Ermeni köy edebiyatı, Hemşin kültürü ve çağrışımlar – 1

0
169

Neden Ermeni köy edebiyatı?

Hemşin Ermenicesi benim anadilim. Ben iki dilli büyüdüm. Okula gitmeden önce hem Hemşin Ermenicesi hem de Türkçe biliyordum. Aslında ailem öğrenmemi pek istememişti. Bunun görünür nedeni Türkçemin bozulması korkusu idi. Ama ben daha sonraki yıllarda Türkçe korkusunun başka korkularla ne kadar akraba olduğunu öğrenecektim. Ailemin öğrenmemi pek istememesine rağmen Hemşin Ermenicesi öğrenmemin en önemli nedeni yaşadığımız yerdi. Yani köyümüz ve yazları çıktığımız yaylamız. Çünkü köyümüzde ve özellikle yaylamızda Türkçe konuşunca yorulan momilerimiz vardı. Yedisinden yetmişine herkesin Hemşin Ermenicesi bildiği ve konuştuğu bir ortam vardı.

Şimdilerde yaylalarda ve köylerde yaşayanların sayısı çok azalmış durumda. Köyde ve yaylada insanlar eskisinden çok daha kısa sürelerle kalıyorlar. Yaz döneminde çay toplamak için ve neredeyse yalnızca çay döneminde köyde; çay aralarında da “tatil” amacıyla birkaç gün yaylada kalıyorlar. Anlayacağınız yayla artık üretim ve yaşam alanı değil, tatil mekânı olmuş durumda. Bu yüzden de torunlar momilerden Hemşin Ermenicesi öğrenemiyorlar. Şehir merkezlerinde Laz çocuklarıyla birbirlerini Türkleştiriyorlar.

Tabii bizim yaşadığımızı farklı dinamiklerle farklı biçimlerde de olsa İstanbul Ermenileri de yaşadı, yaşıyor. Ermeni Kültür Derneği üyesi gençlerle, Nor Radyo’da program yaptığım dönemlerdeki sohbetlerde, bizim kullandığımız birçok kelimeyi, geleneği, inancı vb. kültürel değerleri bilmediklerini fark ettim. Sonra bunun, bu kültürel değerlerin Ermeni kültüründe olmamasından çok, köylülüğe ait değerler olmasından ve şehirli Ermenilerin bunları bilmemesinden kaynaklandığına kanaat getirdim.

Tabii bu kanaatimin oluşmasında Ermeni köy edebiyatının iki usta isminin kitaplarının büyük etkisi olduğunu söylemeliyim. Biri Agın (Eğin)-Kemaliye, diğeri ise Xarpert–Harput Ermenilerinin köy yaşantılarını anlattığı halde, bu hikâyelerde anlatılanlarla, buralardan hem fiziki olarak hem de dinsel olarak uzun yıllar önce kopmuş olan Hemşin köy yaşantısı ve kültürü arasında birçok ortaklık görmek heyecan vericiydi. Tahmin edenleriniz olmuştur. Bu usta yazarlar, Hamasdeğ ve Hagop Mintzuri. Kitapları Türkçe okuduğum için öncelikle Aras Yayınları’na ve yayına hazırlayan Ardaşes Margosyan’a; çevirmenler Sarkis Seropyan ve Silva Kuyumcuyan’a teşekkür etmeyi borç sayıyorum. Kentlilerin bilmediği, bilemeyebileceği özel deyimleri, kelimeleri orijinal halleriyle vermeleri ve özenli notlar hazırlamaları sayesinde bu kitaplar benim için verdikleri edebi hazzın yanı sıra öğretici de oldular.

 

Hamasdeğ: Güvercinim Harput’ta Kaldı

Kız Eğsig ilk hikâye. Kitabın daha ilk hikâyesinde tanıdık kelimeler görmeye başlıyorsunuz. Kız, Eğsig adlı hikâyeden bir bölüm: “…O gün de minderini düzeltip Hayr mer duasına başladı. O sırada mihrabın önündeki öğrenciler de karşılıklı abretso ilahisini seslendirmekteydiler.” (s.13). Biz aslında baba yerine dad kelimesini kullanırız. Hayr’ı görünce biraz hafızamı zorladım. Mesela babam bazen sinirlenince ku hayn u maye k.nin şeniye diye küfrederdi. Buradaki hayın hayr olduğunu kitabı okurken anladım. Tabii bir de hokur ve hopar kelimelerinin hayr kur ve hayr ağpar’dan geldiğini. Biz yaşamaya abruş deriz. Abretsu dersek yaşat demiş oluruz. Sayfanın altındaki “…eski Ermenice’de ‘yaşat’ anlamına gelen abretso ile başlayan…” notunu görünce, abretso’nun anlamını bilmeyen Ermeni Kültür’deki genç arkadaşlarımla dalgamı geçtim: “Biz sizden çok Ermenice biliyoruz be. Bak eski Ermeniceymiş bu kelime.”

Okumaya devam ediyoruz. Eğsig’e göz koyan Torik Bedo’yu anlatıyor. “Ah birazcık cahil olaydı, Allah şahit evlenirdi Eğsig’le!… Eğsig kırk sekizine yakın cahil kadın; kendi altmış beş yaşında, gözleri bulanık…” (s.15) Arapçadan Türkçeye de girmiş olan bu sözcük bizde de aynen buradaki gibi genç anlamında kullanılıyor. Bilmeyen, tecrübesiz, okumamış anlamında değil.

Mavi Boncuk kitaptaki ikinci hikâye. Sevmenin çocukça halleri ile gülümseten hikâyede mereklerden çıkan cinlerden nahırlardan da söz ediliyordu. (s.25) İstanbullu kardeşlerim bunları da bilmiyordu haliyle ama ben bir köylü olarak marağ’ı da naxir’i de biliyorum tabii ki.

Çoban Dağı’nın Masalı bir sonraki hikâye. Tabii işin içine masal girince anlamalıydım, bizim medoğum kedin perilerinin Xarpert dağlarında da gezindiğini. “‘Keçiye bakın keçiye’ diye bağırdı içimizden biri. Sesi yankılandı ve birbirimize baktık. Daha sonra bir kayanın tepesinde aniden beliren keçiyi gördük. Adeta kayaların bağrından çıkmış, sesimizin canlılaşmış yankısıydı ya da yankıyı üreten sahici bir peri… peşinden ise, rüzgara kapılmış bir tay, dağ perilerine özgü tuhaf sıçrayışlarla bir dağlı oyunu sergiliyordu.” (s.30)

Miço, köyün haşarı çocuğu. Miço’nun hikâyesinde serüvenimize devam ediyoruz. Miço yaramazlıkları ile uzak çocukluğumu hatırlatıyor ve kırık bir gülümseme yayılıyor hikâyeyi okudukça yüzüme. Çağrışımlar bu hikâyede de devam ediyor. Miço yaramazlıklarıyla Kel Ğugas’ın Hersinden kelini bile kızartıyordu. (s.40) Evden kaçan Miço bazı geceler Mırdoların ahırında sakuda sabahlar. Bizim yayla evlerindeki safkide yani. (s.46) Ander Miço, Lusig’in sesinde bakın neler görüyor: “Onun sesi, Surp Sarkis Dağı’nın kayalarına konan güvercinlere dönüşmüş perilerin seslerinden de tatlı ve güzeldi.” (s.48) Aklıma bir dörtlük geliyor hemen. Karşıya kayalara / peri bağirur peri / kar yağdi da kapatti / koniştuğumuz yeri. Sonra çocukluk anılarımın dere kenarlarından, ormanın derinliklerinden kendisini perilerin çağırdığını söyleyerek büyülenmiş gibi dağa doğru yürümeye başlayan amcaoğlu Ramazan. Arkasından karanlık geçitlerde hayvan kılığına girmiş periler gördüklerini, arkalarından seslendiklerini, üzerlerine taş attıklarını anlatan momiler. Miço çocukluğumu çağırmaya devam ediyor; Lusig’e; “süpürgeye binip uçan, baykuşun gözlerine bakıp fal açan, günün saatlerini belirleyen çadunun masalını” anlatırken. Az mı çadu hikâyesi dinledik karanlık yayla gecelerinde ateşin gözüne bakarak.

Yağmur adlı hikâyede babamın gürültü yaptığımızda bizi azarlaması aklıma geliyor; Göbek Barsam’ın dükkânının darabalarından bahsederken. (s.57) Darabaların çok güzel anıları yoktur bende. Çünkü babam bizi azarlarken; “Tseniyed gedretsek. Tsezi vegannum darabaniyus şebetsnim gu-Sesinizi kesin. Sizi kaldırır darabalara vururum” derdi. Bu hikâyeyi çabuk geçmek istiyorum. Sonra marağ’a kaçıp sinirim geçtikten sonra (s.59) devam ediyorum. Tanıdık kelimeler bu kez Torik Ğugas’ın tarlalarında çıkıyor karşıma. Birinin adı Hoğtar, diğeri Marhon. İstanbullu arkadaşlar Hoğtar’ı biliyor ama Marhon’u çıkaramıyorlar. Bende yine muzip bir gülümseme. E tabii, köylü değilsiniz, kim bilir en son ne zaman marx-çıra kullandınız. Bizim evlerimizde yaz kış soba yanar. Kışın içerde, yazın dışarda. Marx olmadan ateşi tutuşturamazsın. Bu yüzden olmalı marhon açıklanmış dipnotta. “Çıralık ağaçların bol olduğu yer.” (s.62) Al sana köylü işleri. “Sürmek, ekmek, yeni öküz, ter, emek, borç, senet, tüm bunlardan sonra iyi bir çeç kaldırmak…” Aklıma bu kelimeleri Ermenice orijinalinden okumak geliyor. Sözlükler karıştırıyorum. Hepsi bizim de yaptığımız işler, hepsi bizim de kullandığımız kelimeler. Tabii çeç’i bilmiyor bizim İstanbullular. Sonra Torik Ğugas’ın karısının başındaki laçag çıkıyor karşıma, alacaklısını sinirlendiren ipek laçag. (s.67) İşte başka bir dörtlük daha geliyor uzaklardan: Çağatskn i var kaletser / kuym lazut vaan tskuş / ka kezi gesmat ça ta / cermag laçag vaan tskuş.

Damat Ovan’ın şalvarından ve çarığından utanması, amcamın tek çarığı yırtılmasın diye köyün içinden geçerken giyip ormana gittiğinde çarığını çıkarmasını hatırlatıyor bana. Ya Halil Abim doğduğunda annemin kucağında onu yemek için gelen çadu’nun korkusu ile akraba olan Ovan’ın korkusu. “…Tıpkı anahtar deliklerinden süzülerek evlere giren ve bebekli kadınların yüreklerini uzun tırnaklarıyla deşip karanlıkta rüzgarla birlikte uzaklaşan allar gibi… Ovan o alların ürküsünü yaşıyordu. Sanki başucunda kapkara, çadır misali karanlık kanatlarıyla dikilmiş duruyorlardı.” (s.75) Hele Karan Hanım’ın kadınlara seslenişini duyunca köyümün kadınlarının muhabbetine tanık olmuş gibi oldum: “Ka! Hayırdır inşallah, Ovan damat olmuş.” (s.77)

Dapan Markar’daki nahırı, mereği geçip bir cigara içiyorum ve kitaba adını veren hikâyeye geçiyorum.

Güvercinler hikâyesi için kitabın başında Onnig Paluyan’ın söylediklerine katılmamak elde değil. “…Bu kısa öyküde muazzam bir dram yaşanır ve sonu cinayete kadar varır: köyde bir cinayet. Sinema yapımcıları için mükemmel bir senaryo…” (s.1) Hikâyenin etkileyiciliği ve filme konu olmuş olup olmaması bir yana, ben yine kelimelerin, çağrışımların peşindeyim. Bizim dilimizde de çok rastlanan, kaybolan kelimelerin yerine gelen melez kelimelerle karşılaşıyorum bu hikâyede. Bizde ser enuş, gayib enuş, uymiş elluş, duşunmiş elluş, vaz antsnuş gibi kullanımlar vardır. Kelimenin yarısı başka dillerden alınmış, yarısı Hemşin Ermenicesidir. Aynı form kefş ınel (s.91), uymiş ıllal (s.94), alişmiş ıllal (s.96) zorlanmiş ıllal (s.97), vaz antsınel (s.94, 98, 101, 106) olarak karşıma çıkıyor. Harput’ta da Hemşin’de de dil aynı şekilde davranıyor diyorum kendi kendime.

Kurban Gar Amu İdi hikâyesinde yine tanıdık yer isimleri çıkıyor karşıma. Sevkar, Vank, Bağag. (s.112) Xaçivanakun duzi / parlak olur yulduzi / çiksam Xaçivanak a / Gyorsam sevduğum kizi dörtlüğü ile Harput’un Vank’ından (manastır), Sevkar’ına (Karataş) oturup su içtiğim Bağag’dan (soğuk çeşme) selam ediyorum Xaçivanak’a.

Çalo son hikâyemiz. Talihsiz köpek Çalo, kişilik sahibi bir köpek. ‘Bu kadar mı güzel karakter yaratılır’ diyorsunuz okurken bir yandan. Önce anlamıyorsunuz köpek olduğunu zaten. Anladıktan hemen sonra da unutuveriyorsunuz. Bir insandan söz ediyormuş gibi hissettiriyor Hamasdeğ, eşsiz üslubuyla. Köyün bir bireyi gibi, tanış oluyorsunuz, arkadaş olmak istiyorsunuz, seviyorsunuz, üzülüyorsunuz, canınız acıyor. Ama kelimeleri kovalamaya devam ediyorum yine de. Haçağpür de Çalo ile geziniyor, ateşi egiş ile harlıyorum. Çalo’nun hikâyesi de ölümle bitiyor.

Çağrışımlarım beni ölüm konusuna getirip duruyor. Şimdiye kadar nasıl yabancı kalabildim bu hikâyelere diyorum. Şimdi belki de ölmekle yaşamak arasındaki ince çizgide, saçılmış tanelerimi toplamaya çalışıyorum ilaç niyetine, tohum niyetine. Yeniden yeşerebilmek için…

Önceki İçerikLaz edebiyatı görmezden gelinemez
Sonraki İçerikDemokrasi Konferansı
Mahir Özkan
Artvin İli Makriyal / Noğedi (Kemalpaşa ) ilçesinde 1978 yılında dünyaya geldi. Çukurova Üniversitesi Felsefe Öğretmenliği Bölümü'nden 1999 yılında mezun oldu. 2008-2011 tarihleri arasında Agos gazetesinde yayınlanan öyküleri 2014 Eylül'ünde 'Hemşin Öyküleri' adıyla Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. 2016'da Hemşince çevirisini yaptığı Küçük Prens, 'Bidzig Pirens' adıyla yine Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Derlemelerini Uğur Biryol'un yaptığı İletişim Yayınları tarafından yayınlanan 'Karardı Karadeniz' ve 'Karadeniz'in Kaybolan Kimliği' adlı kitaplara makaleleri ile ve Leyla Çelik ile Elif Yıldırım'ın derlediği, Nika Yayınları tarafından yayınlanan 'Yeşilden Maviye Karadeniz'den Kadın Portreleri' adlı ortak kitaba bir öyküsü ile katkıda bulundu. 2009-2014 yılları arasında Norradyo adlı internet radyosunda 'Hemşin Öyküleri' adlı bir program hazırlayıp sundu. 2014 yılında bu yana yayınlanan Gor dergisinin yayın ekibinde yer alıyor. Evli ve bir kız çocuğu babası.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here