Osetlerin Türkiye’ye göç hikâyesi

0
535

Yazılı kaynaklara göre, Orta ve Doğu Kuzey Kafkasya’dan Osmanlı topraklarına göç, münferit olarak 1850’lerde başladı. Görünürdeki amaç Kâbe’ye yapılacak “Hac” ziyareti idi. Hacca gideceklere Rus yönetimi bir yıl süre ile izin veriyordu. Hacı adayları da evlerini, topraklarını ve hayvanlarını satıyor, ailelerini de yanlarına alarak Kuzey Kafkasya’dan ayrılıyor ve bir daha da geri dönmüyorlardı.

Toplu göçler, Ağustos 1859’da İmam Şamil’in Ruslara teslim olmasından sonra başladı. İlk kafile 1859 yılında Osetya’nın Digora bölgesinden oldu. Digora’nın feodal ailelerinden Tuganlar ve Abisallar ve kendilerine bağlı köylülerden bazı aileler Osmanlı’ya göç etti. Bu göçe önderlik eden Abisallardan Alimurza idi. Bu kafilenin içinde doğudaki Tagaur bölgesinden Kuşha ve Kozır sülalelerinden bazı aileler ve kendilerine bağlı köylüler de vardı.

Kuzey Osetya’dan ikinci toplu göç 1860 yılında oldu. Bu kafilede 350 aile vardı. Bu göçe önderlik eden de feodal bey Tsalihlerden Ahmet idi. Bu kafilenin içinde, daha sonraları çok ünlü bir şair ve yazar olacak olan, Kanuklardan İnal’ın babası Dudar ve ailesi de vardı. İnal o tarihlerde dokuz yaşında bir çocuktu ve kafile Kars’a kadar geldikten sonra, aynı yıl içinde, 90 aile tekrar Osetya’ya geri döndü. Kanuklardan Dudar ve ailesi de bu geri dönenler arasındaydı.

Osetya’da İnal Kanukov adını alan Dudar, yıllar sonra yazdığı “Dağlı Göçmenler” adlı eserinde ailesinin Osmanlı’ya göçünü ve geri dönüşlerini şöyle anlatıyordu:

“Gidiş hazırlıkları başladı, mal mülk satıldı, yiyecek stokları ve arabalar hazırlandı, satılamayan ve götürülemeyecek şeyler komşulara ve akrabalara dağıtıldı.
Gitmeden bir gün önce, komşu köylerden vedalaşmak için gelenler oldu.
Arabalar yüklendi, vedalaşma başladı. Gidenler de, kalanlar da ağlıyordu, son bir kez birbirlerine sarılıyorlardı kadınlar; akraba kadınlar anneme, bana, kız kardeşime sarılıyorlardı ağlayarak. Küçük kardeşim ortada yoktu, harmandaki sapların altına saklanmıştı. Onu bulduklarında ağlamaya başladı ‘Bırakın beni, gitmek istemiyorum’ diyordu. Onu zorla arabaya bindirdiler. Babam bize fikrimizi sorsaydı, hiç birimiz gitmeyi kabul etmezdik; ama o karar verdi gitmeye, biz de onun kararına uymak zorundaydık.
Öküzler arabalara koşuldu, evimizden çıktık.
Annem evin eşiğinden son kez dışarıya adımını attığında, hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. O anı hiçbir zaman unutmayacağım.

Arabalar avludan çıktı, biz de arabaları izlemeye başladık, cenazenin ardından gidiyor gibiydik.
Yolda rastladığımız atlılar atlarından iniyorlar, kadınlar önlerinden geçtikten sonra, tekrar atlarına binip yollarına devam ediyorlardı. Bir kısmı da bizi yolcu etmek için atları yedeklerinde yürüyerek bizi takip ediyorlardı. Onlar yaklaşırken kadınlar ağlamalarını kesip bakışlarını yere çeviriyorlar suskun bir şekilde ilerliyorlardı. Rastladığımız atlıların çoğu akrabalarımız ve tanıdıklarımızdı, arkamızdan yürüyerek bizi yolcu ediyorlardı. Köyden bir verst (1,06 km) kadar uzakta arabalar durdu, kadınlar ve çocuklar arabalara bindi. Kağnı arabaları hüzünlü bir şekilde gıcırdıyordu, bu gıcırtılar köye son bir veda gibiydi, hepimiz ağlıyorduk. Arkaya baktım, köyün dışında kadınlar hâlâ aynı yerde duruyor ve ağlıyorlardı. Bizi yolcu eden elli kadar atlı iki tarafımızdan bizi takip ediyorlardı. Bizi Ardon’a kadar yolcu ettiler, orada ayrıldılar.

Ardon’da bize başka arabalar katıldı. Ertesi gün toplanma noktasına gittik. Oraya vardığımızda akşam olmuş, karanlık çökmüştü. Ben arabanın altında yattım. Sabah uyandığımda tüm Osetya’dan pek çok arabanın ve insanın toplanma yerinde toplanmış olduğunu gördüm. Bir şarkı sesi duydum, nereden geliyor diye sordum, ‘Ahmet Tsalihov bir veda ziyafeti veriyor’ dediler. Bir süre sonra tekrar yola çıktık.
Daryal Geçidi’nden güçlükle geçtik. Dik yokuşlarda atlar ve öküzler yük dolu arabaları çekemiyorlardı.

O zaman arabalardaki yükler boşaltılıyor, erkekler hep birlikte hayvanlara yardımcı olup arabayı yokuşun başından aşırıyor, sonra da indirdikleri yükleri yokuşun başına taşıyorlardı. Her bir araba için böyle tek tek uğraşılıyordu. Irmaklardan geçerken yine arabalar boşaltılıyor, erkekler ayakkabılarını çıkarıp suya giriyorlar ve hayvanlara yardımcı oluyorlardı. Uçurumlardan azgın sulara araba ve yüklerle düşen atlar ve öküzler oldu, kırılan, dağılan arabalar oldu.
Nihayet Kutais’e, oradan Batum’a geldik. Batum o zamanlar Osmanlılardaydı. Dinlenmeleri için her aileye bir çadır verildi.
Bazı aileler Batum’dan deniz yoluyla İstanbul’a gittiler. Ama çoğunluğumuz kara yoluyla Kars’a gittik.
Batum-Kars arasında dağlar, ırmaklar aştık, çok güçlük çektik. Arabamız, yükümüz, hayvanlarımız ile birlikte uçurumdan yuvarlandı, parçalandı, yolumuzu kaybettik. Kafiledeki aileler birbirinden koptu, birbirlerini kaybettiler, günlerce aç susuz kaldık. Kız kardeşim hastalandı ve öldü, bir köyde toprağa verdik.

Nihayet Kars’a ulaştık. Kars civarındaki köylere ikişer üçer hane olarak dağıtıldık.
Burada yaşamamız mümkün değildi, gelenlerin çoğu geldiğine pişmandı. Babam da pişmanlığını dile getiriyor ve ‘Vatanımızda, son meskenimiz olacak mezarımızda, kemiklerimiz babalarımızın kemikleri ile yan yana yatmalı’ diyordu.
Geldikten üç hafta sonra, babamla birlikte 90 aile dönmeye karar verdi. Ve dönüş yoluna çıktık. Yolumuz Kars, Alaksandrapolis, Tiflis, Vladikavkaz şeklinde olacaktı. Bu yol daha düzgündü. Ancak, Osmanlı-Rus sınırında, Arpaçay’da kış bastırdı. Üç hafta orada bekledik, sonra tekrar yola çıktık.
Tiflis’e geldik, orada iki hafta kaldık, sonra tekrar yola çıktık. İşte Kazbek, Lars, Balta, Redant ve işte Vladikafkas ve işte bizim köy. Ama orada artık kimse yaşamıyordu, halk başka köye, Gizel’e taşınmıştı. Biz de oraya gittik.
Bir süre, eskiden bizim kölemiz olan bir ailenin misafiri olduk, sonra akrabalarımızın yardımı ile kendi evimizi yaptık.”

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here