‘Fotoğraf, ait olmadığım yerlerde bulunma; öykü, ait olmadığım yerleri anlatma bahanemdir’

0
135
Öyküseverlere bir kitaptan bahsetmek istiyorum. Adı “Kör Dilenciler”. Temmuz 2021’de Papirüs Yayınları tarafından basıldı. İçinde “Kitap”, “Şeytan”, “Arayış”, “Resim”, “Bedel” ve kitaba da adını veren “Kör Dilenciler” adlı altı öykü var.
Öykülerin kurgusu ve diyalogları güçlü, anlatımı yer yer şiirsel, yer yer masalsı. Kurmacalar içinde bazı anlar var ki birer fotoğraf karesi. Daha ilk satırda okuru yakalayan ve beklenmedik sonları ile akılda ahlaki ve insani soru işaretleri bırakan öyküler…
Dünyanın farklı coğrafyalarında, Kafkasya’da, Anadolu’da, yazarın zihninden bir yerde, tarihin farklı zamanlarında gelişen ve insanın değişmez anlam arayışının izini süren hikâyeler.
Yazarı eski dostum. Nogoy Barış Güven. Jıneps okurları arasında dostluğu benimkinden de eskilere dayananlar mutlaka çıkacaktır.
Hiç tanımayanlar için Barış ile kısa bir söyleşi gerçekleştirdim. “Kör Dilenciler”i kendisinden dinleyelim istedim.

 

-Sevgili Barış, seninle edebiyat çatısı altında ilk buluşmamız Yitik Ülke Yayınları’nın yayımladığı “90’lar Kitabı Çocuk mu Genç mi?” adlı kitaptı. Öykülerimizle derlemeye katkı sunmuştuk. Aynı yıllarda bir Word dosyasında “Kör Dilenciler” öykünü okuma şansım oldu. Yıllar içinde “Kör Dilenciler”in yanına yeni öyküler eklendi. Kitabın haberini aldığımda heyecan ve mutluluk duydum. Bu kez bir öyküsever olarak seninle ilk öykü kitabın üzerine sohbet etmek istiyorum. Önce kendinden ve yazı yazma serüveninden biraz bahseder misin?

-Teşekkür ederim. Uzunyaylalı Adigeyim. Aslında yazmaya başlama kararım da Uzunyayla’ya dayanır. Ortaokul zamanlarıydı sanırım. Dayımın köyü Yahyabey’de iki-üç hafta kaldığım yazlardan biriydi. Tarla zamanıydı, dayı oğullarım sürekli çalışıyorlardı. Bir şehir çocuğu olarak pek işe yaramıyordum ve tabii ki onlar çalışırken çok canım sıkılıyordu. Sonra bir akşam, bir arkadaşın evinde, dolaplar arasında kalmış 4 ciltlik bir kitap gördüm: “Savaş ve Barış”, Tolstoy. Hemen ödünç aldım ve herkes tarlada çalışırken ben de yanlarında traktör römorkunun gölgesinde okumaya başladım. Okuduğum ilk klasik eserdi. Hayatımda daha keyifli okuduğum başka bir dönem hatırlamıyorum. Rüya gibiydi, büyülendim. Kitabı bir haftada bitirdiğimde mutlaka yazmam gerektiğine karar verdim. Tabii süreç hızlı olmadı, yıllar aldı. Uzun süre kısa paragraflar, hikâyeler yazdım.

-Peki “Kör Dilenciler” ne zaman şekillendi? Kitaba nasıl karar verildi?

-Açıkçası uzun zamandan beri yazıyor olmama ve hep “acaba” diye düşünmeme rağmen bir kitabı ortaya çıkarma düşüncesi son altı aya kadar kafamda oluşmamıştı. Yazdıklarınızı arkadaşlarınıza okutursunuz ve onlar da ister istemez pozitif ayrımcılık yaparlar, hikâyelerinizi belki de olması gerekenden çok beğenirler. Bu da kafanızda her zaman “acaba” ikilemini yaratır. Ancak son dönemde objektif görüşlerine değer verdiğim birkaç arkadaşımın geri bildirimleri kulağıma su kaçırdı ve kendimi bu kitabı düşünürken buldum. Şu sorulabilir: Peki bu kitabı çıkarmaktaki amacın nedir? Yazdıklarımı paylaşmak, insanlara güzel hikâyeler okutmak… gibi şeyler söylenebilir. Belki bir miktar öyle. Ancak daha önemli olan başka bir şey var. Ben dedem hakkında çok az şey biliyorum, dedemin babası hakkında hiçbir şey bilmiyorum. İki-üç kuşak sonraki dünyaya bana ait bir şey bırakıyor olma hissi çok keyifli.

 

-Yazı ve fotoğrafın hayatında önemli bir yeri olduğunu biliyorum. 2005 yılındaki Maykop seyahatimiz geliyor aklıma. Fotoğraf makineni alıp gezi rotamızın dışına çıkar, farklı hikâyelerin peşine düşerdin. İki sanat disiplini arasında bir benzerlik görüyor musun? Fotoğrafın öykülerindeki yeri nedir?

-Fotoğrafın yazdıklarım üzerindeki etkisinin oldukça yüksek olduğunu söyleyebilirim. Her şeyden önce fotoğraf benim için, ait olmadığım yerlerde bulunma bahanemdir. Bu açıdan bakıldığında öykü ait olmadığım yerleri anlatma bahanemdir, diyebilirim. Fotoğraf ilginç bir sanattır. Yıllarınızı verirsiniz; teknik, kompozisyon çalışırsınız, binlerce kez deklanşöre basarsınız ve sonunda bir eser ortaya koyarsınız. Dramatik olan, kişi gelir ve o esere iki saniye bakar. Tüm çalışmanızın karşılığını o iki saniye belirler. Bakan kişinin dikkatini çekmeniz, onu fotoğrafa alıp gezdirmeniz ve vermek istediğinizi aktarmanız için iki saniyeniz vardır. Bunu başarabilmemin ön şartı, olabildiğince yalın kalabilmektir ve inanın bu çok zordur. Fotoğrafta anlama değer katmayan hiçbir şey bulunmamalıdır. Aslında bu açıdan bakıldığında fotoğraf bir ayıklama sanatıdır. Benim için öykü de böyledir. Hemen içine almalı, sizi gezdirmeli, vereceğini en yalın dille ve dramatik şekilde verip ağzınızda farklı bir tat bırakmalıdır. Zor ama keyiflidir. Yazdığınızı defalarca okursunuz. Sadeleştirmek için bir kuyumcu gibi çalışırsınız. Fotoğraf için ayıklama, öykü için sadeleştirme önemlidir; ancak tek başlarına belirleyici olamazlar. Fotoğrafta iyi bir kompozisyon, hikâyede iyi bir kurgu şarttır.

 

-Tarih okumaları yapıyorsun. İlk öykün “Kitap”, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ertesinde, 1950’lerde Hindistan’da; “Bedel” ise 1840’larda, Osmanlı İmparatorluğu’nun o dönemdeki Bulgar topraklarında geçiyor. “Arayış”ta 1800’lere gidiyor, Kafkas dağlısı Zelimhan’ın Kazak Andrei ile hesaplaşmasındaki benlik arayışını okuyoruz. Okumalarının ve seyahatlerinin yarattığın kurmacaya etkisi nedir?

-“Tarih tekerrürden ibarettir” önergesi bence doğru değildir. Her tarihi dönem kendi çerçevesinde özeldir, her dönemin kendi tez ve antitezleri vardır ve bunların çatışması tarihe adım attıran bir sonucu ortaya çıkarır. Tarih okurken bu çatışmaları anlamayı seviyorum ve açıkçası yazdıklarımın çoğu tarih okurken fikir olarak ortaya çıkıyor. Öykünün ille tarihsel olması gerekmiyor ama kıvılcımı tarih atıyor. Bir dönem Balkan milliyetçiliği ve Osmanlı’yı 93 Harbi’ne götüren süreçleri yakından okuma ve anlama fırsatı buldum. Buradan “Bedel” öyküsü çıktı. Din tarihi okurken “Kitap” öyküsü ortaya çıktı. Şunu da belirtmem gerekir ki; biz yaşadığımız topraklar ve bize verilen resmi tarih nedeniyle bahsettiğim çatışmalara taraf olarak bakıyoruz. Farkında değiliz ama öyle bakıyoruz. Bu sınırların biraz dışına çıkıp sübjektif olmaktan uzaklaştığımızda farklı hikâyelere, farklı karakterlere ulaşabiliyoruz. Mesela öykünüzün ana karakteri bir Çerkes değil, bir Kazak olabiliyor. Herkes Andrei’in cezasını çekmesini, ölmesini istiyor, ancak hikâye belirlenen sınırların dışına çıkıyor, Andrei’i bir insan olarak ele alıyor.

 

-Okumayı en sevdiğin edebi tür hangisi? Dilinden etkilendiğin ya da öykündüğün yazarlar var mı?

-Yazan kişinin öncelikle okumayı öğrenmesi gerektiğini düşünüyorum. Okumayı öğrendiğinizde bir eserin değerli olup olmadığını birkaç sayfada kavrayabiliyorsunuz. Zamanımız az ve okunması gerekenlerin sayısı fazla. Okumayı bilirseniz zamanınızı doğru eserlere ayırmaya başlıyorsunuz, özellikle Türk yazarlarda. Tabii ki yazıya gönül veren herkes gibi ben de okuyorum. Beni en çok etkileyen ve öykülerime bir şekilde katkısı olduğunu düşündüğüm yazarlar olarak Borges, Stefan Zweig, Etgar Keret, Kemal Tahir, Murathan Mungan, Amin Maalouf, Salinger, Louis de Bernières, Ivo Andrić’i verebilirim.

Edebiyat türü olarak bakacak olursam, çok büyük bir ayrım yaptığımı söyleyemem. Dilinden keyif aldığım her türü okurum.

 

-Kitapta karşımıza varlık-yokluk, hayal-gerçek, dürüstlük-yalan ve en çok da iyi-kötü hesaplaşması çıkıyor. Köy şartları ile ilgili gözlemlerin de çok güçlü. “Şeytan” adlı öykünde “Köy sizi sınar ve masal köylünün her şeyidir” diyorsun. “Arayış”ta yaşlı kadın Dragana ve “Resim”de Ova Cinleriyle masalsı pencereler açıyorsun. Bu bilinçli bir tercih mi? Masallarla aran nasıl?

-Hegel diyalektiğinde kavram ve kavram karşıtlığının bütünü kavrama anlamını verir. Her kavram içerisinde karşıtlığını da barındırır. Daha önce de bahsetmiştim, ilerleyici tarih kuramı da bu çatışma üzerine kuruludur. İnsan doğası, tabiat ile ilişkimiz, tabiatın kendi unsurları arasındaki ilişkisi bu çatışmaya dayanıyor. Çatışma bir yönüyle ilericidir, gelişimi de beraberinde getirir. İnsan olarak bizim sorunumuz bu çatışmayı kavgaya, yıkıma dönüştürme yeteneğimiz sanırım. Ben öykülerimde bu çatışmaları görmeyi seviyorum. İnsanın tabiatla çatışması, iyinin kötüyle, doğrunun yanlışla, soğuğun sıcakla… Bu çatışmaları da mutlu sonlandırma derdim yok. Çatışma bazen sizi ileri götürür, bazen yeni bir çatışmanın kapısını açar.

Masalı çok önemsiyorum. Zira tarih ve edebiyat yokken masal vardı. İnsanlar binlerce yıl yaşadıkları deneyimleri masallaştırdılar. Masalı dünyayı anlamlandırma, kültürü aktarma, aklı ileri taşıma aracı olarak gördüler. Tabii bunu yaparken de mistik unsurlar kullandılar. Masalın yapıtaşlarına bakacak olursanız iki şey göze çarpar; yalın, sizi en baştan içine alan bir olay zinciri ve bir çatışma. Ben de bu yolu takip ediyorum aslında. Kimi öykülerimde mistik unsurları kullanmayı da seviyorum.

 

-Öykülerinde ilahi adalet ve adaletsizlik üzerine sorgulamalar var. Barış Güven ilahi adalete inanıyor mu?

-İlahi adalete inanıp inanmamak bireysel bir tercih. Ben bir tık geride duruyorum ve tercihimi “inanmayı istemek”ten yana kullanıyorum. Önemli olan benim neye inandığım değil, toplumlarda ilahi adalete olan inancın, dünyadaki tüm adaletsizliklerin rövanşını ileriye, belki de öte dünyaya atan bir araç görevi görmesidir. Bir Dalit veya günde 14 saat sigortasız çalışan bir emekçi böyle bir adalete inanmasa dünya tüm rövanşların yaşandığı bir kaosa teslim olurdu sanırım. Bu açıdan, ilahi adalet kavramı hâkim sınıfların sevdiği bir işbirlikçi görevi de görüyor ve eminim ki ilahi adaletin gerçek olmamasını en çok onlar istiyor.

 

-Odağı Kafkasya ve Çerkes kültürü olan öyküler yazma düşüncen ya da bambaşka bir kitap hazırlığın var mı?

-Yeni bir öykü kitabı düşüncem şu an için yok. Tabii bu, hikâye yazmayacağım anlamına gelmiyor. Son dönemde Amerikan köleliği ve İslam köleliği üzerine okumalar yapıyorum. Öyle ki bazen okuduklarımın etkisi ile gözlerim yaşarıyor. Tabii İslam’da kölelik dediğimizde Çerkesler önemli bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Bu alan bizim halk olarak konuşmaktan, araştırmaktan, anlamaktan kaçındığımız bir yasak elma. Kendi kültüründen, geleneklerinden, asaletinden bu derece gurur duyan bir halk nasıl olmuş da evlatlarını saraylara satabilmiş, çocuklarını köle askerler olarak uzak coğrafyalara gönderebilmiş! Memlukların Baybars sonrası dönemi Çerkes Memluklar olarak biliniyor. Sonuçta hepsi köle askerler ve sonradan gücü ele geçiriyorlar. Bu okumaların sonucunda bir roman kurgusu inşa edeceğime inanıyorum. Tabii hızlı bir süreç olmayacak.

 

-O zaman nice kitaplara diyelim… “Kör Dilenciler”in okuru bol olsun!


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here