Yalnızlığa (s)övgü

0
332

“Mutluluğun gözü kördür,

Yalnızlık sağır.

Ondandır biri tökezleyerek yürür,

Öbürü uykusunda bile bağırır.”

 

Özdemir Asaf’ın “Yalnızlığa Övgü” şiiri böyle başlıyor. Şiir boyunca durup düşündüm. Hani bazen “Hah nasıl da beni anlatmış!” dersiniz ya bir sanat eserini yaşarken. Tam olarak bunu hissettirdi bende. Evet, Vaynakhlarla ilgili bir yazı yazıyorum ve yalnızlığın şiirlere izdüşümüyle ilgili bir şeyler gevelemekteyim. Okuyucu nerelere varmak istediğimi anlamanın eşiğinde duruyor olmalı.

Bu yazıyı bana yazdıran en önemli etkenlerden bir tanesi, yakın zamanda (90’lı yıllarda) çekilmiş ve içerisinde Kırım halk önderi Mustafa Kırımoğlu ile Çeçen diasporasının aydınlık yüzü, şehidimiz Medet Önlü’nün aynı karede yer aldığı bir fotoğrafı görmem oldu. Gülümseyen, birbirinden destek alan iki önder sima. İşte aşamadığımız bir büyük problemin umut vaat eden çözümü tam olarak karşımda duruyordu. Fotoğrafa bir süre dalıp gittim. Kıymetli Medet Abi’mizin ruhu için dua ettim ve tefekküre koyuldum.

Ben Batı Trakya’dan Ege’ye göçmüş bir ailenin kızı ile Kafkasya’dan bu topraklara uzanmış bir ailenin oğlunun birlikteliğinden doğdum. Yani alenen bir göç çocuğuyum. Benzer sebeplerle, farklı coğrafyalardan değişik zamanlarda, ortak bir kaderi paylaşarak sürgün olan iki kültürün bir sentezi. Hayatı boyunca, belli bir aidiyete mensup olduğu için övünenlerden olmadım. Zaten insan neden bir dolu tesadüfün eseri olarak dünyaya geldiği biyolojik kodlarıyla övünür ki? (İskandinavyalıları tenzih ederim). İşin şakası bir yana, aksine benim için gurur verici olan şey, kökenlerimin “kırk kapılı” olmasıydı. İnsanın kendisini aynı anda pek çok “yere” ve “kültüre” ait hissedebilmesi harika bir duygu. Bu durum özellikle çocukluk yıllarında, şubat sayısında yine bu sayfada değindiğim bir “kimlik bunalımına” yol açmakla birlikte, insanın evrensel değerleri geliştirebilmesi ve empati yapabilmesinde gözle görülür bir avantaj sağlıyor. Yani düşünsenize, Batı Trakya, Ege, Sivas, Kafkasya gibi kesişim kümeleriniz var. Aynı anda bunların hepsi olabilen bir insandan ne gibi bir homojen kötülük bekleyebilirsiniz ki? Bu insan nasıl ırkçı, faşist, yobaz ya da saldırgan bir ruh hali ve karaktere sahip olabilir? Var oluş kodları buna müsait değil. Bu sebeple bu hayatta her zaman kendimi tek bir roldeyken huzurlu hissettim: “Köprü olmak”

Elbette bu yalnızca “kırk kapılı” kökenlere sahip insanlarla ilgili bir husus değil. Anadolu bir göçler ve sürgünler coğrafyası. Özellikle 19. yy’dan itibaren Balkanlar’dan, Adalar’dan, Kafkaslardan bu bölgeye ciddi bir demografik hareket söz konusu olmuş. Yani yaşadığımız coğrafyanın bile adı köprüye çıkmış. Hatta dünya haritasına baktığınızda bu köprüyü fiziksel olarak bile görmeniz mümkün. Hal böyleyken Anadolu’da yaşayan insanların ve özelde biz Vaynakhların “yalnız” olma gibi bir lüksleri yok. Bizi yalnızlığa övgüler değil, köprü olmanın mutluluğu kurtaracak.

Özdemir Asaf söz konusu şiirinin diğer bir yerinde şöyle diyor: “Yalnızlık kendi tutukluğunda özgür. Boyuna bekler dönsün diye sesini.” Evet, ancak uykumuzda bağırıyoruz. Kendi başımızayken, şairin dediği gibi, kendi kendimizin tutukluğunda özgür hissediyoruz. Sonra da bas bas bağırdığımız sözcüklerimizi insanlar işitsin diye bekliyor, ancak bir türlü yankısını duyamıyoruz. Şairin bizimkilerle tanışıklığı olduğuna iyiden iyiye ikna olmaya başladım doğrusu! Çeçen-İnguş halkının ve tüm Kafkas halklarının en büyük sorunu, yalnızlıklarına körkütük âşık olup, yine de en çok ondan şikâyet etmeleri. Ama bu zinciri kırmak için de en ufak bir adım atmamaları. “Yalnız Kurt” imajı bile bizim halkımızla anılıyor. Sanki dünyanın asla anlamadığı, hiç kimsenin hoş gözle bakmadığı, haklı ancak gururlu olmanın kaçınılmaz sonucu olduğunu düşündüğümüz yalnızlığımızla beslenmekten keyif alıyor gibiyiz. Evet evet, düpedüz bundan keyif alıyor, kendimizi bu retorikle besliyoruz ve insanların bizi anlamamasından ötürü şikâyetçi oluyoruz. Kendi kendimizi bir kavanoza hapsetmiş durumdayız.

Bu yalnızlığı kırmak zorundayız. Buna, içinde yaşadığımız Türk toplumu ve Anadolu coğrafyasının kültürel kodları zaten çok müsait. Bizler, kaderlerimizi Batı Trakya Türkünden ayıramayız. Bizler, kaderlerimizi Kırım Tatarlarından ayrı düşünemeyiz. Evvela anlayacağız. Sonra dayanışma içinde olacağız. Türk toplumuna nasıl adapte olabildiysek, bu toplumun da bizi tanıması, bize adapte olabilmesi ve tıpkı bizim yaptığımız gibi onların da kaderlerini bizimle bağlamasını sağlayacağız. Bir Çeçen, Bir Kırımlıyı yalnız bırakmayacak. Bayraklar elden ele dolaşacak. Öyle ki, bizler 23 Şubat 1944’ü anarken onlar değil binler olacağız. Orada Türkünü, Tatarını, Çerkesini, Trakyalısını göreceğiz. Bunu başardığımız gün çok şey değişecek. Her şeyden önce kurum ve kuruluşlar bazında bir araya gelmemiz, temas kurmamız ve birbirimizin değerlerini, hikâyelerini ortak zeminlerde buluşturmamız gerekiyor.

Kafkasya’dan Balkanlar’a uzanan bir köprü olmak zorundayız. Tıpkı Anadolu gibi. Batı Trakya göçmeninin bizim derdimizle dertlendiği, bizim de onların gözyaşıyla gözyaşı döktüğümüz gün, bizi şu an yaşadığımız onlarca kısır tartışmanın ötesine taşıyacaktır. Gönül köprülerini kurmalıyız arkadaşım. Kuracağız da.

Önceki İçerikİnguş Amazonlar Günü
Sonraki İçerikVaynakhların Osmanlı’ya sürgünü
Mert Kalkan
Dokuz Eylül Üniversitesi, Tarih Eğitimi Ana Bilim Dalı’nı bitirdikten sonra lisansüstü eğitimine devam etti ve Kafkasya’dan Anadolu’ya göçler üzerine hazırladığı iki sempozyum bildirisi yayınlandı. Ethem ve Milli Mücadele üzerine yaptığı akademik çalışmalarını sürdürüyor. İzmir’de ikamet etmekte ve 2013 yılından beri özel öğretim sektöründe tarih öğretmenliği yapmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here