Gelenekler bizim için önemlidir

0
150

Naima Neflyaşeva

Onun uzman tarihçi görüşlerini dikkate alırlar, tüm Kafkasya blog yazılarını okur, onunla tartışırlar ve hemfikir olurlar, samimi hikâyelerini paylaşırlar ve barış ödülü kazanırlar.

RAN (Moskova, Rusya Bilimler Akademisi-ç.n.) Bölgeler ve Medeniyetler Araştırmaları Merkezi kıdemli bilim çalışanı, Moskova yerel hükümeti milliyetler arası ilişkiler konseyi uzmanı, “Asırlar ötesinden Kuzey Kafkasya” blog’unun yazarı Naima Neflyaşeva’ya Kafkas savaşı problematiğinin Çerkesler için neden güncel kalmaya devam ettiğini, önceleri hiç sarsılmaz gibi görünen geleneklerin nasıl dönüştüğünü ve geleceğin hangi yönde inşa edilmekte olduğunu sorduk.

 

“1990’ların başında gerçek bir arşiv ve kaynak devrimi gerçekleşti!”

 

-Naima Aminovna, siz bir tarihçi olarak Çerkes problematiği üzerine çalışıyorsunuz. Kafkasolojide bugün “beyaz lekeler” kaldı mı, Çerkesya tarihinden hangi temaların hâlâ incelenmesi ve anlamlandırılması gerekiyor?

Profesyonel olarak ben İslam tarihi üzerinde çalışıyorum, Kafkas savaşının bitiminden itibaren Sovyet dönemi ve bugünkü dönemde Adigelerde geleneksel İslami kurumların dönüşmesi meselesini araştırıyorum. Tabii, Çerkeslerin tarihine karşı metodolojik yaklaşım, muazzam değişikliklere maruz kaldı. Tektonik değişimler 1980-1990’lı yıllarda cereyan etti. İlk defa olarak, Kuzeybatı Kafkasya’daki Kafkas savaşı ve Çerkeslerin sürülmesi, Çerkes diasporalarının mevcudiyeti konuları tabu olmaktan çıktı. Bu konular toplumda tartışılmaya başladı, insanlar profesyonellerin sesini duydular. Arşivlerde çalışan tarihçiler savaş harekâtlarının mecralarını yeniden kurdular; Saferbey Zan, Kazbiç Tuğujoko, Hacı Kerantuh Berzek gibi Kafkas savaşının birçok önderinin adlarını toplumsal ortama taşıdılar. İlk defa bu dönemin folklorundan söz etmeye başladılar. Yükseköğrenim kurumları bünyesinde Adigoloji konusunda uzmanlaşan merkezler açılmaya başladı.

Tarihin bu dönemi için devrim niteliğinde bir yenilik olarak, arşiv belgelerinin yayını ve geniş ölçekte dağıtımı gibi bir olgu ortaya çıktı. Mağazaların ve kütüphanelerin raflarında birçok şeye ulaşabiliyor olmamız bugün, 2018 yılında olağan bir şeydir, o zamanlar böyle bir şey, insanlar üzerindeki etkisini görmezden gelemeyeceğimiz gerçek bir dönüm noktası olmuştu. 1990’ların başında gerçek bir arşiv ve kaynak devrimi gerçekleşti! Arşivlerde muhafaza edilen bilgi, ilk defa olarak yayımlanmaya başladı, yalnızca profesyonel tarihçiler için değil, kendi halkının serencamına kayıtsız olmayan sıradan insanlar için de ulaşılır oldu. Ve nihayet, Çerkesya’daki Kafkas savaşının, onun sebeplerinin, dönemlerinin, kronolojisinin, sonuçlarının incelenmesi bağımsız bir bilimsel istikamet haline geldi; bunun kanıtı, doktora tezleri ve bu konu üzerine yazılmış birçok monografidir.

 

“Çerkeslerin yaşadığı trajedinin boyutları, Çerkes tarihindeki en az o derecede ilginç ve parlak dönemleri gölgeledi”

 

Lakin zamanla, bana göre bir dengesizlik meydana geldi. Biz tarihçiler Kafkas savaşı temasına kendimizi çok fazla kaptırdık. Çerkeslerin yaşadığı trajedinin boyutları, Çerkes tarihindeki en az o derecede ilginç ve parlak dönemleri gölgeledi. Mesela biz, Karadeniz sahilinde Ceneviz ve Venedik ticaret merkezlerinin faal olduğu ortaçağımızı hemen hiç bilmiyoruz. Bu dönemle ilgili tüm belgeler Latince yazılmış olup, Vatikan’da muhafaza edilmektedir. Bunlarla da ilgilenmek gerekiyor. Kopyalanmalı, veriler sistematik hale getirilmeli, bu belgelerin kopyaları Adigey’e getirilmeli. Moskova’da, St. Petersburg’da Rusyalı biliminsanlarının şimdiye kadar neler yaptığını tam olarak bilmemiz gerek. Ayrıca, Çerkes tarihinin Sovyet dönemine, özellikle 1920’li yılların başında Sovyet hâkimiyetinin kurulmasına yeni bir bakış açısıyla bakmamız gerek. Adigey’in parti liderleri raporlarında sınıf mücadelesinde dayanacakları bir zümre olmadığını, bildik “zengin-fakir” söyleminin Adigey’de işlemediğini, çünkü Adige toplumunda bir fakirler tabakası olmadığını, toplumsal zıtlıkların da karşılıklı yardımlaşma sistemiyle giderildiğini yazmamışlar mıydı? Adigey Cumhuriyeti’nin milli arşivi bu anlamda eşsizdir ve bir entelektüel atılım doğurabilir. Orada öyle belgeler var ki, modern bilimsel metodolojiyle donanmış XXI. yy tarihçisi bunlara yepyeni bir bakış açısı getirebilir. Maykop’a gelince arşive uğramaya çalışırım ve her defasında elimizde bulunan belge bolluğuna hayret ederim. Tüm bunlar henüz araştırmacıları bekliyor.

 

-Batı Kafkasya’da İslami radikalizm de sizin ilgi alanınızda. Bu yönde yeni çalışmalar yapıldı mı?

RAN Bölgeler ve Medeniyetler Araştırmaları Merkezimiz, birkaç yıldır “çağdaş dünya siyasi haritasında radikal İslam” konulu kapsamlı bir proje yürütüyor. Çeşitli bölgelerden uzmanların katılımıyla yürüttüğümüz projenin bağlamında, tüm Kafkasya’daki radikal İslamı konu alan 700 sayfalık bir monografi hazırladık (geçen yıl basıldı). Bu baskının sorumlu redaktörlerinden biriydim. Kafkasya’da radikal İslamın hangi faktörlerin etkisiyle doğduğunu, nasıl dönüştüğünü ve gelecekteki risklerin ne olduğunu 1990’lı yıllardan itibaren akış içerisinde gösteren sistemli bir kitap, akademik bilimde ilk defa ortaya çıktı.

Bu büyük Kafkasya bağlamında, Adigey’in kendini radikal İslamizm salgınından uzak tutabildiği görüldü. Salgın derken, resmi dini kurumların kontrolü altında olmayan gençlik cemaatlarını (Kafkasya’da radikal İslamcılar 1990’lı yıllardan itibaren cemaat adını verdikleri yasadışı örgüt şemsiyesi altında bir araya geliyorlardı-ç.n.), gençlerin radikal yapılara kitlesel katılımını ve terörist aktivite göstermelerini kastediyorum. Adigey bölümünü yazarken, cumhuriyetimizin, neredeyse yegâne örnek olarak, nasıl olup da kendini radikalizmden koruyabildiğini anlamaya çalışmıştım. Nedenler, ekonomiden ideolojiye, Adige mantalitesinin özelliklerinden Adigey ve Krasnodar resmi dini makamlarının, yurtdışındaki İslami üniversitelerden mezun olan gençleri ümmetimize entegre edebilen dengeli pozisyonuna kadar, çeşitli faktörlerde gizlidir. Tüm bunlar bir bütün olarak, Adigey’in radikal İslamdan uzak kalabilmesine yardım etmiştir.

 

-Kafkasya’daki âdet ve gelenekler hakkında birçok yayınınız var. Bunlar, binyıl dönemeçlerinde nasıl dönüşüyor, yakın gelecekte bu değişimlere dair öngörüleriniz nelerdir?

Blog’umu bir gazeteci olarak yazıyorum, ama doğal olarak bir biliminsanı yazılarımda bilimsel araştırmaya evrilebilecek bir şeyler bulabilir. Kafkasya’da her şey değişiyor, özellikle son 10-15 yılda. Hatta bazı gelenekler yeni değerlerle düğümleniyor. Bunun çeşitli nedenleri var, bunlardan biri de enformasyon çağının Kafkas toplumunu mobil hale getirmiş olmasıdır. Gençlik artık yalnızca doğduğu yerde yaşamıyor, ülkenin diğer şehirlerinde ve yurtdışında eğitim görüyor. Ama insanlar kendi akrabalarıyla, vatanlarıyla bağı kaybetmiyorlar. Günümüzde iletişim imkânları sınırsız ve mesafeler ruhsal bağlar üzerinde hiçbir etki yapmıyor. Diğer yandan insanlar evden ayrılınca kendilerini başka bir etnik ortamda buluyor ve davranışlarını buna göre ayarlamak zorunda kalıyorlar.

Aile gibi hayatın temel bir dayanağı değişime uğruyor. Karşılıklı ilişkiler sisteminin aile içinde ne gibi değişikliklere uğradığını, çocuklar ve ebeveynler arasındaki mesafenin nasıl kısaldığını görüyoruz. Şurada daha 20 yıl önce genç bir babanın çocuğunu, üstelik de ebeveyninin yanında kucağına alması, onunla oynaması, ona sevecen sözler söylemesi ayıp sayılırdı. Artık her şey değişti. Adigelerde yıkılmaz bir kural olan damatla kayınvalide arasındaki kaç-göç kuralının artık bazı ailelerde uygulanmadığını görüyoruz. Genç ailenin gittikçe daha fazla ebeveynden uzaklaştığını, bağımsız yaşamaya çalıştığını görüyoruz. Bütün bu değişiklikleri kendi yaşam sürem dahilinde gözlemliyorum, bunlar globalizasyon ve enformasyon çağının bizleri etkilediği oranda devam edecektir.

 

“Biz, geleneksel kültürel koda önem veren bir toplumuz. Değişime uğramış haliyle bile gelenek, ilişkiler sisteminde bir düzenleyici olarak kalıyor. Biz Çerkesler, geçmişin trajik olaylarını yeniden anlamlandırarak tayin etmek mecburiyetindeyiz.”

 

-“Asırlar ötesinden Kuzey Kafkasya” blog’unu birkaç yıldır yürütüyorsunuz. Röportajlardan birinde, “Her blog yazısı veya yazı serisi, geçmişin yankılarının bugünkü Kafkas gerçekliğinde ne kadar yaşadığını anlama çabasıdır” demiştiniz. Bu anlamda, hangi çıkarımlara vardınız?

Kafayı geçmişe çevirmiş olarak ileriye yürünemeyeceğini söyleyen yaygın bir deyiş vardır. Ben buna katılmıyorum. Geçmişe bir göz atmadan hep ileriye giden yol, Cengiz Aytmatov’un enfes bir şekilde anlattığı gibi, bir mankurt toplumuna çıkar. Bir toplum geleneklere dayanmadan, tarihini bilmeden, atalarının tecrübesini ve kendi tarihinin temel hadiselerini anlamlandırmadan ileriye gidemez. Blog yazımda bir konuyu ele aldığımda (çoğu zaman konuyu bizzat okuyucu öneriyor), şu veya bu olay hakkında, günümüzde cereyan eden değişimler hakkında okuyucunun ne düşündüğünü soruyorum. Bu cevapları analiz ettiğim zaman, Kuzey Kafkasya’nın özelini, onun medeniyet özelliklerini görüyorum. Biz, geleneksel kültürel koda önem veren bir toplumuz. Değişime uğramış haliyle bile gelenek, ilişkiler sisteminde bir düzenleyici olarak kalıyor. Biz Çerkesler, geçmişin trajik olaylarını yeniden anlamlandırarak geleceği tayin etmek mecburiyetindeyiz. Kafkas savaşına gönderme yapan ne kadar yeni ritüel ortaya çıktığına bir bakınız; 21 Mayıs Anma Günü, Dönüşçü Günü, Çerkes Bayrağı Günü… Hatta atlı yürüyüşler bile süvari kültürüne, askeri seferlere yapılan göndermelerdir. Bizim için gelecek, geçmişin yeniden anlamlandırılmasından geçiyor.

 

-En fazla hangi konu okuyucuda karşılık buluyor?

-Popüler konular arasında, modern genç erkeğin bir kıza kur yapması konusu: Sosyal ağlar tanışmayı nasıl etkiliyor, delikanlının kafasındaki ideal modern kız nasıldır vb. Fantastik bir ilgi uyandıran başka bir konu da, çağdaş genç ebeveynlerin kendi çocuğunu övmeme geleneğinden uzaklaşması. Bu konudaki blog yazım 5 bin kez okundu. Tüm Kuzey Kafkasya’da tekrar tekrar yayımladılar. Diğer bir ilginç tartışma da kayınvalide ile damat arasındaki kaç-göç meselesi üzerine oldu. Bu konuyu hem damatlar ve hem de kayınvalideler ve hatta 3-5 yaşında kız anası kayınvalide adayları da tartıştı.

İlginç bir sonuca ulaştık: Çoğunluk bu geleneğin muhafaza edilmesine taraftar, zira bu ilişkilerdeki bazı gerilim ve ihtilaflardan kaçınmaya yardım edecektir. Ama kadın okuyucuların bir kısmı, dolaylı yollarla bu iletişimden kaçınmanın mümkün olmadığını, zira genç kadının devamlı olarak telefonla kendi annesiyle konuştuğunu, onun tavsiyelerini dinlediğini söylüyor. Önceleri evli kızın annesiyle iletişimi sınırlı iken, günümüzde mobil iletişim bu geleneği kırılgan kılıyor.

Birçok okuyucu ile aramda sıcak ve karşılıklı güvene dayalı ilişkiler gelişti. Benimle çok şahsi hikâyeler paylaşıyorlar. Mesela, kayınpeder ve gelin konusunu tartışırken, birçok kadın çok dokunaklı hikâyeler yolladı, kayınpederlerle ilişki kurmakta ne kadar zorlandıklarını paylaştılar. Yazıştığım saygıdeğer insanlar var (pedagoglar, doktorlar); onlar birçok tavsiye veriyorlar, kişisel arşivlerinden fotoğraflar yolluyorlar.

 

“Çağımız Kafkas kadını gerçek bir diplomattır”

 

-2015 yılında Erivan’da “Kafkasya’nın genç kadınları için barış” ödülünü aldınız. Kadın konularının gündeme getirildiği blog’unuza işaret edildi. Kafkasya’nın çağdaş kadını nasıl biridir?

Bu aday listesine dahil olmak benim için beklenmeyen ve güzel bir şey oldu. Ödülün organizasyon komitesinin dikkatini çeken şey, kadınlara dair birkaç blog yazım oldu. Gelinlerin dil saklamasıyla, kadın konusunun mitleştirilmesiyle ilgili konuları gündeme getirdim, kadınların kendi problemlerinden söz etmeye her zaman hazır olmadıkları üzerinde ve daha pek çok konuda fikir cimnastiği yaptım. Kafkasya kadınlarına büyük saygı duyuyorum. Onlar hem çalışıp, hem çocuk yetiştirip ve hem de harika ev sahibesi olarak kalmayı, ebeveynlerle zorlu bir iletişim sistemine dahil olmayı ve geleneklerin talep ettiği ritüelleri uygulamayı beceriyorlar. Çağımız Kafkas kadını gerçek bir diplomattır, şahsında birçok fonksiyon bir araya geliyor. Gerçek bir işkadını, başarılı bir hekim veya biliminsanı olunabilir, ama örnek bir Kafkas kadını olmak, bu çok zor bir iş. Kafkas kadınlarına hayranlık duyuyorum.

 

-Birkaç yıl önce Moskova’da çocuklar için kurs verdiniz, Adige kültürünü anlattınız. Bu deney ne sonuç verdi?

-2014 yılında Moskova’da çocuklar için Çerkes hafta sonu okulu kurma girişimi olmuştu. Bu, Y.H. Kalmıkov “Adigeler” fonunun çok ilginç bir açılımı idi. Organizatörler çocuklar için dans, anadili, resim dersleri önerdiler. Adige misafirperverliğini çocuklara anlatmam için beni birkaç derse davet ettiler. İtiraf edeyim ki bu benim için en zorlu dinleyici kitlesi oldu. 3-5 yaşındaki ufaklıklar için ders hazırlamak, onları uyacak anahtarı bulmak, onlara aykırı düşmemek, onların dilinde, onların sembolleriyle konuşmak çok zor ve sorumluluk gerektiren bir iş oldu. Neredeyse kullanacağım her kelimeyi düşünerek seçtim. Ama ufaklıklar anlattıklarımı memnuniyetle dinlediler, daha sonra birlikte resim yaptık. Bu deneyden çok şey öğrenildi. Gördüm ki, çocukların buna ihtiyacı var; ebeveynlerin çocuklarını o sıralar Moskova’da aileden başka anadili ve Çerkes kültürünü destekleyecek yegâne ocak olan bu okula hangi umutlarla getirdiklerini gördüm.

 

-Moskova’da yaşayan Çerkeslerin kültürel yaşamında bugünlerde ne gibi ilginç şeyler oluyor?

Maalesef Moskova’daki Çerkes toplumu çok iyi organize olmuş değil. Öyle de olsa, gençler bir araya geliyor; “Adige Yeni Yılı”nı, “Çerkes Bayrağı Günü”nü kutluyor, 21 Mayıs’ı anıyor. Adigey Milli Müzesi Moskova’da sergi açtığında bu bir olay oluyor. Birçok şey sosyal ağlardan önemli olayları duyuran birkaç aktivistin gayretine bağlı oluyor. Şimdi, önümüzdeki Moskova Günü için, şehrin başkent oluşunda şu veya bu halkın rolüne dair bir yuvarlak masa serisi hazırlanıyor. Belediyenin bir oturumunda Çerkes temasının da dillendirilmesini önerdim. Bilindiği gibi Moskova’da neredeyse Kremlin surlarına bitişik Büyük Çerkasskiy ve Küçük Çerkasskiy sokakları var. Onlar Çerkasskiy prensleri dönemiyle alakalıdır ve yer adları tarihi yansıttığına göre, Müthiş İvan ile Kabardey prensinin bir askeri-siyasi ittifakı ne kadar istediklerini, Rus çarının genç Kabardey kızı Mariya Temryukovna evliliğinin bu ilişkileri ne kadar pekiştirdiğini anlatacaklar. Moskova baştan itibaren çokuluslu olarak kurulan bir megakenttir ve başkentimizin benzersizliği de buradadır.

 

Çeviri: Uğur Yağanoğlu

 

(Tatyana Filonova’nın Sovetskaya Adigeya gazetesinde 21 Mayıs 2018 tarihinde yayımlanan röportajı…)

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here