Sahnede Hamlet, kortta Nadal! – İŞte GENÇler (6. Bölüm)

0
161
“Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!’’
Her ne kadar (bizimkilerin deyişiyle) kırk kapıya kırk değnek vuran bir yapım olsa da ‘neyse ki’ oyunculuk bunların dışında kalıyor ama tabii ki bu Yeşim Ceren Bozoğlu’nun “Dersimiz Oyunculuk” kitabını okumama ve hatta önsözünün bir paragrafını hatırlamama engel olamıyor: “Dünyanın en zor, en zevkli, en acayip, en lanet ve en muhteşem mesleğidir oyunculuk… Binlerce bilinmeyeni olan bir denklem, ama gerçek bir ustadan seyrettiğinizde sanki dünyanın en kolay işiymiş gibi görünen en tuhaf sanat/meslek…” ‘Acaba mı’ diye düşünürken Savaş Dinçel’in tiyatro ve oyunculuk için yorumunu da hatırlıyorum hemen… “Kolay meslektir; sadece ilk 25 senesi zorluyor ve yıpratıyor insanı…” diyor. 🙂
Tahmin ettiğiniz üzere; Eski Yunan’dan bu yana trajediden komediye, dramdan ortaoyununa kadar türlü türlü oyunlarla seyirciye doğru mesajı aktarmaya çalışan tiyatrolar ve ayrılmaz parçası tiyatroculardan biriyle birlikteyiz bu kez: Ekrem Can Şekercan.
İlk 25 yılını doldurmasına biraz daha vakit olsa dahi, belli ki sahip olduğu tiyatro sevgisi ve pozitif bakış açısıyla oldukça verimli bir meslek hayatı olacak hem o hem tüm tiyatroseverler için…

 


 

-Ekrem Can Şekercan ismi kulağa çok hoş gelen bir ahenge sahip…

İnsanı gülümsetiyor.

Acaba bu, ailenin bilinçli bir tercihi midir yoksa ‘Aslında başka bir isim verecektik ama işte nüfus memuru yazmış bir kere’ kabullenişlerinden biri mi?

-Ailem mizah anlayışı yüksek seviyede insanlar. Zaten oğullarına bu ismi koyuyorlarsa, varın gerisini siz düşünün…

 

-Kısaca Can kimdir dersek, neler söylersin?

-Mayıs 1988 tarihinde Ankara’da doğdum. Kabardeyim. Babam-Gerige, Maraşlı Köyü, annem Şıpş, Uzunyayla Yağlıpınar Köyü’nden. Kadir Has Üniversitesi Tiyatro bölümünü bitirdim. Tiyatrocuyum ve aynı zamanda tenis eğitmeniyim.

 

-Hem grup çalışması, hem seyirciyle iletişim, hem yaratıcılık hem de azim gerektiren; insanın hayata bakışını, dolayısıyla da hayatını değiştirebilen tiyatroculuğu meslek olarak seçmeye nasıl karar verdin?

-Adapazarı Enka Lisesi’nde okudum. Okul yönetimi bir tiyatro grubu kurmaya karar verdi. Yeni gelen tiyatro hocamız her sınıftan komikleri toplayarak bir tiyatro grubu oluşturdu. Yani mevcut hocalarımıza “Ders anlatırken sinirinizi en çok bozan ama aynı anda da güldürenler hangileri” diye sorulduğunda benim adımı vermişler sağ olsunlar. Böylece kendimi tiyatro grubunda buldum. Tiyatroyu sevdim ve başarılı da oldum. Okulumuz Robert Kolej’in düzenlediği, çeşitli liselerin katıldığı Tiyatro Festivali’ne katıldı ve orada En İyi Erkek Oyuncu ödülü aldım. “E seviyorum, ödül falan da veriyorlar, öyleyse neden devam etmeyeyim” şeklinde gelişti.

 

-Ailen “Oğlum bu işlerde para yok, gel doğru düzgün bir okul oku” diyenlerden mi yoksa “Çok kıymetli bir meslek seçtin kendine, hep senin destekçin olacağız” diyenlerden mi?

-Bir kere ailem gerçekten öngörü sahibi insanlar çünkü bu işlerde gerçekten para yok. Elbette hayatı görmüş geçirmiş insanlar olarak uyardılar. Ama çocuk tutturmuş bir kere, n’apsınlar canım insanlar! Sınavda psikoloji bölümünü de kazandım, hatta kayıt da yaptırdık. Sonra tiyatro bölümünün sınavları açıldı, ona katıldım, kazandım ve kaydı sildirerek tiyatro bölümüne başladım. Ve ailem daima destek oldu. Bunu yerli yersiz vurgulamak istiyorum gerçekten: Canımdan çok seviyorum onları.

-Tiyatronun hangi bölümü senin açından daha ağır basıyor? Oyunculuk mu, oyun yazarlığı mı, teknik bir bölüm mü?

-Oyunculuk.

 

-Çok net belli ki… İlk defa bir tiyatro sahnesinde hangi oyunda, hangi rolde yer aldın? Neler hissettin? “Aman Tanrım ben ne yapıyorum!” mu yoksa hangi roldeysen sadece o karakterin duyguları mı ya da başka neler?

-İlk oyunumuz lisede Müjdat Gezen’in yazdığı “Hamlet Efendi” oyunuydu. Orada “Komik Şakir” karakterini oynadım. “Ve inanır mısınız, ilk oyunumda sadece o karakterin duygularını hissettim!” derlerse “İnanmam” deyin. Hatta o kişiye güvenmeyin, hatta bir daha o kişiyle görüşmeyin çünkü böyle bir şey mümkün değil. Elbette heyecan vardı. Yalnız ilk oyunumuzda şöyle bir olay oldu: Bir sahnede dekor üzerime devrildi! Tahtalardan bir çerçeve yapmıştık, içi boştu Allah’tan. Üzerime düştü, ben içinden geçmiş oldum. Ve sonra verdiğim tepkiyle insanlar o devrilmeyi oyunun bir parçası sandılar. Oyun da öyle bir sahneyi kaldırabilecek bir oyundu hakikaten ama dekorun üstüme devrilmesi planlanmış değildi! Onunla hâlâ övünürüm. 🙂

 

-Tiyatro hem bir sanat hem de bu sanatın yapıldığı mekân anlamına da geliyor, değil mi? En çok hangi tiyatro(yapısın)da ve hangi tiyatro oyununu oynamak isterdin?

-Yani çok elverişsiz koşullarda da, eli yüzü düzgün tiyatro sahnelerinde de oynamış biri olarak “Şu mekânda oynamak isterim” gibi bir his oluşmadı bende henüz. Mekân ayırt etmem ya… Ha, en azından bir kulisi olursa sevinirim. Ama olmazsa da oynamışlığımız var, yine oynarız. 🙂 Kendi imkânlarımızla o anda bir kulis inşa ederek… “Hangi oyunu oynamak isterdim?” Aslında oynamak istediğim oyunları zaten oynuyorum, ama beni ve Yaradan’dan başka kimse görmüyor. Evde oynuyorum. Çoğunlukla klasikleri. Ve çoğunlukla iki yazarı; Shakespeare, Molière. Yani kulağa ne kadar klişe geleceğine zerre aldırmadan şunu söyleyebilirim ki her okuduğumda tekrar tekrar keyif alıyorum ve bu eserlere boş yere klasik denmediğini görebiliyorum. Sadece okumak için de çok keyifli eserler. Okumamış olanlara buradan da tavsiye etmiş olayım.

 

-Bir oyunu sergilemek için metni ezberlemek, sabahlara kadar prova yapmak, aynı sahneyi defalarca tekrarlamak insanı fiziksel açıdan olduğu kadar zihinsel açıdan da yıpratıyor olmalı. Bir oyuna hazırlanma süreci nasıl gelişiyor, geçiyor?

-Birbiriyle iyi anlaşan, birbirini seven insanlar bir araya geldiyse hazırlanma süreci de o kadar neşeli ve kolay geçiyor. Benim deneyimlerimin çoğu böyleydi. Bir oyuna hazırlanırken ilk işimiz elbette mümkün olan en kısa sürede ezberlerin tamamlanması. Herkes kendine ait rolü en kısa sürede ezberleyerek gelmeli. Ama dediğim gibi, birbiriyle iyi anlaşan ve seven insanlar bir araya geldiyse bunun çözümü de çok kolay oluyor: Ezberini yapmadan geleni dövüyoruz, o da bir sonraki sefere hatasını anlamış ve düzeltmiş olarak geliyor. Sevgi her şeyin ilacı gerçekten. 🙂

 

-Türkiye’de tiyatro yapmak, tiyatrocu olmak kolay mıdır? Diğer ülkeler ile farklar var mı? Ve tiyatroya en çok kıymeti veren hangi ülkedir sence?

-Her insan yaptığı işin kolay olmasını ister. Bunu olabildiğince mümkün kılacak olan şey, yaptığın işi sevmek diye düşünüyorum. Zorluklar olacak. Ama bu işi yapıyorsanız ve seviyorsanız “zorluklar var” noktasından hareket etmezsiniz; bu işi seversiniz, yaparsınız ve zorluklarını da bu işin parçası olarak kabul eder ve çözüm üretmeye çalışırsınız. Mesela zorluklardan biri, her sene çok sayıda tiyatro bölümü mezunu geliyor. Türkiye’de böyle bir arza cevap verecek bir oyuncu talebi olmadığı ortada. Bu da rekabet demektir. Ama dediğim gibi bu işi seviyorsanız zorluklar noktasından değil, “bu işi yapmak” noktasından hareket eder ve bir yolunu ararsınız.

Diğer ülkelerle kıyaslayacak yetkinlikte değilim, oralarda tiyatro yapma girişimim olmadı ama benzer bir rekabetin her yerde olduğu aşikâr. Bir diğer mesele materyal… Oyun yazmak, nitelikli eser üretmek gerek; işin en zor kısmı da bu. Bunun eksikliğinde Türkiye’deki büyük tiyatroların da dönüp dolaşıp klasikleri yeniden oynadıklarını görebilirsiniz.

 

-Son yıllarda tiyatro bölümü mezunlarını tiyatro sahnelerinden daha çok televizyon sektöründe görebiliyoruz gibi. Sahi, bir tiyatrocu nasıl iş buluyor? Personel arayan web sayfalarından mı yoksa tanıdık, bildik tiyatroculardan mı ya da her tiyatro grubunun işe alımlarını takip ederek mi?

-Okulda edindiği network’le, tanıştığı hocalar aracılığıyla olabiliyor tabii. İlk sene Kadir Has’ta hocamız Müjdat Gezen’di. Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde sahnelenen, kendi yazıp yönettiği “Kamp” adlı oyunda bu sayede oynamıştım örneğin. Bunun yanında bir tiyatrocu özel tiyatroların ve Devlet Tiyatroları’nın dönem dönem açtığı sınavları takip ederek iş bulabiliyor.

 

-Bir tiyatrocunun günlük hayatını devam ettirebilecek bir kazancı oluyor mu? Maaşı, sigortası, emekliliği var mı?

-Maaşı, sigortası, emekliliği… Çok yanlış iş seçmişsiniz demektir. Devlet Tiyatroları’nda var galiba bu saydıklarınız. Hatta düzenli maaş bile aldıklarını duymuştum. 🙂

-Pandemiyi ekonomik boyutta en ağır haliyle yaşayan sektörlerden biri de sanat ve dolayısıyla tiyatrolar oldu maalesef. Pandemi sürecinde nasıl etkilendiniz? Bir geliriniz olmayınca başka işlere yönelmek zorunda kaldınız mı ya da farklı kurum ve kuruluşlardan destek verenler oldu mu sizlere?

-Pandemiden hemen öncesine kadar birkaç arkadaş bir araya gelerek kurduğumuz META Tiyatro adında bir grubumuz vardı. Halihazırda bir çocuk oyunumuz vardı ve okulları gezerek onu sahneliyorduk. Fakat pandemiden önce -pandemiden de bağımsız olarak- dağıldı. Üstüne de pandemi eklenince bize olan etkisi, yeniden tiyatro alanında bir girişimde bulunmak yerine diğer ilgi alanlarımıza yönelmek şeklinde oldu. Örneğin ben lisanslı olarak tenisle ilgileniyorum, tenis eğitmenliği de yapıyorum, oraya yönelmek şeklinde oldu.

 

-Tiyatro ve spor/tenis birbirinden çok farklı dallar gibi duruyor ama sen ne düşünüyorsun bu konuda? Ve neden başka bir spor değil de tenis?

-Tenis bana çok ilham verdi hayat hakkında, hâlâ da veriyor. Bir kere kortta tek başınasınız, suçlayacağınız, mızmızlanacağınız kimse yok. Üzerinize doğru gelen bir top var; ben onu hayatta üzerimize gelen sorunlara benzetiyorum. Şimdi bu hızla sana doğru gelen top karşısında raketini bırakıp oturup ağlamayı seçebilirsin, “Niye bana bu kadar hızlı geliyor bu top ya” falan… Bu bir davranış biçimidir, bunu yapabilirsin ve bunun çok basit bir sonucu olacaktır: Kaybedeceksin. Üzerine gelen sorun karşısında yapman gereken, ayağa kalkıp doğru pozisyon alarak gereğini yapmaktır. Yine kaybedebilirsin ama bütün mücadeleni verirsin. Ve bunu samimiyetle tekrar tekrar yapmaya devam ettiğinizde bilin bakalım ne olur? Kazanmaya başlarsınız! Tenis bence tüm bunları ve daha fazlasını içeriyor. Müthiş bir spor gerçekten, herkese tavsiye ederim. Ders almak isteyen olursa da telefon numaram: … Şaka şaka…

 

-Tenis eğitmenliği fikri nasıl gelişti?

-Dediğim gibi tenisi çok sevmemle gelişti. Adapazarı’nda bir tenis kulübümüz vardı, vaktimin çoğunu orada geçiriyordum, orada öğrendim oynamayı da.

 

-Her ne kadar kişiye göre değişse de ortalama kaç ders ile amatör olarak -şöyle en azından 5-6 kez üst üste rakete topu değdirerek- tenis oynayabiliriz?

-Bildiğim birçok yerde standart 8 ders olarak başlıyor.

Bu 8 ders sonunda üst üste 5-6, hatta kim bilir belki 7 kere topu rakete değdirebilirsiniz. 🙂 Ama eğitmenle de alakalı sonuçta! O yüzden şu telefon numaram burada dursun… 🙂

 

-Tenis öğrenmeye hazırız, senin gibi iyi bir eğitmeni de bulduk… Kort konusunu nasıl çözüyoruz?

-Bazı sitelerin kendi kortu oluyor. Onun dışında İstanbul’da belediyeye bağlı kortlar rezerve edilebiliyor.

 

-Keyifle geçen söyleşimizi daha önceki söyleşilerimizde de yer alan aynı soru ile bitirmek istiyorum… Bizden ama kadın olmayan biri olarak ‘Çerkes toplumunda kadın olmak’ konusunda neler söyleyebilirsin?

-Çerkes kadını dediğiniz zaman benim için akan sular durur demeyelim de hadi, kendi toplumumuzun insanıyla çok övünüyor gibi olmasın, ama akan sularda bir yavaşlama oluyor açıkçası. Akan suların bir hızı kesiliyor diyelim. 🙂 Çerkes kadını gerçekten farklı; duruşu mu diyelim, tavrı mı diyelim… Bence bizim danslarımız çok iyi anlatıyor onu. Dansın kendisi kültürle ilgili bilmen gereken pek çok şeyi söylüyor.

 

-Teşekkür ederim…

Sevgili Can Şekercan’a… Hiç kaybetmediği tiyatro sevgisi, olumsuz koşullara rağmen çalışma azmi ve bu güzel söyleşi için…

Sevgili Jıneps okurlarına… Okumayı, tiyatroyu sevdikleri kadar tenis oynamayı da ihmal etmeyecekleri ve hatta ilk fırsatta Can ile haberleşip en yakın kortta buluşacakları için…

“Büyüklük dediğin teşekkürle başlar bir hiçe ve kusurların kusuruna bakmamaktır en kusursuz eğlence” – Bahar Noktası (Can Yücel’in Shakespeare’den uyarlaması).

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here