Ölümlerden ölüm beğen!

0
103

Kıştan beri yaşanan kuraklık. Tuz Gölü’nde flamingo yavrularının susuzluktan ölmesi. Akdeniz’de ve Dersim’de, Amed’de, Muş’ta günlerce süren yangınlarda ormanların yok olması. Arhavi’de, Kars’ta, Kastamonu ve Sinop’ta seller. Yangın ve sellerin felaketle sonuçlanması sadece Türkiye’de olmadı. Almanya ve Belçika’da yaşanan sellerde 200’e yakın kişi hayatını kaybetti; İtalya, İspanya ve Yunanistan orman yangınlarıyla boğuldu. Şırnak’ın Cizre ilçesinde ölçülen +49.1°C hava sıcaklığı Türkiye’de bugüne kadar ölçülen en yüksek değer olarak kayıtlara geçti. Avrupa tarihinde kaydedilen en yüksek sıcaklık ise İtalya’nın Sicilya kentinde, Siracusa’da ölçüldü: +48.8°C.

Bütün bunlarla daha da çekilmez hal alan korona ikinci yılını doldurmak üzere.

Ve bunların üstüne Birleşmiş Milletler IPCC raporu geldi. Hızlı azaltım senaryosunda dahi 1.5°C’nin aşılacağı neredeyse kesin. 1.5°C’lik artış ne anlama geliyor? 1 milyara yakın insan sıcak dalgası tehdidi yaşayacak, yüz binlerce insan aşırı kuraklığın etkisine girecek. Birçok hayvan ve bitki türü yok olacak. Buzulların erimesi sonucu küresel ölçekte deniz seviyesindeki artış bu yüzyılın sonunda iki metreyi bulacak. Kuraklık, kıtlık, yeni yeni hastalıklar, seller, yangınlar, depremler…

Yani kısacası felaketlerden felaket, ölümlerden ölüm beğenin!

Halihazırda dünya üzerindeki hiçbir devletin bu felaketler karşısında bir hazırlığı yok. Çünkü dünya üzerindeki hiçbir devletin altyapı ve üstyapısı, sağlık sistemi, üretim organizasyonu vb. küresel olarak yaşanan ekolojik yıkıma ve iklim krizine uyumlu olarak kurulmadı/işlemiyor. Yani mesele sadece bir devletin ekonomisinin ne kadar büyük olduğu sorunu değil. ABD ve Almanya da sel ve yangınlar karşısında çaresiz, çünkü onların da altyapısı ekstrem hava olaylarına uyumlu inşa edilmedi ya da yangınları engellemek veya söndürmek için yeterli bütçeyi onlar da ayırmıyor. Bu açıdan Biden, Merkel ya da Erdoğan arasında hiçbir fark yok.

Dünya özellikle 1970’lerden sonra çok hızlı bir değişim yaşadı. Bu değişim 1989’da Sovyetler Birliği’nin resmen dağılması ile daha da ivmelendi. Değişimin temel mottosu “Toplum yok” idi. Yani devletler, hiçbir şekilde “kamusal/toplumsal yarar” ilkesi diye bir şey tanımayacaktı. Toplum yerine “şirket” geçti. Şirketin varlığı, kârı, büyümesi önündeki bütün engeller kaldırıldı. Yurttaşın yerini de “girişimci” aldı. Kendi varlığını bile bir sermaye haline getirerek “girişim” konusu yapabilen, yani her şeyi paraya ve daha fazla paraya çevirebilen “girişimci”nin her türlü insani ve ekolojik engelden azade kılınması için yazılı ve yazılı olmayan bütün düzenlemeler yapıldı. Gerçekte toplumsal olan bütün sorunlara bireysel çözümler bulmak konusunda mecbur bırakıldık. Bireysel çözüm ise bankalara, kredi kuruluşlarına ya da tefecilere her gün daha fazla borçlanmak oldu.

Daha önceden işçi sınıfının mücadeleleri ve Sovyetler Birliği’ndeki sosyalizmin başarıları nedeniyle kerhen kabul edilen bütün “sosyal haklar” hızla yok edildi. Devlet eliyle yerine getirilen bütün altyapı-üstyapı yatırımları, hizmetleri -sudan, elektriğe, sağlıktan eğitime- özelleştirildi. “Toplumsal/kamusal yarar” ilkesi gereği ormanlar, tarım alanları, meralar, su alanları, yaban hayat gibi koruma altındaki bütün alanlar/yaşamlar şirketlerin faaliyet alanı haline getirildi. Ve böylece dünya üzerindeki meta üretim miktarı devasa artarken yoksulluk, işsizlik, savaşlar, biyolojik çeşitlilik kaybı, ormanların yok oluşu da o kadar hızla arttı.

Birleşmiş Milletler çatısı altında toplanan devletler, maaşlarını kendilerinin ödediği bilim insanlarının hazırladığı raporlarda ifade edilen ekolojik ve toplumsal felaket karşısında kıllarını bile kıpırdatmıyorlar. İklim krizini dünya emperyalist sisteminin yeniden dizayn edilmesinin fırsatı haline getirmek dışında… Aşırı sıcaklar onlar için klima satışlarının artması anlamına geliyor, enerji şirketlerinin kârlarının artması demek. Seller, yeni altyapı yatırımları, yeni inşaatlar… Kuraklık, birkaç endüstriyel tarım şirketinin dünya tarımına egemen olması demek. Milyonlarca yaşlının, yoksulun, çocuğun, kadının ölmesi sadece bir istatistik verisinden başka bir şey demek değil onlar için. Yeter ki “küresel işgücü pazarı”nda bir azalma olmasın.

En sıradan bir doğa olayının toplumsal felaket olmasının temelinde tam da bu sistem var. Günlerce süren yangın karşısında tam bir aymazlık içinde “Yangın uçağımız yok” diye açıklama yapan ve gücünü yangın söndürmek için gönüllü çalışan yurttaşları engellemede gösteren iktidarın tavrı tam da bu tercih edilmiş durumdan kaynaklanıyor. İktidar yangın söndürme uçağı almak yerine bütçesini savaş uçağı almak, müşteri garantisi verdiği şirketlere garanti bedellerini ödemek vb. için kullanmayı tercih ediyor. Ormanların yanması bu şirketlerin kârını etkilemiyor. Aksine, yanan orman alanlarının değerlendirilmesi şirketler için yeni kârlı yatırım fırsatı sunabilir. Tıpkı Suriye’de savaşta yıkılan yok edilen kentlerin yeniden inşa edilmesi için diplomatik pazarlıkların yapılması gibi…

Felaketlerde kurtarılması gerekenler listesi açık. Önce şirketler kurtarılacak. Evine ekmek götüremediği için kendini ateşe veren insanların hiçbir önemi yok. Muğla’da yanan ormanların, evleri yanan köylülerin de bir önemi yok. Kastamonu’da sele kapılıp cesetleri kıyıya vuranların da. Tıpkı cesetleri sahillere vuran göçmenlerin bir öneminin olmaması gibi. Onlar için IBAN numarası açılıp “yardım kampanyaları” yapılır. Yanan, yıkılan evlerin yerine de TOKİ “daha güzelini” yapar, “kira öder gibi” yeni evlerinin borçlarını öderler bir 10 yıl, 20 yıl daha.

Hiç kuşku yok ki, bizi daha da fazla felaket bekliyor. Ama bu felaketlerin engellenmesi imkânsız değil. Her şeyin temelinde basit bir denklem var: Dünya üzerindeki zenginlikleri, bilimi, teknolojiyi vb. şirketlerin kârı için kullanmaya devam mı edeceğiz; yoksa bir tarafta zenginlik, diğer tarafta yoksulluk ve felaket biriktiren bu sermaye sisteminden kurtulacak mıyız?

Önceki İçerikAcı kaybımız!
Sonraki İçerikKırmızı alarm
Cemil Aksu
Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nü bitirdi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. Sudan Sebepler, Türkiye'de Neoliberal Su-Enerji Politikaları ve Direnişleri kitabının (Sinan Erensü ve Erdem Evren ile birlikte) ve Ekoloji Almanağı 2005-2017'nin (Ramazan Korkut ile birlikte) editörlüğünü yaptı. Birçok dergi, gazete ve internet sitesinde yazıları yayımlandı. Polen Ekoloji Kolektifi aktivisti.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here