anadilini dahi kaybetme tehlikesiyle karşı karşıyaysa ve kültürel devamlılık açısından ciddi kayıplar vermişse, acaba artık bilgisi yetmeyen ve buna rağmen ciddi bir dirençle hâlâ artık işlevselliği kalmamış o eski dogmaları savunan, hâkim anlayışın dışına çıkan her yeni fikri ve anlayışı gayrimeşru ilan eden zihniyetin özeleştiri vermesi gerekiyor olabilir mi?

Amaç gerçekten kültürü korumak/yaşatmaksa, yeni kuşakları sürekli suçlamak/ötekileştirmek/ düşmanlaştırmak marifetiyle mi yapılacak bu? Kimse ölümsüzlük iksiri içmediğine göre, kültürün devamlılığını sağlayacak olan temel özneler yeni kuşaklar değil mi?

Kadın hakları ve sorunları konusunun tam da böyle bir çerçevede ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Çerkes kadınları ve Türkiye’deki diğer kadınların bugün yaşadığı sorunlar büyük ölçüde benzeşiyor ve bu da asla tek başına asimilasyondan kaynaklanmıyor. İçinde yaşadığımız dünyanın koşulları ve gerçeklikleri böyle. Dünya ‘biz’den ibaret değil, biz de dünyanın ‘dışında’ değiliz.

Dolayısıyla, kendileriyle aynı kişisel deneyimlere, gezingelere, aynı kültürel kaynaklara, aynı kültürel eserlere ve ifadelere sahip olup olmadığımı bilmediğim ‘diğer kadınlar’ın yaşadığı sorunlara kıyasla, sonu faşizmle mühürlü kültürcü ve kibirli bir tutumla, Çerkes kadınlarının ‘daha şanslı’ olduğunu ya da Çerkes erkeklerinin toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini yine kıyasla ‘daha farkında’ olduğunu söylemeyeceğim! Ne farklı kültürel yapı ve değerler ne de erkeklik/kadınlık aşağılanacak ya da yüceltilecek mefhumlar değildir çünkü! Kendi kişisel ve kültürel-toplumsal itibarımı korumak için, ‘diğer’lerini karalamayacağım da! Kendi kültürel kaynaklarımız, yapılarımız, eserlerimiz ve ifadelerimize, sanki birer ‘müze parçası’ gibi sabitlik, sterillik ve insan elinden bağımsızmış gibi bir kutsallık atfedip, kadın sorunlarının kaynaklarının sadece ve sadece ‘dışarıda’ ya da ‘münferit’ olduğunu da söylemeyeceğim! Çünkü öyle düşünmüyorum!

Bunlar yerine, 24-25 yaşlarımda iken bir gün köye gittiğimde, dedemle aramızda geçen kısa bir anıyı paylaşmak istiyorum son olarak: Eve vardığımda akşam geç bir saatti, hem yalnız başıma çokça seyahat ettiğim için hem de her gelişimde dedemin algıladığı haliyle uygun saatler dışında eve vardığım için dedem beni ‘turist geldi’ diye karşılardı gülerek. Bunu takiben de ben henüz doktora öğrencisi olmama rağmen, “Profesör kızım hoş geldin” diyerek gururla elini öptürürdü. O gün, bunların yanında, kendi odasına gidip muhtarlık döneminden kalan silahını getirdi bana. ‘Bu silahı sen al ve yanında taşı kızım’ dedi. “Neden dede” diye sorduğumda ise ‘kızım gece gündüz demeden hep dışarıdasın’ dedi. ‘Büyükşehirde hayat zor. Aslında karın tokluğuna çalışıyorsun orada, burada kalsan ben sana bakarım ama git, bunu da al’ diye de ekledi. Ben tabii ki nedenlerini açıklayarak o silahı almadım, dedem de bana hak verdi. Velhasıl, bu anıya şimdi’den baktığımda; büyükbabaannemden başlayarak, babaannem, annem ve bana kadar olan süreçte kadınlık ve erkeklik mefhumunun, bunlara atanan rollerin, beklentilerin nasıl karmaşık ve çatışmalı bir dönüşüm sürecinden geçtiğini çok net bir biçimde görüyorum. Hem kendi kızı olmadığı için ‘kız babalığı’nı deneyimlememiş hem de o feodal aile düzeninde yetişmiş ve pek çok anlamda çok muhafazakâr olan dedemin; bir yandan bende gördüklerini sevinç ve gururla karşılayarak açık ve içten bir biçimde desteklemesi, bir yandan da onları ‘kadınlık’la özdeşleştiremeyerek eril gücü simgeleyen silahını bana vermek istemesi sanırım pek kolay olmamıştır. Bu anımı dönemin kendi koşulları içinde değerlendirip, dedemin ailemizin Türkiye’de doğan ilk kuşağının mensubu olduğunu da hatırlatarak; bugün Çerkeslerde ‘kadın sorunu/meselesi’ yoktur diyenlere “Emin misiniz?” diye sormak isterim.

Sonuç olarak, Çerkes kadınları ve Türkiye’deki diğer kadınların yaşadığı sorunların ne ölçüde benzeyip ne ölçüde farklılaştığını ya da Çerkes erkeklerinin toplumsal eşitsizlik sorununun farkında olup olmadıklarını gerçekten hakkıyla konuşabilmek için toplumsal olarak yüzleşmemiz ve soyunmamız gereken o kadar çok unsur var ki. Ve diaspora Çerkeslerinin bu anlamda karnesi de pek parlak değil. Bazılarını yukarıda okudunuz zaten. Dahası, savaş, soykırım ve sürgün gibi yüzleşilmemiş çok ağır toplumsal travmalar, tüm bu travmaların, haksızlıkların ve kayıpların tutulmamış yası ve acısı, bu yas ve acılara içkin ifade edilmemiş devasa bir agresyon ve tüm bunların kuşaktan kuşağa aktarımı var mesela. Peki Çerkes diasporasında eski/yeni, Abaza/Adige, kadın/erkek, genç/yaşlı ve sair bildiğimiz tüm ikiliklerin müthiş çatışmacı dinamikleri tam da bu yüzleşmediğimiz toplumsal travmalar ve haksızlıkların tutulmamış yasının bağrındaki agresyonu son derece yıkıcı biçimlerde kendi içimize yansıtmamız ve akıtmamızdan kaynaklanıyor olabilir mi?

Ben yaşadığımız ve var ettiğimiz dünyanın şimdi olduğu gibi olmak zorunda olmadığının farkında olan, kendisine, kendilik yolculuğuna ve içinde yaşadığımız toplumsal bağlamlara olabildiğince samimiyetle bakma cesaretini göstererek yine olabildiğince kendi olmaya çabalayan ve dünyayla daha yaşanılabilir ve insanca bir toplum tahayyülü ile ilişkilenen bir insanım sadece. Burada da iyisiyle kötüsüyle, doğrusuyla yanlışıyla kişisel geçmişime dönerek, içine doğduğum ve zamanla genişleyen toplumsal bağlam ve şu an olduğum halimle sahip çıktığım tüm kimliklerimin içerisinden ve bilgi-deneyim-gözlem birikimim içinden süzdüğüm görüşlerimi ifade ettim.

Kendileri çok karmaşık olan olgu ve sorunların, cevapları hiçbir zaman kolay ve basit olmaz. Ve bazen daha fazla soru sormak ve hatta özellikle rahatsız edici sorular sormak, cevap vermekten daha anlamlı ve faydalıdır. Çerkes toplumunda kadınlık mefhumunu ve elbette benzer tüm karmaşık sorunları tüm açıklığıyla konuşabileceğimiz toplumsal, ruhsal ve demokratik olgunluğa ulaşabilmek dileğiyle; adil, özgür ve eşit bir dünya için mücadele eden tüm kadınlara ve insanlığa selam olsun! Dayanışmayla…

*Akademisyen

 

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz