Rusya’ya karşı Çerkes direnişi

0
90

Tarih yazımı açısından görünüm

Rusya İmparatorluğu’na karşı Çerkeslerin gösterdiği direnişin tarihinde, tüm halkın da kahramanlığı sayesinde dünyanın en güçlü ordularından birini askeri yetenekleriyle yüz yıl boyunca durduran pek çok büyük liderin adı yazılıdır. Ne o dönemde ne de başka bir dönemde Çerkesler birleşik bir sosyal teşkilata ve Şamil tipinde bir yöneticiye sahip olmadılar. Çerkesya’nın sosyal teşkilatlanma tipini rahatlıkla birleşik idari kurumlardan yoksun, segmentsel bir yapı olarak adlandırabiliriz. Çerkes toplumunu bir arada tutan şey, milyonlarca klanlar arası, aileler arası ilişkiden oluşan ağdı: Çerkes toplumu, başkalarını köleleştirme, tahakküm altına alma ihtiyacı duymuyordu. Askeri açıdan Çerkeslerle kabil-i kıyas olmayan komşuları, mesela Balkarlar, Karaçaylar, Osetler, İnguşlar, Çerkesler tarafından fethedilme ve köleleştirilme gibi bir durumla karşılaşmadılar. Çerkes beyleri tamamen sembolik haraçlarla yetiniyorlardı. Diğer taraftan, Çerkesya’nın segmentsel toplumu, fethedilmeyi, birine tabi olmayı kabul etmiyordu. Aksi takdirde Çerkes tipi sosyal teşkilatlanma temelden bir transformasyona uğrar, daha doğrusu yıkılırdı. Adige topraklarını insanüstü bir gayretle işgal etmeyi başaran ilk ordu, Rus ordusuydu. Sonuç, sadece bir sosyal dünyanın değil, bizatihi ülkenin de yok edilmesi oldu. Çerkes sosyal teşkilatlanmasının kendine yeterli bir karakterde olduğunu söyleyebiliriz: Çerkesler kimseyi köleleştirmeye, onların topraklarını ilhak etmeye çalışmadılar, ama yabancı bir güç tarafından fethedilmeye bir an için bile olsa tahammül edemediler.

Zihinsel yapı, coğrafya, sosyal teşkilatlanma tipi, tarihsel gelişim özellikleri, atlı savaş sanatının geliştirilmesi; işte, Rusya yayılmacılığına karşı gösterilen Çerkes direnişinin kaynakları ve özelliklerini anlayabilmemiz için araştırılması gereken ana istikametler bunlardır. 20 yy. başlarında Ukraynalı Kafkasolog V. Gatsug, Çerkesya’nın bağımsızlık savaşını büyük bir isabetle değerlendirmiştir: “Çerkeslerin fatihlere karşı gösterdikleri direniş en az Dağıstanlılarınki kadar inatçı idi ve Rus ordularına, Kafkas askeri hattının tırnak içerisinde ‘sağ kanadında’ çok büyük kayıplara mal oldu. Çerkeslerin yaşadığı yerler her halükârda Dağıstan arazisi kadar sarp değildi, Çerkeslerin Dağıstanlılar gibi Şamil ayarında büyük bir önderleri yoktu, Dağıstanlıları o denli bir arada tutan müridizm öğretisinin Çerkes kabileleri üzerinde pek o kadar etkisi olmamıştı. Ama onlar 50 yıldan daha uzun bir süre boyunca vatanları ve hürriyetleri uğruna başarıyla savaştılar; Şamil’e yardım etmek üzere Dağıstan’a birçok defa süvari gücü gönderdiler ve ancak Dağıstan’ın 1859 yılında düşmesinden sonradır ki, Rus ordularının muazzam sayı üstünlüğü karşısında dirençleri kırıldı.”1

Hiç şüphe yok ki Şamil 20 yy’ın en parlak ve önde gelen antikolonyal liderlerinden biridir. 20 yy. sonunda dünyanın, post-Sovyet Rusya da dahil olmak üzere, pek çok ülkesinde İslamın dinamik bir siyasi güç olarak yeniden dirilişi ve keza Çeçenya savaşı, Şamil’in icraatına ve kişiliğine yeni bir yaklaşımı gerekli kılıyor. Ama Şamil, Kuzey Kafkas direnişinin yalnızca bir parçasıdır. Onun tüm başarısı Kuzey Kafkasya’nın doğu kısmıyla, yani Dağıstan ve Çeçenya sahasıyla alakalıdır. Batı Kafkasya Çerkeslerinin direnişi de en az o kadar önemlidir, daha erken başlamış, daha uzun sürmüş ve bağımsızlık uğruna savaşanlar için çok daha ağır sonuçları olmuştur.2 Batı ve Doğu Kafkasya’daki direniş arasında pek çok ortak noktanın yanında ciddi farklar da vardır.

Kafkas savaşı probleminin yelpazesiyle ilgili geniş kaynak malzemesinin incelenmesindeki metodolojik zorluklar, son yıllarda bilimsel analiz konusu oldu. Birçok Kafkasolog yazar, konunun Adige (Çerkes) ve Çeçeno-Dağıstan yönleri ele alınırken araştırmacı meslektaşlarının gösterdiği ilgideki açık eşitsizliğe dikkat çekti.

Rusya İmparatorluğu’nun en ciddi hasmının Şamil’in imamlık düzeni olduğuna dair iddialar, Kafkas savaşının Rusya tarih yazıcılığı çerçevesindeki belli başlı efsanelerinden biri haline geldi. Bu damga, ne yazık ki, ayrıntılar konusundaki titizliğiyle maruf R.G. Land’ın son monografisinde de yeniden ortaya çıktı.3 20. yy’ın 90’lı yıllarında Çeçenya işlerinin Moskova politikası için daha önemli olması, 19. yy’da da aynı şey olduğu anlamına gelmez. M.İ. Çemeriyskaya’nın, Land’ı kast ederek söylediği “Yeri gelmişken, Çeçenya’ya çok fazla ilgi göstermesi, kitabın yazılması ve basılması sırasındaki ‘Çeçen sorunu’nun güncelliği hesaba katılırsa, anlaşılır bir şeydir, ama 18-19. yy sınırındaki dönemde Rusya’nın, Kuban boyu ve daha güneydeki geniş topraklarda oturan Adige halklarıyla ilişkisi problemi çok daha ciddi idi” şeklindeki eleştirisine hak vermemek mümkün değil.4

Araştırmacıların ilgisindeki, kanaatimizce bu mesnetsiz dağılımın çok anlaşılır nedenleri vardır.

Birincisi, tarihi olayların algılanması hep kişilikler üzerinden oldu. Çerkes siyasi teşkilatlanmasının realiteleri Rus ve Avrupalı tarihçilerin, merkezinde kahraman bir lider ve ona bağlı bir halkın olduğu bildik şemayı kurmalarına izin vermedi. Rus-Çerkes silahlı ihtilafını iki hükümdarın mücadelesi üzerinden açıklamak son derece güç bir iştir. Eşzamanlı olarak onlarca öndere sahip olan bir halk hiç beklenmedik şekilde en etkili direnişi göstermişti, fakat Çerkes savaşı tarihinin birbiriyle bağlantılı bir tablosunu çizmek, bir tarihçi için neredeyse imkânsız bir hedeftir. Çerkes toplumunun iç politik hayatının, karar alma mekanizmasının, somut rakamsal parametrelerin ve isimlerin çok büyük çoğunluğunun ayrıntılarını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. Bu nedenle ülkemiz tarihçileri ya bu temanın tamamen etrafından dolanıyor, ya da kronoloji üzerinden, isimler ve Rus komutanlığının raporları üzerinden kısaca değiniyorlar. Ancak son yıllarda Zan Seferbey, Muhammed Emin, Hacı Berzeg vb. gibi en çok tanınan şahsiyeti hesaba katan mütevazı girişimler oldu.

Çerkeslerin durumuna karşı bu ilgisizliğin ikinci nedeni, Batı Kafkasya’daki direnişin en tavizsiz ve fedakârane karakteridir. Etnik Çerkeslerden hiçbir lider teslim olmadı. Çerkes kumandanlar ya savaşta öldüler ya da kendi halklarıyla beraber sürgüne gittiler. Teslim olarak Şamil, yarı resmi Rus tarih yazıcılığının eline muazzam bir propaganda kozu vermiş oldu. Onlarca Çerkes lideri, Rus ordusuna Balkanlar ve Transkafkasya’da 1877-1878 yıllarında büyük problemler yaşatarak muhacerette öldü. Bu derece bir uzlaşmazlığın, yüzlerce ve yüzlerce defa Şamil hakkında yazıp da Çerkesleri hatırlamamayı tercih eden Rusya tarihçilerinde bir iştah yaratmaması doğaldır. Buna benzer bir durum Fransa-Cezayir savaşı (1830-1848) ile ilgili olarak Avrupa ve Rusya tarih yazıcılığında da ortaya çıkmıştı: bu tema çerçevesinde öncelikle dikkatler Abdül-Kadir’e yönelir, oysa Ahmed-bey liderliğindeki Doğu Cezayir Memlukları savaşmaya daha önce başladılar ve daha uzun süre dayandılar.5

Başka bir önemli sebep de Kafkas savaşından sonra Batı Kafkasya’daki Adige yerleşimlerinin düşük nüfuslu ve dağınık karakterinin, hem Sovyet imparatorluğunda ve hem de Batı’da neredeyse tamamen görmezden gelinmeleri sonucunu doğurmasıdır.6 Hâkim bilim kuruluşlarının temsilcileri 19. yy’daki Adige trajedisi hakkında doğru dürüst bir şey yazma zahmetine katlanmadılar bile. Ve, malum olduğu üzere aynı şahıslar Kuzeydoğu Kafkasya bölgesine, Çeçenya ve Dağıstan’a karşı tamamen farklı bir tutum takınmak zorunda kalmışlardı. Burada çarlığın sürgün etmediği nüfus devamlı olarak artmış, cumhuriyet statüsüne sahip olmuş ve çok sayıda milli tarihçi kadroları yetiştirmiştir. Burada isyan ve hatta 1918-1920 yılları arasında Rusya’dan ayrılma tehdidi ciddi olarak mevcuttu. Bu bağlamda Kremlin, Şamil figürüne ve yüz yıl önceki hadiselere karşı takınacağı tutumu belirlemeye azami dikkat sarf etti: Merkez Komite’nin her yeni talimatı, meselenin kamuoyunda tartışılmasını ve konu ile ilgili yeni kitapların piyasaya çıkmasını teşvik etti.

Tarih yazımı konseptleri oluşturulurken tarihçinin söz konusu bilimsel araştırmanın öznesi olan halkın sosyal örgütlenme yapısını algılaması önemlidir. Rusya yazarlarının çoğunda bu meseleye bakış açısının özünde, Adigelerin sosyal teşkilat karakterinin ilkel olduğu önkabulü yatar. Bu şemaya uygun olarak hiçbir Adige kendisini hukukun koruması altında hissedemedi.

V.A. Potto ve N. Dubrovin ve diğer birçok yazarın ardından, F.A. Şçerbina da Adigelere vatanı savunma görevi gibi bir bilinçli duyguya sahip olma hakkını bile tanımamaktadır; Çerkes figürünü aşırı derecede şiirselleştirilmiş buluyor, onun hürriyet aşkını ve bizatihi hürriyetseverlik ruhunu da “vahşi”nin, kendi hareketlerini kısıtlamaya yanaşmaması olarak tarif ediyor. Bu yazarların düşüncesine göre, sosyal tablonun bu şekilde anlamlandırılması, Çerkesya’daki Rusya saldırganlığını tamamen haklı çıkarıyordu. Bu derece vahşi ve ilkel komşulara sahip olan çarlık hükümeti, diyalog kurma imkânına sahip değildi, çünkü bu şemaya göre, müzakerenin muhatabı yoktu. Hal böyle olunca, hükümet “Çerkesleri bastırmak” amacıyla sert askeri tedbirlere başvurma yoluna gitmek zorunda kaldı. Rusya hizmetinde bulunan birçok Avrupalı biliminsanı da, Adigelerin sosyal teşkilat yapısı hakkında aynı şekilde olumsuz ve aşağılayıcı bir dille yazdı. Bu taraflı ve açık peşin hükümlülük hali Edmund Spencer tarafından fark edilmişti: “Klaproth’un, Pallas’ın ve Rus hükümetinin kontrolü altındaki diğer yazarların, Çerkesya’nın bağımsız kabilelerini anlatırken takındıkları bilinçli küçümseme tavrı karşısında şaşkına döndüm.”7

18-19 yy’lardaki Rus raporlarının çoğunluğundaki bu tandanslılık, 20. yy tarih yazıcılığında da giderilemedi. Birçok durumda bu hal, sosyal yapının en alt basamaklardan daha karmaşık organizasyon biçimlerine adım adım evrilmesi gerektiğini öngören formasyonel yaklaşımla ilgilidir. Bu durumda birçok soru açıkta kalıyor: Bunlardan biri şudur; apriori (bu tür tarihçilerin gözünden) gelişmiş ve ilerici Rusya neden hâlâ, aradan 140 yıl geçtikten sonra, tarihi Çerkesya’nın coğrafyasını kendine entegre edememiş ve Çerkesya’nın 18. yy sonu-19. yy başlarındaki tarımsal üretimine nicelik ve nitelik bakımından biraz olsun yaklaşamamıştır? Veya mesela neden sıradan bir Kazaktan imparatora kadar herkes Çerkes giysilerini ve silahlarını benimsemiş ve bu durumda da kumaş ve metalin kalitesi, Çerkesya’da üretilenden daha düşük kalmıştır? Tandansal yaklaşım taraftarlarının etrafından dolaştığı benzer soruları, hem de muazzam sayıda olmak üzere, sormak mümkündür.

Farklı kültürel-tarihsel tiplerin bir arada var olabileceği teorisini şu veya bu ölçüde paylaşan araştırmacılar bu soruların cevabını çok kolaylıkla buluyor ve bariz bir memnuniyetle bunları yaptıkları çalışmalarda kullanıyorlar. Tarihi Çerkesya’nın kültürünü, mesela ABD veya Hollanda gibi endüstriyel toplumların kültürüyle karşılaştırmaya gerek yoktur. Aynı şekilde Çerkesya’yı üniter devletin bir örneği olan Rusya ile kıyaslamak da anlamsızdır. Çerkesya’nın sosyal organizasyon tipinin ayrıntılı ve peşin hükümsüz olarak araştırılmasına ihtiyaç vardır: Çerkes toplumunu, Rus, Gürcü veya diğer başka bir toplumdan daha yukarıda veya aşağıda yerleştirmeye ihtiyaç yoktur. Her defasında karşımıza diğer hepsinden farklı bir kültür çıkıyor. Arnold Toynbee’nin “Bir Tarih Araştırması” adlı eserinde ifade edilen ve muhteşem bir şekilde açıklanan bu basit fikir, maalesef diğer Kafkasolog çevrelerinde hâlâ kayıtsızlıkla karşılanmaktadır. 18. yy sonu ile 19. yy başı arasındaki Çerkes toplumunu askeri demokrasiden erken feodalizme geçiş aşamasında bulunan bir toplum olarak tarif eden M.M. Bliyev (Vladikavkaz) teoride ve kullandığı terminolojide korkunç bir arkaizm sergilemektedir.8 M.M. Bliyev bu geçiş aşamasının, Zihiya’da, ardından da Çerkesya’da nasıl olup da iki bin yıl boyunca devam ettiğini açıklama zahmetine girmemektedir. Gene kendisine ait olan Çerkesya’da kronik bir gıda krizi olduğu yolundaki iddianın da en basit bilimsel ve insani ahlakla alakası yoktur, ama bu efsaneye bu kitaptaki ayrı bir paragrafta özel olarak değineceğiz.

Hiç şüphe yok ki Şamil 20 yy’ın en parlak ve önde gelen antikolonyal liderlerinden biridir.

Günümüz Kafkasolog çevrelerinin, M. Bliyev’in çalışmasını, Kafkas savaşının hakkaniyetli bir resminin canlandırılmasına yardımcı olacak objektif, iyi niyetli bir bilimsel eser olarak algılamaması bir tesadüf olmasa gerek. Bliyev’in konsepti, Çerkeslerin ve Çeçenlerin vahşi, acımasız insanlar olduğunu, ziraatla uğraşmayı hor gördüklerini, sık sık kıtlık çektiklerini, bunun sonucu olarak da “dağlı toplumların ekonomilerinin ayakta kalabilmesi için gerekli bir şart” olan bir yağma akını sistemi geliştirdiklerini Rus kamuoyuna “izah eden” o mahut eski şovenist yalana dayanmaktadır.9 Daha sonra M. Bliyev’in konseptine göre Rusya, Rus nüfusu ve ulaşımı korumak için Kafkasyalıların iç ihtilaflarına müdahil olmak zorunda kalmıştır. Bliyev’e göre Kafkas savaşının esas sahnesi Çeçenya ve Dağıstan’dır.10 “Baron Rozen’in 1830 yılında Gimri’ye düzenlediği sefer de, “Rus makamlarının, çok daha önceden başlamış olan Kafkas savaşının taraflarıyla girdikleri ilk silahlı çatışmadır”.11 Bliyev, Kafkas savaşının nedenlerini tamamıyla dağlık Dağıstan’daki dahili olaylara (şeriatın dayatılması, İslam’ın hâkimiyetinin güç kazanması, “müridizmin saldırgan bir doktrine dönüşmesi”yle Müslüman dogmalarının nihai olarak materyalistleşme süreci) dayandırmaktadır. Bliyev’e bakılırsa, “Kuzeybatı Kafkasya’daki hadiseler de Kuzeydoğu Kafkasya’nın Kafkas savaşıyla özünde aynı mahiyettedir”.12 Gördüğümüz gibi, M. Bliyev’in konsepti, çok öncelerden ifade edilmiş şovenist kalıplar yığınının bir sentezinden ibarettir. Bu konseptin büyük bir hevesle seslendirilmeye devam ettiğini görmek şaşılacak şey. RF Milliyetler Bakanlığı’nın tertiplediği “Çağın sınırında Çerkesler” temalı yuvarlak masanın (11 Mart 1999) katılımcılarından A. Skakov, DÇB liderlerine, Kafkas savaşının, Rusya’nın Kabardeylerin baskısı altındaki Oset ve İnguşlara arka çıkması ve gene Büyük Kabardey tarafından sıkıştırılan Küçük Kabardey’e arka çıkması yüzünden başladığını anlatmaya çalışmıştı: “Dağlı toplumların ekonomisinin ayakta kalabilmesi için gerekli bir şart olan bu yağma akınlarının yasaklanması, Yermolov’un yağma sistemiyle mücadelesi, Rusya ve dağlıları karşı karşıya getirdi. İşte bu faktörlerin bir araya gelmesi, ekonomisi yağma sistemine dayanan bir ‘hegemon’un mevcudiyeti ve dünya devletlerinin müdahalesi Kafkas savaşının nedeni olmuştur.”13 Bu teoriyi geliştirebilir ve “Batı Kafkasya’da Rusya’nın batı Adigeleri tarafından sıkıştırılan Nogaylara arka çıktığını” söyleyebiliriz. Rusya’nın himayesi Nogaylar için gerçek bir felakete dönüştü, yüzde 90’ı yok edildi, sağ kalanlar da Kuban’ın ardındaki Adige köylerine sığındılar. Kuban’ın ardında, Adigey’de ise Rusya, Abzeh ve Şapsığların zulmünden Bjeduğlar, Hatukaylar ve Temirgoyları kurtarmaya girişti. Sonuçta Rus orduları ayrım gözetmeden herkesi yok etti. İşin gerçeği, M. Bliyev, V.A. Potto, A. Skakov gibi yazarlara kendi temel mantık duyguları ihanet ediyor, bilhassa M. Bliyev, parlak bir entelektüelin nasıl kendi sempatilerinin, etnik önyargılarının, iktidara yaranma duygusunun elinde rehin kaldığının tipik bir örneğidir. Çerkesya’da 19.yy’ın 30’lu yıllarında hem Rus ve hem de Avrupalı gözlemcilerin minimum hesaplarına göre 1 milyon insan yaşıyordu.14 1 milyon Adigenin yağmadan geçindiği nasıl iddia edilebilir? Bu kadar varlıklı ve savunmasız komşu nereden gelmiş? 18. yy boyunca ve 19. yy’ın ilk yarısında Adigelerin Gürcistan’a ve Kırım’a saldırdıklarına dair tek bir rapora rastlayamıyoruz. Kuban’ın sağ yakasındaki ilk yerleşimciler olan Zaporoj Kazakları ise çok fakirdiler ve Kuban’daki ilk 30-40 yıllık tarihleri boyunca takas ticareti yoluyla temin ettikleri Adige buğdayıyla beslendiler.15 Her yıl ordu levazımı Adigey’de onbinlerce pud (pud-16.3 kg’a eşit eski bir Rus ağırlık ölçü birimi-ç.n) -100-130.000 pud civarında- buğday satın alıyordu.16 Ve çoğu zaman bu Natuhay, Şapsığya, Abzeh dağlarında yetiştirilen buğdaydı. Adigeler bundan daha büyük miktarda tahıl ve türlü çeşitli ürünü Türkiye’ye satıyorlardı. M. Bliyev muazzam bir arşiv belgeleri külliyatını ve 1983 yılından önce [Kendi tezlerinin esası olan makaleyi “История СССР” (SSCB Tarihi-ç.n) adlı dergide yayımladığı yıl] piyasaya çıkmış olan Çerkesya’dan ortaçağda ve yakın dönemlerde yapılan buğday ihracatıyla ilgili olarak yapılmış olan özel araştırmaları (Y.D. Felitsın, C.P. Karpov, Y.S. Zevakin, G. Bratianu, Ş. Verlinden, M. Kantariya vb.) tamamen kasıtlı olarak görmezden gelmiştir. M. Bliyev, M.V. Pokrovskiy’in çalışmalarına defalarca atıfta bulunuyor, ama bunu yaparken onun 1957 tarihli “Rus-Adige Ticari İlişkileri” adlı monografisinin adını anmıyor ve ondan yararlanmıyor.17 Adigelerin iaşe kültürüyle ilgili olarak Pokrovskiy’in bilimsel dolaşıma soktuğu bir sürü kaynak, Çerkesya’daki hayali gıda krizi temalı iftiralara yer bırakmamaktadır.

Adigeler, Abazinler, Vaynakhlar Rusya ile yeterli yiyecekleri olmadığı için değil, ve hatta gelişmiş bir yağma akını kültürüne sahip oldukları için değil, yalnızca kendi toprakları Rus orduları tarafından istila edildiği için savaştılar: Yekaterinodar, Yelizavetinsk, Abinsk, Velyaminovsk, Navaginsk, Stavropol, Kizlyar, Mozdok, tüm bunlar ve daha pek çok diğer Rus kalesi bunların topraklarında kuruldu. Bu insanlar kendi hürriyetleri, onurları, kendi toprakları üzerinde kendi yasalarına göre yaşama imkânı uğruna savaştılar. Bu, tüm zamanlarda, her milletin hakkı olan bir istektir.

Kafkas savaşında Çerkes faktörünün incelenmesindeki güçlüğün başta gelen nedenleri, sosyal organizasyon formlarının stereotip olarak algılanması, Adige terminlerinin yanlış tercümesi ve daha önce altını çizdiğimiz gibi açıkça yerine oturmayan “konseptler”dir. J. Bell, J. Kameron, D. Urquhart ve E. Spencer gibi birçok büyük İngiliz Çerkesya uzmanı, İskoçya, İrlanda, Baskonya ile ciddi paralellikler çizdiler, ama ilk akla gelmesi gereken bu kıyaslamaların Rusya Kafkasologlar ekolünde gerekli ilgiyi bulmaması çok manidardır. Bu bariz benzerlik teması üzerine akıl yürütmekten çekinmeyen az sayıda yazardan biri de, Kuzey Kafkas ve Norman-Kelt atalık uygulamaları arasında karşılaştırmalı bir analiz yapan M.O. Kosven’dir.18

Bu Krasnodarlı yazarları okumaya devam edersek, tüm Kafkas savaşının Çerkeslerin buna benzer yıkıcı yenilgileriyle dolu olduğunu görürüz. Şimdi, sormak gerekir, bu kadar Çerkes nereden geldi ve neden o kadar uzun süre savaştılar?

Stereotip algılama, neredeyse bütün sosyal organizasyon karakteristiklerinin ya olumsuz ya da olduğundan daha küçük gösterilmesi sonucunu doğurur. Bazı etnoteritoryal grupların tek bir komutanlık altına girmeye hazır olmayışı veya bunu arzu etmeyişi, Adigelerin süvari savaşına ve düşmana cepheden saldırmaya olan eğilimi; küçük müfrezeler halinde yapılan harekât ve bir noktada büyük kuvvet toplama yeteneğinin veya arzusunun olmayışı; düşük koordinasyon derecesi; ulusal hükümetin mevcut olmayışı, tekli bir dini örgütlenmenin, genel bir savunma sisteminin olmayışı vb. bariz bir nakısa olarak değerlendiriliyor. “Bu nedenle” diyor P.B. Gentz “Çerkesler ortak bir dile, ortak bir tarihsel gurura sahip ve geleneklerine aşırı bağlı, ama alfabeye veya yazılı yasalara ve idari yapılara ve güvenliği sağlayacak teşkilata sahip olmayan bir halk olarak, bir dereceye kadar anormal bir topluluktu. Kadim Yunanlar gibi Çerkes klanları birbirine saldırır, insanları esir alır, malları yağmalar, ardından kabileler ve klanlar arasındaki ilişkileri düzenlemek amacıyla tarafsız bir arazide konseylerde bir araya gelir, siyasi meseleleri tartışır, yarışmalar ve şölenler düzenlerler, ama bunların ortak milliyet algısı, bu çerçevelerin dışında bir kurumsallığa sahip değildir.”19 Görüldüğü gibi Paul Gentz’in kanaati, hem formasyonel ve hem de medeniyetsel teorilerin doğurduğu değerlendirmelerin bir bileşimini teşkil etmektedir. Yazar Çerkes toplumunun spesifik karakteristiklerini bir kenara ayırıyor, bunun özgünlüğünün altını çiziyor, ama bunu yaparken, eğer bir hükümet, mali polis ve ruhban kurumu mevcut olsaydı, ortak milliyet duygusunun bir şekilde yükseleceğini düşünüyor. Bu Marx’a çok uygun, ama aynı Marx, yabancılaşmayı alt etmenin insanlığın en global problemi olduğunu da söylemektedir. Çerkesya’da yüksek rütbeli yöneticilerin ve yüksek rütbeli ruhbanın olmayışı, yabancılaşma duygusunun olmayışıyla atbaşı gidiyordu: Halkın her bir ferdi savaşı kendi şahsi savaşı olarak yaşadı. Gentz’in ilgisini çeken bu uzun süreli direniş fenomeni de işte buradan kaynaklanıyor.

Yani, genellikle nakısa sayılan şeylerin aslında öyle değerlendirilmesi pek mümkün olmasa gerek. Çerkesya bir toplum olarak bir asır boyunca olağanüstü bir gerginliğe dayanabildi, bu vakıanın zaten kendisi birçok sosyal kurumun ve askeri harekât yönteminin etkili olduğunun kanıtıdır.

Düzgün tercüme problemi, sosyal organizasyonun stereotip algılanması problemiyle üst üste geliyor.

Etnosun dünya görüşünün dikte ettiği sosyal organizasyon, birçok termine yansımıştır. Sosyal terminlerden her birine Rusya Kafkasolojisinde, yaklaşık olarak denk gelen Rusça anlam karşılıkları bulunmuştur. Hemen her durumda, Adige anlam kategorisindeki anlamı ve önemi kaybolmuştur. Çerkesya hakkında yazan Rus yazarların mutlak çoğunluğu Adigece bilmediği için, bunların sosyal ve siyasi organizasyonlara dair yazdıkları daha baştan çarpıtılmıştı. Mesela “work” termini “asilzade” terminine karşılık olarak konulmuştur, ki bu hal bizce Adige hayatının gerçeklerine uzaktır. Work’lar hür, yani en başından beri hür kökenden geliyorlardı ve karmaşık bir yapıdaki aristokratik atlı sınıfı teşkil ediyorlardı: Bu babadan oğula geçen eşraf zümresi, soyluluk bakımından pşı-beylerden daha aşağıda değildi. Beyler, work’lar arasından evin-sülalenin en başarılısı olarak sivrilenlerdi ve fiili olarak primus inter pares, yani “eşitler arasında birinci” idiler. Bunların hâkimiyet kudreti kendilerine bağlı köylülerin sayısıyla değil, work’lar arasındaki savaşçılık otoritesiyle belirleniyordu. Ancak son dönemlerde, beylerin hizmetinde sadakatiyle temayüz eden kâhyalar, vekilharçlar veya savaşta kendini gösteren köle kökenliler -pşıtl ve wuneut’lar- da work statüsüne kavuşabiliyordu. Bunlar “beyin çiti”-pşıçeu denilen gruba dahil ediliyorlardı. İşte work’lardaki bu farklı kategori asilzade olarak tarif edilebilir, ama work’ların tümü için asilzade teriminin kullanılması kabul edilemez. Work olarak adlandırılanlar, ovalık Çerkesya’daki atlı savaşçı topluluklardı. Natuhay, Şapsığ ve Abzeh personajlara ithaf edilen tarihi-kahramanlık türküleri tercüme edilirken pek çok durumda work temrini, asilzade olarak çevrilmiştir. Bu durum metnin tandansal, sınıfsal okunması sonucunu doğuruyor. Mesela bir Şapsığ kahramanın bir work’u atından alaşağı ettiğinden veya birkaç asilzade-work’la birden baş ettiğinden bahsedilirken, sıradan bir köylünün asilzadelerin hâkimiyetine karşı mücadele ettiği anlamı çıkarılıyor. Eğer öyle ise Bjeduğ ve Temirgoy versiyonları nereden geliyor: acaba haceş’lerde work’ların huzurunda bu şarkılar söylenebilir miydi? Veya bu şarkıların fısıltıyla söylendiğini itiraf etmemiz gerekecek. Oysa aslında pşinatle’lerin müelliflerinin bire bir mücadelede work’un yenilgiye uğratılmasını bir kalıp olarak kullanmalarının yegâne sebebi, bir atlı savaşçı olan şarkı kahramanın profesyonelliğini vurgulamak içindir. Şapsığya ve Abzeh bögesi dağlarında gelişmiş savaşçı toplulukları vardı, tek farkları kendilerini “work” etiketi altına sokmamalarıydı. Dağlıların liderleri de aristokrat ve feodal idiler ve evlilikte statü eşitliğine titizlikle uyarlar, soylarına saygı duyarlar, binlerce kurala uyarlardı, ama “Sen asilzadelerden üstünsün, Şurukhuko Tuguz” dizelerini okuyan Rus araştırmacı çok muhtemeldir ki, bu liderin köylü kökenli olduğu sonucunu çıkaracaktır.20 “Wurısıjher” kelimesini “Orkhıjher” kelimesiyle değiştirdiklerinde ve böylelikle tarihi şarkının tüm anlamı ve ruhu değiştiğinde ortaya çıkan o insanı isyan ettiren tercümeyi soğukkanlılıkla yorumlamak mümkün değil. Bize yalnızca “İslamey” korosunun hâlâ, bunu hak etmeyen work’ları lanetleyen nakaratı söylemeye devam etmesine esef etmek kalıyor.

Çerkesya hakkında yazan Rus yazarların mutlak çoğunluğu Adigece bilmediği için, bunların sosyal ve siyasi organizasyonlara dair yazdıkları daha baştan çarpıtılmıştı. Mesela “work” termini “asilzade” terminine karşılık olarak konulmuştur, ki bu hal bizce Adige hayatının gerçeklerine uzaktır.

Adigey’deki (Çerkesya) savaşın özellikleri birçok bakımdan, tüm etnosun yüksek şövalyevari work ideallerini, yaşam kurallarını bütünüyle benimsemiş olması keyfiyetiyle belirlenmişti. Dolayısıyla Rus, Türk ve Avrupa edebiyatı ve tarih yazıcılığında (ve keza Gürcü, Pers, Arap, Tatar, Ukrayna gibi başka edebiyatlarda da) Adigelerle ilgili olarak coşkulu bir hayranlık geleneği oluşmuştur. Bu gelenek, Adige ülkesinin ayakta olduğu tüm çağlar boyunca farklı kültürel sempatiye sahip gezginlerin tümü tarafından da desteklenmiştir. Bağımlı, hür ve aristokratların oranı da tipik değildi. Georges Dumézil, İskitya ve Çerkesya’yı tipolojik olarak benzer bulurdu. Onun kanaatine göre, her iki toplumda da “soydan gelen eşraf ve eşraf olmayanlar da beylerin idaresi altında idiler, ama toplumun hür üyeleri her iki halde de köle sahibi idiler”.21 Fiili olarak bu vassal tipte feodal toplum organizasyonu idi. Bu toplumda hem work’lar ve hem de tfekotl’ler, köle sahibi olma ve onların kaderini belirleme hakkı bakımından eşit düzeyde idiler. Bu olmadan, binicilik ve korsanlık sisteminin başarıyla uzun süre işlemesi mümkün olmazdı. Atlı work’lar, hem tfokotl köylerinde otururlar ve hem de kendi yerleşimlerini kurarlardı. Barış zamanı işlerini hiç de küçümsemezlerdi: binlerle sayılan sürüler beslerler, arı yetiştirirler, örnek bahçeleri, kereste atölyeleri, silah imalathaneleri olur, at yetiştiriciliğiyle uğraşırlardı. Adige ülkesi aristokratına ticari faaliyetlerle uğraşmayı yasaklayan biçimsel kuralın günlük yaşamda bir sürü istisnası vardı. Öyle de olsa, pşı veya work’un esas görevi savaştı. Tfokotl’ler de askeri organizasyona gayet sıkı şekilde entegre olmuşlardı, eğitimi bakımından work’larınkine ulaşamasa da, Rus veya Türk süvarisinden her zaman daha üstün bağımsız atlı birlikler oluştururlardı.

Bununla alakalı olarak Rus generalleri tüm Çerkesya’nın profesyonel savaşçılarla dolu olduğunu sanırlardı. Savaşçı süvari kültü toplumun tüm tabakaları tarafından kabul görürdü. Bir yandan kast yasaklarında despotizmin olmaması, diğer yandan at ve silah bolluğu ve devamlı dış tehdit, tüm Adigeleri veya neredeyse tümünü profesyonel asker yapıyordu. Geleneklerin asaleti ve ince görgü kurallarının etkisi de bu profesyonel askerleri esir düşmektense, savaş meydanında ölmeyi tercih eden, son derece mutaassıp bir onur yasasına bağlı birer şövalyeye dönüştürüyordu. Ovalık aristokratik Çerkesya’nın baskın militarizmi, gözlemcilerin büyük çoğunluğu tarafından demokratik olarak nitelenen bir sosyal organizasyona sahip çok sayıda dağlı Adige tarafından da desteklenirdi. Çerkesya dağlarında beylik kurumu mevcut değildi. Buna rağmen burada, iktidar imtiyazları şahsi popülaritelerini, askeri yeteneklerinin, Xabze’ye kusursuz uymalarının sağladığı kırılgan bir temele dayanan büyük sayıda bey yaşardı. Üstelik dağlı toplumun tüm üyeleri feodal idiler, potansiyel feodal idiler, bağımlılık feodal karakter taşıyordu. Seferden esir getiren dağlı, anında bir feodal senyöre dönüşürdü: esirlerini toprağa bağlayarak onları serf köylü yapabilirdi. Ve bu köylüler, kendisinden başka kimseye bağlı olmazdı. Dağlının efendiliği veya feodalliği çoğu zaman geçici karakterdeydi: yeni efendilerin çoğu köleleri hemen Türkiye’ye satmayı tercih ederlerdi. Son derece etkin bir ekonomi dağlının gıda ihtiyacını fazlasıyla karşılıyordu. Adigeler dağlarda kölelerini çalıştırmaz, tersine besler ve giydirirlerdi. O zamanlarda Şapsığya’da ve Natuhay’da herkes asilzade olarak doğardı ki, ovaya inmekten utanmasınlar.

Yeni zamanların tüm Adige etiketi, work yaşam stilinin benimsenmesine dayanır. Sosyal organizasyonun aristokratik normları, ovada yerleşmiş olan aristokrat yapının Şapsığya’da ve Abzeh bölgesinde hiçbir hükmü olmamasına rağmen, dağlı toplumlar üzerinde belirleyici etkiye sahipti. Work figürünün büyüleyici etkisi o derece güçlüydü ki, tfokotl’ler mümkün olan her yerde onu takip ederlerdi.

Daima stilize bir kibir, work davranışının temelidir. Özellikle kibir ve ona eşlik eden yüksek onur ve mertlik anlayışı, Çerkesya insanının en karakteristik çizgileri idi.

Harika bir yaşam ideali olarak work düşüncesi, yüce duygular ve renkli fantezilerle dokunmuş parlak bir kumaştır. Ortaçağ Adige düşüncesi, şeref köşesine yalnızca, kutsal şövalye özellikleriyle donanmış bir yaşam idealini koyabilirdi. Gerçekte ise her şey çok daha sıradandı: aristokrat ailelerin gerçek tarihi kalleşlik, ihanet ve vahşetle doludur. Her defasında yüce onur duygusu ve dinmek bilmeyen şöhret açlığı hiç de asil olmayan amellerle yan yana yürür. Öyle olsa da, şövalyelik, kendini feda etme derecesinde son derece katı bir yasayı takip ederdi. Work Xabze, bir Çerkes için, onun sosyal, kültürel ve estetik görüşünü besleyen hayati önemde gerekli bir referanstı.

Work olmak ve her durumda öyle kalmak çoğu zaman, rasyonel siyaset yürütmeye ve savaşta galip gelmeye (ya da yenilgiden veya gereksiz kayıplardan kaçınmaya) engel oluyordu. Çok sayıda rapordan anlaşıldığına göre Adige savaş sanatı work tasavvurlarının yalnızca bir parçasıydı. Çatışmadan önce düello zorunluluğu, önceden üzerinde mutabık kalınmayan geri çekilmenin kesin olarak yasaklanması, ölülerin asla düşmana bırakılmaması (ne pahasına olursa olsun), cepheden saldırıdan kaçınmanın mümkün olmaması, düşmanı görgüsüz kaba ırgatlar olarak gören kibirli bakış, kendisininki de dahil olmak üzere piyadeyi küçümseme, çünkü Çerkesler ideolojik nedenlerle yaya olarak savaşmazlardı; top kullanmayı kabul etmeme vesaire gibi faydasız kahramanlık gösterileri Çerkesya’da muhafaza edilmişti. Kafkas savaşı döneminde en iyi Çerkes savaş önderleri, anlamsız savaş maceralarının romantizmine kapılmaktan kendilerini alamamışlardı. Yani work ruhu malum olduğu üzere, başarıda değil, başarısızlıkta ortaya çıkıyordu. Sadece aristokratlar değil, sıradan savaşçılar da şövalyelik kurallarını izliyor ve yendikleri düşmanın sayısını değil de, savaş alanında kendi davranışlarının ideale uygunluğunu önemsiyorlardı. Her defasında stratejinin gerekleri şövalyelik hevesine feda ediliyordu. Adigeler, kendi şövalyeliklerini en etkili savaş yöntemi olarak algılarlardı. Work ruhunun dünyevi gerçeklerle çelişmesi, o dönem insanlarının kafasını karıştırmıyordu: acımasız kanlı deneyimler, silah arkadaşlarının ve akrabaların kaybı, hiçbir şey olgun yaşlardaki bir Adigeyi yakışıklı bir davranışı göstermekten alıkoyamazdı. Şövalyelik ve work’luk normları muntazam olarak askeri ihtiyaçlarla çelişiyordu: Yandan hücum work kurallarına saygı duyan birisi için utanç vericidir, cepheden hücum etmelidir, şarapnel bile Çerkes süvarisini durduramıyordu. Eğer work kültürü ova aristokrasisi dışında da benimsenmeseydi, bütün bunlar mümkün olamazdı. Çerkesya şartlarında şövalyelik, özel bir işlevsellik kazandı: Eksik olan sosyal seferberlik normlarının yerine geçti. Çok sayıda cesur ve eğitimli süvari, bir anda grup liderinin sancağı altında toplanırdı. Kafkas savaşının Çerkesya’daki son derece karmaşık ve çok yönlü bir tablosunu çizmek, kaynakların eleştirel analizi olmaksızın mümkün görünmüyor. Malum olduğu üzere çağdaş araştırmacılar, en bariz abartılı raporlardan bile şüphe duymaksızın, basitçe Rus karargâhlarının zafer kokan raporlarını tekrarlamakla yetiniyor: Kuban tarihi ansiklopedisini hazırlayanlar, tandansal yaklaşımın parlak bir örneğini sergiliyor. Mesela Abinsk istihkâmına yapılan taarruza ayrılan maddede, 2.000 Çerkesin hayatını kaybetmesi ve 18 Kazak’ın yaralanmasıyla sonuçlanan 5 saatlik kanlı bir çatışmadan söz ediliyor. Bu Krasnodarlı yazarları okumaya devam edersek, tüm Kafkas savaşının Çerkeslerin buna benzer yıkıcı yenilgileriyle dolu olduğunu görürüz. Şimdi, sormak gerekir, bu kadar Çerkes nereden geldi ve neden o kadar uzun süre savaştılar?

Çerkeslerin askeri operasyonlarının karakteri ve etkinliğini, 1839-1840 yılları arasında Kuban’daki Rus garnizonlarını gezen Britanyalı subay James Kameron çok net bir şekilde yansıtmıştır. Kameron’a göre Velyaminovsk kalesinde Çerkeslerin kılıçlı saldırısında garnizonun en az 2.000 askeri kılıçtan geçirilmiş, sağ kalan bin kişi ise hayatlarının bağışlanması koşuluyla teslim olmuşlardır.22 Rusların Çerkesya’da, ardı ardına yaşadıkları bu korkunç yenilgiler Britanyalı subayda özel bir etki bırakmış ve şu sonuca vardırmıştır: “Rus ordusunun Çerkesya’daki kayıpları, korkunç bir insan kurban etme manzarası çiziyor.”23 Üstelik Adigeler, düelloya davet ve ardından kesici silahlarla saldırı tarzında kendini gösteren şövalye tipi savaşı uygularken ve Ruslar da tamamen topçuya ve ateşli silahlara dayanırken bu böyle oluyor. Adige ülkesinin ve keza Çeçenya ve Dağıstan’ın fethi Ruslara görülmemiş bir kan ve muazzam zahmetlere mal olmuştur. Kafkasya’daki durumu en iyi bilenlerden biri olan M.S. Lunin birçok defa Çerkesya’nın fethinin gereksizliğini ve beyhudeliğini vurgulamıştı: fakir ve aç Rusya’nın kendi gıda güvenliğine, kendi halkının refahına yönelik en temel düzenlemelere eğilmesine ihtiyaç vardı. “1833, 34 ve 40 yılları neredeyse her yerde görülen ve ülkeyi felç eden ve ülke ekonomisindeki bir çeşit yapısal kusuru açığa çıkaran açlık nedeniyle, ülkemiz tarihinde matem yılları olarak anılacaktır -diye yazıyordu Lunin mektubunda-. Her gün binlerce vatan savunucusu ve velinimetimiz olan emekçiler derme çatma kulübelerinde uzun açlık ıstırapları içinde ölüyor ve ölmeye devam edecek…”24 1830 yılındaki Polonya savaşındaki kayıplar hakkında: “Yeni baştan toparlanan ordumuzun kayıpları bir kez daha muazzamdı…”25 1828-1829 yılları arasında Osmanlı ile yapılan savaşı Lunin, muazzam kayıplar pahasına kazanılan çok çetin bir savaş olarak nitelendiriyor. James Kameron aynı savaş hakkında: “1828 yılındaki savaşta Rus ordusunun Feldmareşal Dibiç komutasındaki 6-7 bin askerden oluşan iki tam teşekküllü kolu, Muhammed Reşit Paşa ordusunun emrindeki Osmanlı süvarileri tarafından Dervişköy muharebelerinde tamamen bozguna uğratılmış ve çoğunluğu kılıçtan geçirilmiştir.”26 Osmanlılarla 1877-1878 yılları arasında yapılan savaşta Balkan grubuna kumanda eden M.D. Skobolev, Plevne önlerindeki bir taarruzda 8 bin asker, yani tüm bir ordu gücünü kaybedebiliyor ve böyle korkunç kayıplar vermişken mevkiini ve en iyi kumandan şöhretini koruyabiliyordu.27 Birçok Rus analisti çarlığın, Çerkeslerin, Çeçenlerin ve Dağıstanlıların topraklarını zapt etme hevesinin Rus halkına ne muazzam fedakârlıklara mal olduğunu vurgulamıştır. N.G. Çernışevskiy 1859 yılında Şamil’in teslim olmasından sonra şöyle yazıyordu: “Şükürler olsun, artık Kafkasya her yıl 25.000 Rus askerini yutmayacak.”28 General M.A. Kotsebu, 40’lı yıllarda “Kafkasya’daki Rus ordusunun yıllık kaybı 10 bin kişiyi buluyordu” diyor.29 Kafkas ordusuna kumanda etmiş olan General Y.A. Golovin’e göre Kafkasya’da 1838-1843 arasında yılda verilen kayıp 30.000 kişiyi buluyordu ve imparatorluğun gelirinin altıda biri Kuzey Kafkasya’daki savaşın finansmanına gidiyordu.30

Rusya ile yapılan savaşta Adigelerin tuttuğu cephe hattının uzunluğu en az 900 kilometreyi buluyor ve Gagra’dan Taman’a kadar Çerkesya’nın tüm Karadeniz sahilini dolaşıyor ve sonra Kuban boyunca Kabardey’e kadar dayanıyordu. 

Rusya ile yapılan savaşta Adigelerin tuttuğu cephe hattının uzunluğu en az 900 kilometreyi buluyor ve Gagra’dan Taman’a kadar Çerkesya’nın tüm Karadeniz sahilini dolaşıyor ve sonra Kuban boyunca Kabardey’e kadar dayanıyordu. Adigeler periyodik olarak Rus ordularının işgali altındaki Kabardey’e ve Abhazya’ya giriyor ve savaşı denizde de devam ettiriyorlardı. Savaşın özellikle Çerkes-Adige cephesi Rusya için birinci derece öneme sahipti. V.A. Potto’ya göre, Çerkeslerin Kuban’ın sağ yakasındaki harekâtları, “Çeçen ve Kabardey akınlarının tüm felaketlerini gölgede bırakıyordu”.31 Daha 18. yy sonlarında Çerkes akınları, “Yalnızca Don Kazaklarının topraklarına değil, ta Varonej vilayetine kadar” uzanıyordu.32 2 Kasım 1786 tarihinde, esas olarak Şapsığ, Natuhay, Bjeduğ ve Hatukoylardan müteşekkil bir Adige süvari kuvveti (2.000 atlı), Yeyo Nehri üzerinde üç Don Kazak alayına saldırdı, onları bozguna uğrattı ve Don bölgesinin başkenti olan Çerkassk’a kadar uzanarak oradan geri döndü. Omurgasını Temirgoylar ve Abzehlerin oluşturduğu başka bir kuvvet de eşzamanlı olarak Rus ordularının işgali altındaki Kabardey’i aşarak Mozdok hattına saldırıp birkaç yerleşim yerini yakıp yıktı.33 Görüldüğü gibi Adigeler, Rus ordusunun gerisinde başarıyla, dönüş yolunu da hesaba katarsak, bin kilometrelik harekâtlar yapıyorlardı. 1828 yılında Adigey’in en iyi süvarileri Temirgoy beyi Cembulat Bolotoko önderliğinde, yeniden Rus işgali altındaki Kabardey’e girdi, savaşarak Baksan’a kadar gitti ve esirlerle beraber Balkarya ve Karaçay üzerinden geri döndü. V. A. Potto şöyle devam ediyor: “Cembulat’ın Rus arazisine düzenlediği seferin neredeyse törensel bir yanı vardı. 2 bin kişilik süvari kolu görmeye değer bir şeydi: süvarinin neredeyse yarısı en tanınmış Kubanötesi ailelerinden geliyordu. Şövalye zırhları, değerli miğferleri, zırh gömlekleri ve kolçakları haziran güneşinin ışınları altında parıldıyordu.”34 Cembulat Bolotoko, hiçbir yenilgi görmedi ve General Zass tarafından kiralanan bir hain tarafından öldürüldü. Diğer bir yetenekli Adigey savaş önderi olan Şapsığ aristokratı Kızbeç Şeretluko, 30 yıl boyunca, aldığı çok sayıda yaradan öleceği güne kadar Kuban’ın sağ yakasına akınlar düzenledi. Avrupa basınında ona “Çerkesya aslanı” adını taktılar (J. Bell). 30 Ocak 1830 tarihinde birkaç yüz atlının başında olarak Yelizavetinskaya istihkâmını dağıttı. Abin bölgesinde Şeretluko 1834 yılında 700 atlı ile 14.000 kişilik bir Rus kuvvetini yendi. 1837 yılında Şeretluko 900 atlıyla daha büyük bir birliği bozguna uğrattı ve 9 köyden esir ve ganimet ele geçirdi.35 1840 yılının ilk yarısında cereyan eden olaylar Adigey cephesinin önemi hakkında çarpıcı örnekler sergiliyor. 19 Şubat 1840 tarihinde Adigeler Karadeniz sahilindeki en önemli Rus kalelerinden biri olan Lazarevsk’i zapt ederek yıktılar. Ardından Velyaminovsk (12 Mart), Mihaylovsk (2 Nisan), Nikolayevsk (15 Nisan) ve Navaginsk (6 Mayıs) kaleleri de aynı akıbete uğradı. 7 Haziran’da Adigeler Abinsk’e saldırdılar ama garnizon kuşatmaya dayandı. Buna cevap olarak Rus kumandanlığı Kırım’da muazzam bir sefer gücü topladı ve aynı yılın kasım ayına doğru Adige sahillerindeki aynı noktalara yeniden yerleşmeyi başardı. Bu hadiseyle ilgili olarak Moşe Hammer şöyle yazıyor: “Gene de Adigey’e karşı Çerkeslerin harekâtları Kafkasya’nın ele geçirilmesini ciddi olarak aksattı ve bunun sonuçları (Yani kalelerin zaptının-S.H.) uzun yıllar boyunca hissedildi. Lazarevsk’in ve diğer kalelerin düştüğü haberi Çeçenya’daki havayı elektriklendirdi. Tüm bölgeye yayılan yangını başlatan işte bu kıvılcım oldu. Çeçenlerin bir lidere ihtiyaçları vardı, oysa öyle birisi yarım yıldır aralarında yaşıyordu (Yani Şamil-S.H.)”36 Bu gerçekler 1840 yenilgisini güya askeri birliklerin Çeçenya’ya gönderilmesiyle izah eden Rusya tarihçiliğinin uydurduğu efsaneyi yerle bir ediyor. M. Hammer her şeyin tamamen bunun tersi olduğunu gösterdi: önce en azından tam teşekküllü garnizonlara karşı kazanılan Çerkes zaferleri vardı, Çeçenlerin harekete geçmesi bunu takip etti. Olayların tam kronolojisi Çerkeslerin Rus kalelerini 15-20 gün aralıklarla zapt ettiğini ve tüm bu kampanyanın üç buçuk ay sürdüğünü gösteriyor! Bu büyük ölçekli bir askeri operasyondu ve Mihaylovsk’un zaptından önce (2 Nisan) Rus kumandanlığı kolayca denizden takviye gönderebilirdi ve muhtemelen öyle de yapmıştır. Ama Çerkesler kalabalık Rus kuvvetlerini bastırabilmişlerdi. İşte 1840 senesindeki Adige zaferlerinin önemi buradadır ve işte bu hadiselerin Rus ordusunun savaşma azmini o derece olumsuz etkilemesinin sırrı buradadır.

Askeri operasyonların Adigey’deki (Çerkesya’daki) boyutları Çeçenya ve Avaristan’dakilerin çok üzerinde idi. 1848 yılında Kafkasya’daki Rus ordularının başkomutanı Prens Baryatinskiy bu konuyla ilgili olarak şöyle konuşmuştu: “Her ne kadar Sağ Cenah (Yani Adigey’e karşı savaşanlar.-S.H.) kuvvetlerimizin faaliyetleri Sol Cenah’la (Yani Şamil’in imametine karşı savaşanlar-S.H.) kıyaslanamayacak bir fedakârlıkla yürütülüyorsa da, elde edilen sonuçlar Sol Cenah’ta daha olumludur.”37 Adigey savaş sahnesinin önemi -öncelikli önemi- Rus feldmareşali tarafından ve keza o dönemin tüm kaynakları tarafından kabul ediliyor ama Rusya yazarları akademik yayınlarında hâlâ konunun Adigey yönünü görmezden gelmeye devam ediyorlar. Bu tip en tandansal yayınlardan birisi: Россия и Северный Кавказ в ХVI-XVIII веках. – M. 1998. 723 с (16-19 yy’larda Rusya ve Kuzey Kafkasya). Bu yayında yalnız Çeçenya ve Dağıstan’a değil, Kafkas savaşı hadiselerindeki rolleri çok önemsiz olan Osetya ve İnguşetya’ya da bağımsız başlıklar ayrılmıştır.38 Adigey veya Batı Çerkesya bahsi ise maksimum bir sayfalık yer kaplıyor. Bu durumda bu kitabın redaktörlüğünü üstlenen tarih doktoru profesör G. L. Bondarevskiy’in Adigey’e özel bir cilt ayıracağı tahmininde bulunabiliriz herhalde, ne de olsa 1864 yılına kadar Adigey Kafkasya arazisinin üçte birini kaplıyordu.

Şamil’in teslim olmasından sonra Adigey’de askeri faaliyet beş yıl daha devam etti ve 1864 Mayıs’ında nihayete erdi. “Kafkasya’daki savaşın son yıllarında -diye yazar savaş bakanı D.A. Milyutin- muazzam bir kuvvet bulunduruyorduk: 172 tabur düzenli asker, 13 tabur ve 7 sotnya (yüz kişiden oluşan bir Kazak birliği-ç.n) başıbozuk; süvari 20 bölük dragun; 52 alay (Kazak alayı-S.H.), 5 eskadron (Eskadron-sotnyanın süvarideki karşılığı-ç.n) ve 13 sotnya başıbozuk, 242 sahra topu destekli”.40 Milyutin’in verilerinden anlaşıldığına göre 1859 ile 1864 arasındaki dönemde Adigey’e karşı en az 256.000 kişilik bir ordu sevk edilmişti. Bu rakamların kasti olarak az gösterildiğini ve gerçekte Adigey’deki Rus ordusunun mevcudunun çok daha yüksek olduğunu tahmin edebiliriz. Birliklerdeki muazzam asker kayıpları rahatlıkla gizlenir ve generaller istisnasız olarak zafer müjdeleyen raporlar düzmekle uğraşırlardı. Rusya’nın serflik sistemi ve despotik iktidarı koşullarında serflerden oluşan asker kayıplarını kimse dert etmezdi.

“Rusya’nın Kuzey Kafkasya’daki düzenli kayıpları, bu bölgeye sevk edilen tüm kuvvetin yaklaşık olarak dörtte birine karşılık geliyordu. Her yıl 200.000 kişilik Kafkas ordusu yaklaşık 20.000 kişi kaybediyordu. Her 7 yılda Kafkasya’da 140.000 asker ölüyordu, bu rakam yaklaşık olarak bir ordu gücüne karşılık geliyordu. 2. Katerina döneminden 1864’e kadar 1.5 milyon Rus askeri Kafkas toprağına düştü.”41 Pek çok asker sıtma ve diğer hastalıklardan öldü. Bestujev-Marlinskiy’in mektubundan: “…kaledeki ölüm oranı korkunç, her gün 3-5 kişi ölüyor… bir yılda garnizon personelinin bir buçuk katı ölüyor.”42

“Her yıl 200.000 kişilik Kafkas ordusu yaklaşık 20.000 kişi kaybediyordu. Her 7 yılda Kafkasya’da 140.000 asker ölüyordu, bu rakam yaklaşık olarak bir ordu gücüne karşılık geliyordu.”

Kafkas savaşında Adigeler, diğer halklarla kıyas kabul etmez derecede kayıp verdi. Natuhaylar ve Ubıhlar ve keza Mahoşlar, Mamkhağlar, Yegerukaylar toptan sürüldüler ve muhacerette Şapsığlar ve Abzehler arasında eridiler. Şapsığlardan Kafkasya’da birkaç köy kaldı, Abzehlerden 1, Hatukaylardan 1, Temirgoylardan birkaç köy. 19. yy 30-40’lı yıllarında Y.D. Felitsın’ın ifadesine göre yalnız Abzehlerden 140.000 kişi ölmüştü. Bir kıyaslama yapabilmek için o dönemde tüm Balkar halkının nüfusunun 4.000’i aşmadığını not edelim. Savaşın sonunda Abzeh kayıplarının sayısı, mesela Osetya’nın toplam nüfusundan çok daha fazla idi. Hemen burada, Şapsığların çok daha fazla kayıp verdiğinin altını çizelim, çünkü onların toprakları hem karadan hem de denizden saldırıya uğradı. 1865 yılına doğru Kuban vilayetinde, genelkurmaydan Albay P. Dukmasov’un raporuna göre, bir miktar Nogay ve Abazin de dahil olmak üzere en fazla 51.000 Adige kalmıştı.

Yani, Rusya tarih yazımında üzerinde çalışılan konunun Adige yönü çok mütevazı kalmaya devam etmektedir, ne kadar araştırılmışsa, güncelliği de ancak o kadardır. Kafkas savaşındaki Adige faktörünün incelenmesi neticesinde yapılan çıkarımların, ele alınan konu bağlamında çok önemli olduğu görülür: Kuzeybatı Kafkasya’nın tüm arazisine karşılık gelen Adige topraklarının işgali, Rusya’ya, herhangi bir zamanda ilhak ettiği ülkelerin (Polonya, Litvanya, Dağıstan, Türkistan vb.) herhangi biri için harcadığı insani ve maddi kaynağın çok daha fazlasına mal olmuştur; Adigelerin yok edilmesi ve kovulmasını hedefleyen ve Rusya’nın Kafkas savaşının nihai aşamasında Çerkesya’da 1856-1864 döneminde yürüttüğü sert ve tavizsiz yöntemin belirlenmesinin nedeni, bir önceki dönemde Adigelerin tüm Karadeniz ve Kafkasya bölgesindeki Rus nüfuzuna karşı ciddi ve etkili bir rakip olduklarını göstermiş olmalarıdır. (apsnyteka.org)

 

*1968 Stavropol doğumlu olan Samir Hamidoviç Hotko 1992 yılında ADÖ (Adigey Devlet Üniversitesi – Maykop) tarih bölümünü bitirdi ve aynı yıl АРИГИ (Adigey Devlet Sosyal Bilimler Enstitüsü) etnoloji bölümüne araştırmacı olarak kabul edildi. 1997 yılında ADÖ’de Çerkes Memlukları meselesi üzerine yazdığı doktora tezi kabul edildi. Aynı yılın Temmuz ayında Budapeşte ‘de 35. Uluslararası Asya ve Kuzey Afrika Araştırmaları (CANAS) kongresinde “Memluk Sultanlığında Alanlar” konulu bir konferans verdi. Üzerinde çalıştığı konular: Çerkesya tarihi, XIII-XIX yüzyıllar arasında Mısır Çerkes Memlukları, Çerkeslerin orta ve yakın çağda yabancı ordulardaki profesyonel askerlik geçmişi, Çerkes korsanlığı, Cenevizliler ve Çerkesler, çağdaş Çerkes diasporası.

Basılan eserlerinden bazıları: “Çerkes Memlukları” (Maykop 1993),”XIII-XIX. Yüzyıllarda Memluk Sultanlığında ve Osmanlı imparatorluğu’ndaki Çerkes Elitlerin Ortaya Çıkışı” (Maykop, 1999), “Cenova ve Çerkesler: XIII-XV Yüzyıllarda Siyasi ve Kültürel Etkileşim” (Rus Tarih Cemiyeti dergisi.M., 2002, No 4), “Orta ve Yakın Çağda Çerkesya Tarihi” (СПб.\2002).

 

Çeviri: Uğur Yağanoğlu


Kaynakça

  1. Гатцук В. Черкесы // Юная Россия. — Киев, 1906. — №10. — С.3115.
  2. Генц П.Б. Черкесское сопротивление России // Северокавказский барьер: сб. ст. — Лондон, 1992. — С.62 (на англ).
  3. Ланда Р.Г. Ислам в истории России. — М., 1995. — С. 108–115.
  4. Чемерисская М.Н. Рец.: Ланда Р.Г. Ислам в истории России. М., 1995. — 312с. // Восток. — 1996. — №4. — С.206.
  5. Луцкий В.Б. Новая история арабских стран. — М., 1966. — С.152, 156; История национально-освободительной борьбы народов Африки в новое время. — М., 1976. — С.63, 66–67.
  6. Henze P.B. Circassian Resistance to Russia // The North Caucasus Barier. — L., 1992, p.62.
  7. Спенсер Эд. Путешествия в Черкесию / Пер. с англ. Н.А. Нефляшевой. — Майкоп, 1994. — С.48.
  8. Блиев М.М., Дегоев В.В. Кавказская война. — М., 1994. — С.137.
  9. Блиев М.М. Кавказская война: социальные истоки, сущность // История СССР. — 1983. — №2. — С.54.
  10. Там же. — С.59–60.
  11. Там же. — С.63.
  12. Там же. — С.65.
  13. Скаков А. Выступление на круглом столе «Черкесы на рубеже эпох» // Жизнь национальностей. — 1999. — №2–3. — С.60.
  14. Новицкий Г.В. Географически-статистическое обозрение земли, населенной народом Адехе // Тифлисские ведомости. — 1829. — №22. — С.37.
  15. Бижев А.Х. Адыги Северо-Западного Кавказа и кризис Восточного вопроса. — Майкоп, 1994. — С.112.
  16. Там же. — С.114.
  17. Покровский М.В. Русско-адыгейские торговые связи. — Майкоп, 1957.
  18. Косвен М.О. Этнография и история Кавказа. — М., 1961. — С.114–116.
  19. Henze P.B. Circassian Resistance to Russia // The North Caucasus Barier. — L., 1992, pp.64–65.
  20. Музыкальный фольклор адыгов в записях Г.М. Концевича. — Майкоп, 1997. — С.59.
  21. Дюмезиль Ж. Скифы и нарты. — М., 1990. — С.157.
  22. Сameron J.P. Personal Adven¬tures and Excursions in Georgia, Circassia, and Russia. — Vol.I. — L., 1845, p.348.
  23. Ibid., p.283: «…The loss of the Russians in Circassia presented a frightful picture of human sacrifice».
  24. Лунин М.С. Сочинения, письма, документы. — Иркутск, 1988. — С.168.
  25. Там же. — С.168–170.
  26. Cameron J.P. Personal Adven¬tures…, p.104.
  27. Немирович-Данченко В.Ч. Год войны. — С.110.
  28. Чернышевский Н.Г. Полное собрание сочинений. — Т.XIV. — С.381.
  29. Гаджиев В.Г., Пикман А.М. Великие русские революционные демократы о борьбе горцев Дагестана и Чечни. — Махачкала, 1972. — С.23.
  30. Там же. — С.23–24.
  31. Потто В.А. Кавказская война. — Т.2. — СПб., 1888. — С.441.
  32. Россия под скипетром Романовых, 1613–1913. — М., 1990. — С.165.
  33. Потто В.А. Кавказская война. — Т.1. — Ставрополь, 1998. — С.147–148.
  34. Потто В.А. — Т.II. — С.296.
  35. Черкесия в XIX веке. — С.257.
  36. Гаммер М. Мусульманское сопротивление царизму. Завоевание Чечни и Дагестана. — М., 1998. — С.169–170.
  37. РГВИА. Ф.ВУА. Д. 6667(2). Л.40.
  38. Россия и Северный Кавказ в XVI–XIX веках. — М., 1998. — 723с.
  39. Лапинский Т. Горцы Кавказа и их освободительная борьба против русских. — Нальчик, 1995. — С.234–236.
  40. Цит. по: Касумов А.Х., Касумов Х.А. Геноцид адыгов. — Нальчик, 1992. — С.145.
  41. Бэрзэдж Н. Изгнания черкесов. — Майкоп, 1996. — С.225.
  42. Трудные годы: декабристы на Кавказе. — Краснодар, 1985. — С.153.
  43. ГАКК. Ф.774. ОП. 1. Д.4. Л.1–4.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here