İçimizden biri…

0
228

İçimizden biri İlhami Han. Düzceli bir Çerkes. Arkadaşlarına çok düşkün. Düzce Belediyesi’nde çeşitli kademelerde -tahsilat şefliği, hesap işleri müdür yardımcılığı, kültür müdürü- ekip çalışması ile güzel işler yaptı. Şehir Tiyatrosu’nda 48’i başrol, 49 oyunda oynadı. Beyin kanaması sonucu felç yaşadı. Yaşama küsmedi…

Düzce Üniversitesi “yılın hastası” ödülü verdi ona, İstanbul Çapa Tıp Fakültesi de “fahri doktor” unvanı…


-İlhami Han, okuyucularımız kendi içlerinden birini, seni tanısınlar.

-Orta gelirli bir hanenin büyük çocuğuyum. Dedelerim Düzce’nin Muncurlu Köyü’ne yerleşmişler. 1860 tarihli Osmanlı salnamesi arşivimde, paylaşırım. Orada, Bolu sancağı Düzce kazası olarak geçmiş iskân edilen yer. Han ve Besni kabilelerinden söz ediyor. Benim soyadım da Han zaten.

Bizim evde Çerkesçe konuşulmadı yani büyüklerimiz konuşmadı. Dedem sağ değildi. Babaannemden öğrenmeye çalıştım. 1980’li yıllar, Çerkes alfabesi ile tanışmıştık, babaannemi karşıma alarak alfabe destekli öğrenmeye çalışmıştım. Konuşma dilinde gırtlaktan çıkan seslerle alfabenin uyumunu tam sağlayamayınca bir türlü o iletişimi yakalayamamıştım. Eksikliğini, ezikliğini hep hissettim.

-Sen köyde mi doğdun?

-Hayır, Düzce merkezde doğdum.

Ekonomik sıkıntılardan kaynaklı Çerkes kültürüne olan ilgim düğünlerden öteye gidemedi. Aidiyetimle ilgili hep bir sorumluluk hissettim ve bilinçlendikçe araştırmaya, okumaya başladım. İlk okuduğum kitap Çerase Tembot’un “Tek Atlı” romanı idi, Mevlüt Atalay çevirmişti. O kadar zevk almıştım ki onu iki üç kez okudum, rüyama girdiğini bile hatırlıyorum. Sonrası geldi, ulaşabildiklerimi okumaya devam ediyorum.

Sülale armamızın peşine düştüm. Bizimkilerden net yanıt alamayınca araştırdım. Düzce Adıge Kültür Derneği şimdiki yönetim kurulu üyelerinden Çetaw Setenay Yıldız’la irtibata geçtim. Armalar işliyor. Ankara Çerkes Derneği arşivinden de yararlanarak araştırdı ve sülale armamızı buldu. Babamla sohbetimizde söylemişti, Hanova diye anılıyormuşuz, farklı telaffuz edildiği de –Hanuko, Hanoğa- oluyormuş. Armamız Hunagu olarak çıkıyor.

-Düğünler dedin ya biraz önce bizim danslarla aran nasıldı?

-Akordeon benim hayatımda çok önemli. Akordeon sesini duyduğumda DNA’larımızdan kaynaklı olsa gerek kanım anında kaynamaya başlıyor, müthiş bir enerji hissediyorum. Ekonomik açıdan kendimi toparlamaya başladıkça merak saldım, bir şeyler öğrenmem lazımdı. Mesela “kafe”yi 20 yaşından sonra öğrendim. Sinan diye bir kardeşim var, şu anda Kanada’da çalışıyor. Normalde iş saatleri sekiz beştir ya ben akşam altı – yedilere kadar onunla çalıştım işyerinde. O dönem Kelebek Mobilya’da çalışıyordum. Detaylarına kadar öğrendim çünkü çok hevesleniyordum düğünlere gittiğimde oynayanları gördükçe.

-Düğünlerde mahalli oyunlar…

-Muhlis Sungur ve kız kardeşi Leyla ile Kayseri Uzunyayla’ya düğüne davet edildik. Muhlislerin bir akrabasıydı. Aylardan şubat. Karahalka Köyü’ne gittik, kar o kadar yoğun yağmış ki otobüsü aşacak boyutta bir kar var. Bir oyuk var boş arazide, “Buradan gireceğiz, köye geldik” dedi Muhlis. Yol tamamen kar altında, gerçekten de tünel gibi oyup yol açmışlar. Neyse oradan girdik, arabayı bir yere park ettik, tünellerin arasından evi bulduk. Bahçesinde büyükçe bir ahır, orada yapılıyor düğün.

Bizi çok iyi karşıladılar, çok ilgilendiler, o düğünü unutmam mümkün değil. Karşılandığımız andan itibaren hemen ikramda bulundular. Kimi 35’lik, kimi 25’lik ceplerinden çıkartıp ikram ediyorlardı. O dönem sigarayı da bırakmıştım, ‘içmeyeceğim’ diye nazikçe reddediyordum. Onlar da çok hoş karşılamıyordu bu durumu.

Düğün bitti bizi yolcu edecekler. Karşılayan grup arkamızdan geldi, vedalaşmak için sarıldık. “Bizi çok iyi ağırladınız, çok memnun kaldım, siz de bizden memnun kaldınız mı?” diye sordum. Orta yaşlı abilerimizden bir tanesi; “Bir daha buraya gelirsen böyle gelme” dedi. Çok şaşırdım, ne demek istedi diye düşünürken yanındakiler müdahale etti; “Sana yapılan ikramları hep geri çevirdin ya biraz bozuldu, ondan bu tavır” dedi. “Tamam, bir dahakine dikkat edeceğim” dedim.

-Düğün ne oldu, hani mahalli dans…

-Babadan kalma Rus paltosu vardı, kahverengi uzun, Rus askerlerinin giydiği gibi, dıştan cepli. Onunla gitmiştim, modern şeyler ilave etmiştim, yakasını deri yaptırmıştım falan. Düğün başladı. Dansa da davet ettiler ve ikaz da ettiler çaktırmadan, “Düzce’deki gibi değil, sen dans eşine gitmeyeceksin, önce o gelecek, sonra devam” diyerek. İlk kez düğünde oynamış oldum. Sonra Düzce’de devam ettim. İki çiftin oynamasını çok seviyordum, onu yapamadım, içimde ukde kaldı.

-Düğün, dans, başka?

-Okuyorum. İlk okuduğum kitap Çerase Tembot’un Tek Atlı romanı idi, Mevlüt Atalay çevirmişti. O kadar zevk almıştım ki onu iki üç kez okudum, rüyama girdiğini bile hatırlıyorum. Sonrası geldi, ulaşabildiklerimi okumaya devam ediyorum. Ulaştırılanları da tabi ki…

Düzce Şehir Tiyatrosu

 

-Düzce şimdi bir il, nüfusu arttı, kent büyüdü… Gençliğimizin Düzce’si bir kasabaydı ve senin orada bir tiyatro geçmişin var…

-Tiyatro bana iyi bir gözlemci olmayı katmıştı. Kendimce araştırmalara yönelmeme, insanları gözlemlememe neden oldu; okuma isteğim arttı. Her birinden bir şeyler aldım. Kendimi tanımlarken devrimci olduğumu söyleyebilirim. Evet, inançlıyım, kimsenin inancını sorgulamıyorum, elimden geldiğince dini vecibeleri yerine getirmeye çalışıyorum ama kimseye de sen niye yapmıyorsun deme hakkını ve haddini kendimde bulmuyorum. Herkes kendi istediği şekilde yaşayabilir, özgür bir şekilde, ben inançlarım doğrultusunda böyle yaşıyorum ama ruhumda bir devrimcilik var, o hep vardı, dik duran biriyim. Çalışma hayatımda da dik durdum, amirlerimle de sürtüşmeler yaşadığım dönemler oldu. Doğru bildiğim, inandığım şeylerin üzerine gittim, geri adım atmadım.

-Tiyatroya ne zaman ve nasıl başladın?

-Düzce’nin yetiştirdiği değerlerden biri, rahmetli Celil Yağız Abim vardı. Adıge.

-Celil Abiyi saygıyla analım…

-Celil Abim tiyatroya sevdalı, bunu Düzce’ye katmak için çok çaba sarf eden bir abimdi. İstanbul’da tiyatro yapmış, filmlerde de oynamıştı; “Dondurmam Gaymak” filminde de oynamıştı.

Bir oluşumun içine girdi, “Düzce Şehir Tiyatrosu”nu kurdu. Aslında beni o kadar tanımıyordu ama ortak dostumuz Murat Haldun Delibaşı benden bahsetmiş, çağırdı. “Tiyatro kuruyoruz, sen de görev almak ister misin?” dedi. “İsterim hocam” dedim ve başladık. Gençlik Merkezi kurulmuştu Düzce’de, Türkiye’de ilk defa bir ilçede böyle bir merkez kuruldu.

-Sene, hatırlar mısın?

-1990’ın başları. Avni Akyol dönemiydi, Düzce’ye iyi hizmetlerin yapıldığı dönemdir bana göre. Bina yapıldı, dönemin Milli Eğitim İlçe Müdürlüğü’nde görevli Ali Kuyumcu abimiz, o da Adigeydi, buraya müdür olarak atandı. Bir tek makam odası var, bomboş bir bina; ne bir salon, ne merdiven, ne de sahne var. Celil Abi “Burayı işler hale getirmemiz lazım, yaşatma derneği gibi bir dernek kuralım” dedi. İçlerinde en genç ve tecrübesiz olanı benim. Yönetim Kurulu oluşturuldu, ben de yönetimdeyim. Komisyonlar oluşturuldu, iş öncelik sıralaması yapıldı. Maddi destek gerekli öncelikle; fabrikalara vs. giderek oralardan destek istenecek. Bunu yaptık. Gece yarılarına kadar sırtımızda kalaslar taşıyarak inşaatın bir an önce bitmesi için çalıştık. Merkezi, salonu, zeminin şapını yaymak ve düzeltmek dahil el birliği ile, tırnaklarımızla kazıyarak yaptık. Baki Çüle, Aydın Baykula destek oldu.

Aziz Nesin galamızda…

-Ve ilk oyun…

-İlk oyunumuz Turan Oflazoğlu’nun “Elif Ana” oyunu idi. Özellikle ses tonumla ön plana çıkmaya başladım, 49 oyun sahneledik, 48’inde başrol bendeydi.

Aziz Nesin’in “Biraz Gelir misin?” oyununu sergileyeceğiz. Celil Hoca “Bu oyunu sen yöneteceksin” dedi, kendisi oyuncu olacak üstelik. Şaşırdım. “Hazırlıklarını yap” dedi. Teksti aldım, iki-üç gece okudum, üç-beş kez. Ajandamın neredeyse yarıya yakınını aldığım notlarla doldurdum. Provalara başladık, son derece ciddiyim, Celil Hoca falan dinlemiyorum, “Ne istiyorsam onu yapacaksınız” diyorum.

Oyunu hazırladık. Celil Abi, Aziz Nesin’i galaya davet etti, geldi Aziz Nesin. Oyun bitti, dolu salon ayakta alkışlıyor. Sonrasında mini bir toplantı yapıldı, basın da vardı. Aziz Nesin’in dediğini hiç unutmuyorum. Omzuma kolunu attı, “Ben bu oyunu taşra için yazmamıştım. Taşrada canlanabileceğini düşünmemiştim, İlhami Bey’e teşekkür ediyorum, aynen düşündüklerimi yorumlamış” dedi.

-Tiyatro kaç yıl devam etti?

-20 yıl. Celil Yağız, Bülent Velioğlu, Alev İşler, Haluk Velioğlu, ben kemik kadroyduk. Nurullah Çelebi, Akif Çodur ve diğer gençler o ortamda yetiştiler. Bir dönem ‘Düzce damadı’ diye anılan sinema oyuncusu Tarık Şimşek de ekibe katkı yaptı.

 

Çerkes sürgünü ve tiyatro

 

Bir dönem Düzce Kafkas Kültür Derneği Şerson Pasajında idi, yönetim kurulu başkanı Hikmet Neğuç. O pasajın üzerindeki dairelerden birinde oturuyorum. Tiyatroyla uğraştığımı bildikleri için gençler, “Bir oyun hazırlayacağız, gecemiz var, oyunu yönetir misin” dediler. Çerkes sürgünü ile ilgili bir oyundu. “Elimden geleni yaparım” dedim. Celil Abiye danıştım, “Yardıma ihtiyacın olursa yanındayım” dedi. Teksti okudum. Oyuncularla görüştüm, çalışmalara başladık.

Yönetmen ana fikrin en iyi şekilde sunulması için kendi koreografisini oluşturur. Ben de öyle yaptım. Oyunun finalinde oyuncu göğsünü kabartarak, dimdik, kollarını gererek ve alkışlara kapılmadan, Kafkasya’yla-anavatanla ilgili bir şeyler söyleyecek. Defalarca çalıştık. Bayram Sineması’nda sergileyeceğiz. Oyun başladı, arka sıralardan seyircilerle birlikte izliyorum. Gayet güzel gitti her şey. Ama finalde özellikle uyardığım, sakın burada falso vermeyin dediğim yerde oyuncular alkışlar eşliğinde temennah yapmaya başlamadı mı?

Hemen salondan çıktım, ardıma düştüler, “Gitme” diyorlar ama dinlemedim, “Oyunun bütün güzelliği gitti o yaptığınız hareketle” dedim.

-Denk düşürüp iki ya da üç oyununuzu izlediğimi hatırlıyorum. Gençlik Merkezi ne durumda?

-İl Spor Müdürlüğüne bağlandı. Bana göre yetersiz, ilginç şeyler yapıyorlar yapılabilecek o kadar güzel şeyler varken, mesela şu anda yaptıkları proje “Haydi Gençler Sabah Namazında Buluşalım” gibi bir şey. Görüştüğümüzde yöneticilere; “Bu sizin işiniz değil, Diyanetin işi, burada başka şeyler yapmalısınız” diyeceğim.

-Tiyatro devam ediyor mu?

-Etmiyor. Biz kendi çapımızda, Düzce’de ilk kurulan televizyon Öncü için, Levent Kırca’nın “Olacak O Kadar” programı gibi komedi programları yaptık, haftada bir gün yayınlandı, izleniyordu. Yazarlar kadrosunda ben de çalıştım. Bizim kullandığımız esprili bir parodiyi Levent Kırca bizden bir sene sonra kullanmıştı, onu hatırlarım, biz ondan bir sene önce düşünebilmişiz…

Beyin kanaması ve felç…

 

-Yaşadığın sağlık sorunundan söz eder misin? Yaşadıkların, deneyimlerin, benzer konumdakilere örnek olacaktır…

-2002 yılında kalp ameliyatı geçirdim, kalbime metal kapakçık takıldı. İstanbul Siyami Ersek Hastanesi’nde. Tam da o dönemde bir yoğun bakım hemşiresi tutuklanmıştı. Adı İlhami olan sevgilisinden ayrılan ve bunalıma giren hemşire yüksek dozda potasyum vererek bazı hastaların ölümüne neden olmuştu. Yani direkten döndüm bir anlamda…

İşte o operasyona bağlı olarak kapakçığın rahat çalışabilmesi için kan sulandırıcı ilaç kullanıyordum. Belli periyotlarla test yaptırarak. Ama maalesef konuyla ilgili yetersiz aktarımın sonucu olumsuzluk yaşadım. Düzce Üniversitesi Rektörü ve Tıp Fakültesi Başhekimi ile de görüşüyor, tanışıyordum. Kendilerine de anlattım:

“Hasta ya da hasta yakınlarına o kritik anda, o çaresizlik içinde doktor bir şeyler söylüyor ya, hasta veya yakını onu duymuyor, anlamıyor. O an ifade edildi ya, bir daha tekrarlanmıyor. Böyle olmamalı. Teknoloji gelişti, herkesin önünde bilgisayar var, bir çıktı hazırlayın. Mesela kapakçıkla ilgili rahatsızlığı olan kişiye yapılan ilk müdahaleden sonra takip etmesi gerekenler neler, bunu yazılı verin ki hasta veya yakını ne yapacağını net olarak bilsin. Bu yapılmadığı için beyin kanaması geçirdim.”

Beyin kanaması geçirip hastaneye götürüldüğümde doktorla şöyle bir diyalog yaşadım:

-Niye beyin kanaması geçirdin biliyor musun?

-Bilmiyorum hocam.

-İlaçlarını düzenli kullanmamışsın.

-İlaçlarımı düzenli kullanıyorum.

-Peki testlerini yaptırıyor musun?

-Ayda bir yaptırıyorum.

-Ne demek ayda bir, senin haftada bir yaptırman lazım, çünkü o test kanın sulanmasındaki değeri veriyor. O değere göre ilacın dozunu ayarlayacaktın. Sen bunu yapmadığın için sağ lobunda patlama yapmış, bu da senin sol tarafını etkiledi, dolayısıyla bu felci geçirdin.

Beyin kanması yaşadım ama hafızamı hiç kaybetmedim. İlk anları da hatırlıyorum. Lavabonun önünde yığılıp kaldım, eşim Zuhal telaşlandı, kardeşim Gökhan’ı çağırdı, evlerimiz yan yana. Gökhan gelince hemen anlamış “Abim felç geçiriyor” demiş, eczacılıkla uğraşmasından kaynaklı bilgisi ile. Ve hemen 112’yi aramışlar. Bilincimi kaybetmedim, hatırlıyorum, “Sakin olun” falan diyorum. Ekip geldi, hastaneye götürecekler, sedye ile ambulansa taşıdılar, iki hemşire kızımız var, Soma maden kazasındaki işçi örneğini hatırla, “Poşet gibi bir şey varsa lütfen verir misiniz, her an istifra edebilirim, aracı pisletmeyim.” Dedim. “Amca boş ver, sen pislet biz temizleriz” dediler. Sonradan öğrendiğime göre istifra etmem benim için iyi bir şeymiş.

Yanlış hatırlamıyorsam yedi gün yoğun bakımda kaldım, müdahaleler yapıldı, sonra özel odaya alındım, taburcu oldum.

Adım adım özgüven…

 

Kanedyen dediğimiz koltuk değneğiyle kısa mesafelerde hareket ediyordum. Hastalığın en büyük sıkıntılarından biri, lavaboya gitmek istesen kanedyen de kullanıyor olsan evdekilerden biri eşin, annen, kızın ya da kardeşin seni arkadan belini tutarak lavaboya götürüyor, pijamanı/eşofmanını indiriyor, yanında kalmak zorunda hani bir şey olursa endişesiyle… Bu bir hasta için acayip baskı, bunu yenmem lazımdı. “Bunu kendi başıma becerebilmeliyim” diye kurmaya başladım.

Oturduğum yerde elimden yere düşen bir objeyi eğilerek aldım, sonra yalnızken kanedyen desteğiyle ayağa kalktım, heyecanla yürümeye başladım… “Ayaktayım ve kanedyeni düşürdüm, ayakta kaldım, ne yaparım” diye düşündüm. Bakalım belim beni ne kadar ayakta tutabiliyor, vücudum ne kadar güçlü, test etmek istedim. Ayaktayken kanedyeni yere attım, yavaş yavaş eğilerek aldım, doğrulup yürümeye devam edebildim. Başka şeyler de yapabileceğime dair güven geldi. Zuhal’den rica ettim, “Bana yarım avuç pirinç getirir misin” dedim. Pirinç tanelerini yere serptim. Yavaşça eğilerek kanedyeni yere koyup tek tek pirinçleri topladım. Bu güvenle “Bundan sonra lavaboya yalnız gideceğim, eşofmanımı da kendim indireceğim” dedim ve yaptım. ‘Bazı şeyler kafada bitiyor’ diye bir söylem vardır ya, bu doğru, kafamda bitirdim öncelikle…

Sıkıntılardan biri de şuydu; bütün gün odadayım, enerji harcamıyorum, yorgunluk hissetmiyorum, dolayısıyla erken yatamıyordum. Evdekiler de beni yatırmadan yatamıyorlardı. Bu da baskı yaratıyordu. Kendi başıma yürüme, lavaboya gitme çalışmalarının sonucu isteyenin istediği saatte yatabileceği bir düzene de geçebildik ve rahatladım.

Bahçede kanedyeni şöyle 10 metre öteye fırlattım, iki ayak üzerinde dengede durmaya çalışarak, ayaklarımı sürte sürte de olsa gittim kanedyeni aldım. Şimdi kısmen kısa mesafelerde kanedyen kullanmadan yürüyebiliyorum, mesela bizim evden yan taraftaki kardeşimin evine. Havalar açık olduğu zaman bahçede kanedyensiz, yaklaşık 400 metre civarıdır tam turu, iki tur yapabiliyorum. O aşamaya kadar getirdim kendimi.

Bu arada fizyoterapist desteği aldım, ilişkilerim oldukça iyiydi. Yönlendiriyordum onları da, “Şunu yapalım mı, yapabileceğimi hissediyorum” gibisinden. Öyle öyle mesafe kat ettik. Bir fizyoterapist şunu demişti; “Keşke bütün hastalar senin gibi olsa”.

Kontrollü bir şekilde merdiven inip çıkabiliyorum şimdi.

-Senin durumunda birçok hasta gözlemlemek mümkün, üstelik yaş farkı da gözetmeksizin. Genç yaşta da beyin kanaması yaşayanlar var. İnsanlar yaşama küsebiliyor, içine kapanabiliyor…

-Koyvermeyecekler kendilerini bu bir. Hedef koyacaklar, mesela ilk hedeflerimden biri oturduğum odanın kapısına kadar kanedyensiz gitmekti. Şunu yaptım; yatağımla kapı arasında sehpalar var, ayağımı sürterek gitsem, şöyle bir dokunarak destek alsam, oradan kapıya ulaşsam, kapıya tutunarak lavaboya yönlensem… Böyle hedefler koymak lazım. Birincisinde ikincisinde olmayabilir, üçüncüsünü dördüncüsünü denemek lazım.

Bu arada hastayla ilgilenen insanlar da çok özverili olmalı. Bizim gibiler, kendim de dahilim buna, biraz kaprisli oluyoruz, çekilmez durumlar yaratabiliyoruz. Hasta yakınlarının, hastayla ilgilenenlerin bunu bir lütuf olarak sunmamaları önemli. Bunu ben başka hastalarda da gözlemledim. Bir destek verildiğinde ‘yapılanla yetin’ gibi bir anlayış sergilenebiliyor. Hayır, neden yetinsin, yani şunu şuraya güzelce koymak varken bunu atarak koyduğun zaman neden yetineyim. Mücadeleden vazgeçmeyecekler. Çok okuyorum mesela, elime ne geçirirsem okuyorum…


Osmanlı Arşivlerinden Salname

Bolu Kaymakamı’na

Muhâcirînden Bolu Sancağı’nda kâin Düzce Kazâsı’nda iskân olunmak üzere mukaddemâ ol tarafa gönderilmiş olan Han ve Besni kabileleri beyninde mahall-i iskânlarından dolayı zuhûr eden münâzaa üzerine altmış üç hâneden ibaret olan mezkûr Besni kabilesinin Düzce Kazâsı’nda ve yirmi dört hâne bulunan Han kabilesinin dahi Üskübî Kazâsı’nda iskânları kararlaşdırılmış ve bu sûrete kendileri dahi muvâfakat ederek hânelerinin inşâsına ibtidâr ve levâzımât-ı sâireleri dahi istihzâr olunmuş iken rüesâsı muahharan Develikırı arazisini muâyene etmek istemeleriyle arazi-yi mezkûre kendilerine irâe ile her ne kadar beğenmişler ise de buna kanaat etmeyerek ahali uhdelerinde bulunan bir takım tarlaların dahi kendilerine verilmesi hakkında ısrar etmiş oldukları ve bundan başka kabileteyn-i merkûmeteyn ahalisinin ekseri müsâfereten mukîm bulundukları köylerde müteferrikan iskân olunmağa dahi razı bulundukları halde rüesâ-yı merkûme tarafından buna dahi muhâlefet kılındığı ve bundan murad ve maksudları ise vakit geçirerek kemâkân yevmiye almak emelinden iktizâ edeceği ve bu sebebden mezkûr hânelerin inşâsı terk ve tatil kılındığı beyânıyla ol bâbda istizân-ı re’yi şâmil vârid olan şukkanız me’âli ma‘lûmumuz oldukdan sonra Meclis-i Âlî-i Tanzimat’a lede’l-itâ sûret-i iş‘ârdan anlaşıldığına göre kabileteyn-i merkûmeteynin husûl-i iskânları emrinde tarafınızdan ibrâz olunan gayret ve cânib-i ahaliden gösterilen muâvenet doğrusu bunlar hakkında bir hürmet olduğu halde yine onun üzerine bir takım i‘zâr-ı vâhiye serdiyle tavattundan itinaları ba‘d-ezîn dahi yevmiyelerini almak maksadına mebnî olup bunların mârru’l-beyân bir takım metâlib-i adîmü’l-imkânlarına havale-i sem‘-i itibar ile tûl müddet yevmiye itâsına vakt ü hâl müsâid olmadığından müd-deâlarında ısrar ederler ve mahall-i âhara gitmek isterler ise yevmiye ve mekârî verilmeyeceğinin ve sâir sûretle dahi muâvenet olunamayacağının kendilerine tefhîmiyle beraber teşebbüsât-ı mahalliye tamamen bi’l-icra bir gûne sızıldı çıkarılmayarak sürat-i iskânlarıyla masârıf ı mezbûrenin önü alınması esbâbının istihsali husûsunun tarafınıza bildirilmesi meclis-i âlî-i mezkûrdan ifade olunmuş olmağla ber-minvâl-i meşrûh icabının hüsn-i icrası husûsuna mübâderet eylemeniz siyâkında şukka.

14 Safer sene 1277 / [1 Eylül 1860]


“Yılın hastası” ödülü ve “fahri doktor” unvanı…

Kendimi dinliyorum demeyeceğim, kendimi gözlemliyorum. Bir hasta nelere tepki verebilir, insan vücudu nasıl çalışır? Bir süre önce bir şey keşfettim kendimde…

Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde yatarken “yılın hastası” ödülünü almıştım. Gelişmelerimdeki çabamdan dolayı verdiler bu ödülü. Ziyaret eden arkadaşlarım oldu hastane sürecinde, hepsi sağ olsun, onlardan biri Çapa Tıp Fakültesi’nin reklam promosyon işlerini yapan bir arkadaşımdı. Bir vesileyle fizik tedavi ve rehabilitasyon başhekimi profesöre benden bahsetmiş. İlginç gelmiş, benimle görüşmek istemiş. WhatsApp üzerinden canlı görüşme yaptık. Önce benden kayıt altına almak için izin istedi, “Sormanıza bile gerek yok” dedim.

İyi bir gözlemci olduğumu ifade etmiştim ya, kendimle ilgili bazı şeyler fark ettim, test ettim dört beş kez. Boşaltım sistemimizle ilgili. Klozete oturduğunda hani salma olayı vardır ya, onun, sol bacakta kalçadan bir karış ölçüldüğünde oradaki kan dolaşımındaki mekanizmayı çalıştıran bir sistem olduğunu keşfettim. Genellikle elimizi bağlayarak otururuz ya… Elimi bağladığımda salma hissi olmadığını, işlemin tam olmadığını, bunun bir tesadüf mü olduğunu düşündüm. Elimi koydum kaldırdım, farklı yerlere koydum. “Anatomi okumadım ama böyle bir tespitte bulundum” dedim. “Bunlar harika bilgiler, güzel tespit etmişsin, anatomi okudum ama ben bile bilmiyordum” dedi hoca.

Daha sonra kendi başıma hareket edebilmek için neler yaptığımı anlattım. Hoca; “Görüşmeden çok memnun kaldım, bu kaydı diğer arkadaşlarıma da öğrencilerime de izlettireceğim. Düzce Üniversitesi’nden de ödül almışsın. Bu konuşmadan çok memnun kaldım, anlattıkların bize ışık tutacak. Üniversitemiz olarak sana fahri doktor unvanı vermek istiyorum, arkadaşlar dijital imzalı belge hazırlayıp sana gönderecek” dedi. Teşekkür ettim.


Değerler bazen eğilerek alınır…

Düzce Üniversitesi rektörü

Düzce Üniversitesi rektörü Nigar Demircan Çakar hocam geldiğinde, fahri doktora belgemi görünce çok sevindi. Abi kardeş ilişkimiz vardı onunla, birbirimizi severiz. Ziyareti sonrası yaptığım paylaşımda “Özleşmişiz biz” diye başlık atmıştım. Çok naif bir hanımefendi hakikaten, gelişiyle çok mutlu ettiğini ifade ettim. O da paylaşımın altına ziyaretten mutlu kaldığını yazmıştı.

Bunu şöyle yorumluyorum; bütün değerler hep uzanarak alınamaz bazen eğilerek almak lazım.


Amatörce köşe yazıları…

 

-Düzce’nin bir yerel gazetesinde yazıyorsun, anlatır mısın?

-Objektif gazetesinin genel yayın yönetmeni Erol Tayhan, Adigedir. Gazete internet üzerinden yayımlanıyor.

Çalışma hayatımda en son Düzce Belediyesi Kültür Müdürü iken rahatsızlık geçirmiştim. Güzel projelerin altına imza atmıştık, oradan tanışıklığımız vardı, ayrıca Adige olmamızdan dolayı da bir samimiyetimiz vardı. Aynı zamanda Beşiktaşlıydı, e ben de öyle.

Erol Abi bir gün aradı, “Köşe yazarıyım diye bir sürü insan delice şeyler yazıyor, senin paylaşımlarını da takip ediyorum, düzgün ve anlaşılır şekilde ifade ediyorsun” dedi ve yazmamı teklif etti. “Olabilir, bir düşeneyim” dedim, evde konuştum bu konuyu, “Senin için iyi olur” dediler ve başladım. Aralık ayından bu yana 9-10 tane köşe yazısı yazdım.

-Periyodik mi yazıyorsun?

-Fırsat buldukça yazıyorum. Bir konu oluşturuyorum, işliyorum, penceremden bir kişiye bile baktırabilir miyim, bunu amaç ediniyorum. Belgesiz ve altı doldurulamayacak hiçbir şeyden bahsetmemeye özen gösteriyorum.

Çok şanslı kabul ediyorum kendimi, yazılarımda da mümkün mertebe aktarmaya çalışıyorum. Karşıma hep iyi insanlar çıktı, kendisinden bir şeyler öğrendiğim, öğrenebileceğim insanlar, onlarla çalıştım. Ekip arkadaşlarım hep öyleydi, bu da bana müthiş bir güç verdi, oradan devam ettim.

Düzce Adige Kültür Derneği’nde söyleşi

Bu arada birkaç yerde söyleşi yaptım, Otizm Derneği’nde mesela. Biri de Düzce Adige Kültür Derneği’nde oldu, geçen senenin son dönemlerine denk gelmişti. Yaklaşık 100 kişilik oturma düzeni ayarlanmış, misafirlerimizle bire bir sohbet etme imkânım oldu.

Gençlere sormuştum özellikle, “En yakın komşunuza, Hayriye teyzeye, Ahmet amcaya en son ne zaman uğradınız?” Salondan ses çıkmamıştı. “O kadar basit ki gönül almak, bizim kültürümüzde saygı sevgi zaten var, ayrıca insani bir olay bu, müthiş bir destek, yapmak da o kadar basit ki… Size en yakın bir yerden 100 gram kahve alacaksınız, gideceksiniz zili çalacaksınız. ‘Sizi ziyarete geldim, kahveyle geldim, beraber kahve içeceğiz, kahve benden pişirmesi sizden’ diyeceksiniz. Gönüllerini alacaksınız, biraz sohbet edeceksiniz, dinleyeceksiniz” dedim.

Hasta, yaşlı ziyaretleri çok önemli. Ben kendimi hasta yerine koymuyorum artık, onu da söyleyeyim bu arada. Hasta açısından da kendimi gözlemlediğim için söylüyorum, müthiş bir enerji geliyor insana, yaşama arzusu aşılanıyor. Hastalanmadan önce davetlere icabet etmemek gibi bir lükse asla sahip olmadım. Şimdi onun eksikliğini çok hissediyorum, istediğim yerlere gidemiyorum. Bir arkadaşımın hasta olduğunu duyduğumda ne yapar eder mutlaka giderdim, hastane olsun ev olsun… Ya da bir arkadaşımın bir sıkıntısı varsa ona müdahil olmamak benim karakterimde yok. Bir vesileyle bir yerden tutup yardım etmem lazım. Bunları şimdi yapamıyorum, bu da beni üzüyor.

Bir hobi; nümismatik…

 

Hatıra para koleksiyonculuğu yapıyorum. Onunla ilgili siteleri takip ediyorum, konuyla ilgili dostluklarım da oluştu. Zaman zaman görüşüyoruz.

-Bunun bir ölçü metresi var mı, yani eski-yeni ne kadar çok toplarsan…

-Elbette ölçü metresi var ama ağırlıklı olarak paraya dayalı bir şey. Ekonomik gücü çok olan çok daha kapsamlı yapabiliyor bu işi. Ben orta seviyede bir koleksiyonerim.

-Hatıra paradan kasıt ne?

-Darphane çok özel zaman dilimlerinde para basıyor, gümüş, altın olarak da basabiliyor, ona göre fiyatlandırılıyor, onlardan ediniyoruz. Örnek vermem gerekirse Çanakkale Savaşı ile ilgili o günlere yakın bir para basıyor, şehirlerin kurtuluş günü için ya da olimpiyatlarla ilgili… Beşiktaş’ın 100. yılında basmıştı mesela.

– Bunlar demir para mı?

-Demir.

-Türkiye Darphanesi ile mi sınırlı?

-Yurtdışına da gönderilebiliyor, yurtdışında da bu işi yapan darphaneler var, onların paralarından da edindiklerim var.

-Belli sayıda basılıyor olmalı…

-Doğru, kapsüllerle saklanıyor bunlar, özel para kapsülleri var.


Beşiktaş Kongresi

Beşiktaşlıyım, kongre üyesiyim. En son seçimlerde, Düzce’den kongre üyesi bir arkadaşımız beni aldı, oy kullanmaya gittik. Orada çarşı grubundan bir kişi bizi kapıda karşıladı. Tekerlekli sandalyeyle gittim, rahat hareket edebileyim diye. Kongre kapalı spor salonunda yapıldı. Salona girişte x-ray cihazlarını koymuşlar, sandalye oradan geçemiyor, geçebilmem için x-ray cihazını kaldırdılar. Çok dik basamaklar var, aşağıya inmemiz lazım. Bizi kapıda karşılayan Armağan Uslu bir işaret çaktı, iri-yarı dört-beş kişi geldi, sandalyemden tutarak merdivenlerden yavaş yavaş indirip oy kullanacağımız kulvarların önüne getirdiler. Oy kullanacağım sandık 26. kulvardaydı. Armağan Bey koşarak 26. kulvarı boşalttı, herkes şöyle bir bakıyor, ‘kim bu gelen, önemli birisi galiba’ gibisinden. Çok onurlandım doğrusu. Oyumu kullandım.

Beşiktaş Dergisi var, kapak yaptılar beni. Twitter vb. sosyal medyada haber oldum. Fanatik Gazetesi de yer vermişti.


İş yaşamı

 

-Çalışma yaşamını anlatır mısın?

-1970’li yıllarda seyyar pazarcılık yapıyordum, her hafta pazartesi ve perşembe günleri Düzce’de pazar kurulur, halden mal alarak vatandaşa ihtiyaçları doğrultusunda satış yapardım. Ondan sonra Kızılay dönemim oldu, İstanbul Kızılay Genel Müdürlüğü’nde iki yıl görev yaptım. O dönemde Körfez Savaşı başlamıştı, Hakkâri’de göçmenlere iki ay boyunca kamp kurduk, kamp müdürlüğü yaptım, onları ağırladık.

Sonrasında Düzce Belediyesi sınavlarına girdim ve işe başladım. Muhtemelen yöneticimin takibiyle yavaş yavaş yükseldim. Önce tahsilat şefi, sonra hesap işleri müdür yardımcısı oldum. Encümen’de görev yaptım, daha sonra Kültür Müdürü olarak atandım. Benden önceki müdürümüz tiyatrodan da arkadaşım Haluk Velioğlu idi, ondan görevi devraldım. Bu görevi yaparken rahatsızlandım.

Belediye başkanı seçimlerde değişti, yeni başkan kendi akrabasını göreve getirmek için beni görevden alıp alakasız bir göreve atamaya kalktı. Öyle enteresan şeyler oldu ki…

– Bu arada beyin kanaması yaşadın ve emekliliğini istedin…

-Evet, otomatik olarak emekli oldum. Unutmadan, Kelebek Mobilya’da sekiz-dokuz sene çalıştım, mağaza müdürlüğü yaptım. Orası olgunlaşmamda, pişmemde en önemli merdivenlerden biriydi.

-Hemen her yaştan insanla çok iyi diyalog kurabilen, insan ilişkileri çok iyi olan birisin, aynı zamanda da iyi bir şeftin, müdürdün. Yeniliklere, önerilere de açıktın…

-Yazılarımdan birinde konu etmiştim, stajyer öğrenciler dahil personelle sürekli diyalog halindeydim. Her kim bir şey öneriyor, anlatıyorsa, belki o an dediği olmayabilir ama oradan bana fikir çıkar diye onları kesinlikle dinlemişimdir.

Çerkes olmamızdan gelen saygı kültürümüzden dolayı misafirlerimi asla oturduğum makam koltuğunda, masamın arkasında karşılamadım, buna çok özen gösterdim. Bir misafirim geldiği zaman masamın önündeki sandalyelere geçer, karşılıklı sohbet ederdim.

– Bilgisayarla tanışman nasıl oldu?

-Kurumlarda kalıplaşmış süreçler vardır bilirsin. Yanlış hatırlamıyorsam 90’lı yılların başıydı, kurumlara artık bilgisayar girmeye başlamıştı. Stajyer öğrencilerimden biri yanıma geldi. “Müdürüm size bir şey söylemek istiyorum” dedi, “Söyle kızım” dedim. Bir şey önermek istiyorum mesela biz şu şu işi şöyle yapıyoruz, neden böyle yapıyoruz” dedi. “Nasıl yapabiliriz” diye sordum. “Bilgisarda çok daha pratik yapılabilir” deyince masamdaki bilgisayarı işaret edip “Göster bana” dedim. Defter kayıtları yerine bilgisayar kayıtları ile işlemin nasıl hızlı yapılabileceğini, düzeltmelerin kolaylaşacağını, verilere bir tuşla erişebileceğimizi vb. gösterdi, anlattı.

Bir örnek işlem yaptı, çıktı aldık. Benden önce işe başlamış bir ablamız vardı servisimizde. Defterlerde kayıt tutma işini o yapardı, 5-6’ya yakın başkan görmüş, emekliliği yaklaşmış ama emekli olmamak için direnen hatta emekli olursam ne yapacağım korkusu yaşayan bir ablamızdı. Stajyer gencin anlattıkları mantıklı gelmişti, bizim 8-9 defterde tuttuğumuz kayıtları bilgisayarda tutabilecektik. Hemen geçtim o ablamın yanına, sandalyeyi çektim oturdum, önüme çöp tenekesini çektim, onun yanındaki ilk defteri aldım. “Abla, biz bu defteri neden tutuyoruz” diye sordum. “Müfettişler istediği zaman veriyoruz ya o yüzden tutuyoruz” dedi. Diğer servis elemanları da izliyor. Defteri yırtmaya başladım, yırtıp atıyorum çöpe. Kadının gözleri büyüdü, ‘ne yapıyor bu, delirdi mi’ diye bakıyor. “Abla bak bilgisayar var artık, senin önünde de benim önümde de. Bütün verileri buraya gireceğiz artık, istediğim zaman görebileceğim, istediğimiz zaman çıktı alabileceğiz. Bu defterleri artık tutmaya gerek yok, müfettiş isterse buradan çıktıları alıp götürüp vereceğiz, bu kadar basit” dedim. “Müdürüm olur mu, 50 senedir böyleydi” dedi. “Artık böyle olmaz, değiştireceğiz” dedim.

-Bayramlarda darphaneden yeni çıkmış jilet gibi, gıcır kâğıt 5 TL. verirdin çocuklara…

-Evet, onu ilke edinmiştim. Bizim çocukluğumuzda, sen de hatırlarsın, bayramlarda mahalleyi gezerdik, büyükleri ziyaret ederdik. Allah rahmet eylesin, bir Kaptan Amca vardı mahallemizde. Herkes şeker ikram ederken Kaptan Amca’nın kapısını çaldığımızda, delikli paralar vardı, onlardan verirdi, giden herkese verirdi. Onu hiç unutmadım. Çalışma hayatımda şefliğimden başlayarak her aybaşında bütçemden bir miktar ayırarak toptancıya giderdim, çikolata, gofret türlerinden birer kutu alır dolabıma koyardım. Belediyeye para yatırmaya gelen aileler zaman zaman çocuklarıyla gelirdi. Onları görünce hemen dolaptan bir gofret alıp çocukların yanına giderdim, “Merhaba küçük hanım, küçük bey” diyerek ikram ederdim. O çocuğun bunu asla unutmayacağını kendi örneğimden biliyordum. Nitekim öyle de oldu. Bir gün bir hanımefendi masama geldi, “Merhaba, nasılsınız” faslından sonra “Kızım sürekli sizden bahsediyor, beni de götür diye kendini yırttı ama getiremedim, hava sertti. Sizi hiç unutmuyor, ona gofret vermiştiniz ya” dedi.

Bir gün dişimde bir ağrı, sıkıntı veriyor. Belediyenin karşısındaki iş hanında diş kliniği var, arkadaşlardan rica ettim, telefon numarasını aldılar, randevu aldım, gittim. Atıyorum, “Ayşe Hanım’ın hastasıyım” dedim, oturdum koltuğa, arkadan doktorun yaklaştığını fark ettim, önce lambaları yaktı, ardından “Aaa İlhami Abi” dedi, baktım genç bir hekim. “Beni tanıdın mı İlhami Abi” dedi. “İşim gereği onlarca insanla hemen her gün muhatap olmak zorunda kalıyorum, çıkartamadım, özür dilerim” dedim. “Belediyeye her geldiğimde çikolata verirdin bana” dedi. “Bak, şimdi senin elindeyim, canımı yakma o zaman” dedim. Tedavimi yaptı, gönderdi. Benim için çok güzel bir andı.

-Aslı’dan, kızından söz etmeden bitiremeyiz söyleşiyi…

-Bütün babaların çocukları ile olduğu gibi onunla güzel anılarımız var. Çocukların yetişmesinde eğitim ve kökten gelen örf-âdetler çok önemli diye düşünüyorum.

Yazılarımın birinde vardı, hamam dolaplarında ve hatta leğende yıkanmış biriyim. Kadınların ısıya duyarlılığı erkeklerden farklı sanırım, annem su ılıştırmasını tam ayarlayamaz, beni haşlar gibi yıkardı, hafızamda öylece kalmıştı. Bu nedenle Aslı’yı 5 yaşına kadar hep ben yıkadım, sudan korkmamalı düşüncesiyle. Suyu sevdirdim ona. Şimdi iyi bir yüzücüdür.

Ona “İyi araba kullanacaksın, iyi ateş edeceksin” diye takılırdım hep. Silah tutkumu biliyorsun zaten. Belediye tarihinde özel silah taşıma ruhsatı olan ilk kişiyim. Yıllardır taşıdım, hâlâ taşıyorum.

Sanırım 13-14 yaşlarında idi, zamanı geldi diye düşündüm, direksiyon eğitimine başladım. Önce temel şeyleri gösterdim. “Köyümüzün merasına gidip dur-kalk yapacağız, geri geri gideceğiz… Arabayı da oraya kadar sen kullanacaksın” dedim. Arabayı bahçeden yola çıkardım, “Direksiyon başına Aslı” dedim. “Baba sen götürsen meraya kadar, orada ben alsaydım” dedi ama kabul etmedim. Geçti direksiyona, koltuğunu-aynaları ayarladı öğrettiğim gibi, heyecandan olsa gerek vites boşta mı değil mi bakmadan marşa bastı, araba ön demir kapıya çarptı. Telaşlandı, üzüldü, arabadan indi hemen.

Onu sakinleştirip tekrar direksiyona oturtmam gerektiğini, yaşadığı tramvayı o an orada çözemezsek ona yapışacağını ve bir daha kolay kolay araba kullanmak istemeyeceğini düşündüm. Kararlı bir şekilde ısrar ve telkinle direksiyona oturttum, saatlerce pratik yaptık. Şimdi iyi bir sürücü oldu diyebilirim, kendi başına Ankara’ya gidip gelebiliyor. Ara sıra sohbetlerimizde pratik bilgiler vererek hafızasına yeni bilgiler de ekliyorum

Henüz ben gidemedim ama Aslı anavatana gitti bu arada, çocuklara yönelik derneğin yaptığı organizasyonla…

Önceki İçerikBir koltukta ÇOK karpuz (İŞte GENÇler 3. Bölüm)
Sonraki İçerikMuhaceret
Yaşar Güven
1958’de, Düzce Köprübaşı Ömer Efendi Köyü’nde doğdu. 1980 yılında İTÜ Gemi İnşaat ve Deniz Bilimleri Fakültesi’nden mezun oldu. Üyesi olduğu Gemi Mühendisleri Odası’nın (GMO) 50. yıl ve İstanbul Kafkas Kültür Derneği’nin (İKKD) 60. yıl Andaç çalışmalarının editörlüğünü yaptı. Her iki kurumun yönetim kurullarında görev aldı. Kurucusu olduğu firmada iş yaşamı devam ediyor. 2005 yılı aralık ayında yayın hayatına başlayan Jıneps gazetesinin kurulduğu tarihten itibaren yayın kurulu üyesi.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here