Arkeoloji günlükleri – 1

0
355

Herkesin köyünde mutlaka bulunan olmazsa olmaz gömüler, şuradan şu haritayla şu kadar küp altın bulmuşlar safsataları, bitmek bilmez ve yalan dolandan öteye gidemeyen definecilik hikâyeleri, insanların mezarlarını dinamit ile patlatıp çarpılmamak için imam kullanan mümin talancıların gölgesinde işini yapmaya çalışan arkeologların hikâyesi ile merhaba sevgili okur.

Her yeni tanıştığınız kişinin mesleğinizi öğrendiğinde “Aaa ben de arkeoloji okumak isterdim” dediği, “Altın çıkıyor mu altın” cümlesinin kulaklardan silinmediği, küçükken kırbaçlı şapkalı Indiana Jones portresi çizilen hayallerin, hayatlar kısmında ekmek köşesi kemiren, yaşamak bu değil temalı İbrahim Tatlıses albüm kapağına dönüştüğü bu zümrenin bir üyesi olarak sana bir hikâyem var.

Saat 05.30; fonda bangır bangır çalan Black Sabbath “Heaven and Hell” alarm sesiyle yataktan sürünerek çıktığında seni karşılayan sabah karanlığı ve bozkır ayazı, “günaydın” (tabii böyle bir şey mümkünse). İçini ısıtmak için biraz çay, biraz püskevit.

İşbaşı saati ortalama 06.00; gündüz sıcağına ve güneşine kalmadan çalıştın çalıştın, yoksa zaten dik açıyla vuran ışık parlaklığından toprak üstünde herhangi bir şey görmen küçük çaplı bir mucize. Sabah giydiğin kat kat kazak güneş doğudan yükseldikçe yerini incecik bir gömleğe bırakır. “Hoş geldin, burası bozkır.”

Sabah ayazında donup gündüz sıcağıyla kavrulmaktan çatlamış derinin arasına dolan toprak ile hışır hışır olmuş eller (evet bazen maalesef krem bile çözüm değil)… 21’inci yüzyıl kazılarına denk gelmiş biri olarak tabii ki hocalarım kadar yoksunluk ve yoksulluk yaşamadım ama güncel hayatlarınızı düşündüğünüzde kesinlikle bir mahremiyet bölgesi.

Mevsim yaz; herkes güneyde denizde, ama senin yuvan olmuş bir köy var orda, kırmızıya boyanmış kayalıklarının altına doğru uzanmış, sözde gelişmiş medeniyet kalıplarından uzak, eski, çok ama çok eski bir köy.

Herkesin bir şeylerden sorumlu olmak zorunda olduğu; iş bilincinin, çalışma etiğinin temellendiği, kişisel alanlar korunarak birlikte (ki en az 15 kişi) yaşamanın öğrenildiği bir okul gibi, tatlı disiplinli geçen 2-3 aylar.

Öğrencilik yıllarından kalma anıların büyük bir kısmını bunlar gibi anekdotlar oluşturur. Çoğunlukla profesyonel olmayan, daha çok gönül bağıyla kurulan, içinde daha çok duygusallık gezen hikâyeler. Her ne kadar yaşanan deneyimler farklı olsa da o yıllarda çalışılan kazılar hep biriciktir. Yıllar geçse de üstünden, hep gülümsemeyle, sevgi ve saygıyla.

Önceki İçerikKAFFED YouTube
Sonraki İçerikİnsan hakları
Olgaç Oral
1990 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Arkeoloji bölümünde tamamladı. Lisans süresince Anadolu’da ve İstanbul’da çeşitli arkeolojik kazılarda çalıştı. 2013 yılından beri İstanbul içerisinde başta Pendik, Sirkeci, Yenikapı, Metro, Marmaray, Beşiktaş olmak üzere birçok arkeolojik kazı ve projede aktif görev almakta.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here